Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Ocak '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
649
 

Taş Aynadaki Görüntü

Doktorun izniyle hastaneden çıkmıştı. Hava ışıl ışıldı. Yağmur biraz önce dinmiş; gök, eski yüksekliğine yeniden ulaşmıştı. Mezarlığın zemini yorgunu yokuşa sürüyor, balçık, tabutu taşıyanların ayakkabılarına asılıyordu. Kadınlar, bir köşeye çekilmiş ağlaşıyorlardı.
 
Ölüyü çukurun yanına yatırdılar.
 
“Önce oğlu insin,” dedi imam, çokbilmişçesine. “Ardından iki yakını daha.”
 
Nemini avuçlarında hissettiği kefene sarılı bu kadın; “ben senin annen değilim,” dediğinde henüz on altı yaşındaydı. Kendisinden gizlenen bu uğursuz sırrın ortaya çıktığı gün; annesi bildiği kadın yengesine, ablası bildiği kadın da, annesine dönüşüvermişti bir anda.
 
Kendisine uzanan elin yardımıyla mezardan çıkarken, duvarın dibine sıralanmış kadınlar ilişti gözüne. “Yalancılar!” diye bağırarak üzerlerine yürümeyi o kadar çok istiyordu ki. Onlar değil miydi aşkı entrikaya dönüştüren; sevgiyle nefret dokuyan?
 
Kutsal formalite bittiğinde; insanlar; birer, birer taziyelerini sundular. Ama Ali Nail’in aklı başka yerdeydi. Canan’ın gelin geldiği, kireç kokulu ahşap evi düşünüyordu. Çekmecelerinde antika havlulara sarılı sabunlar olan, üzerinde duran taş aynaya kaidelik yapan komodini düşünüyordu.
 
Aidiyet duygusunu yitirmişti. Evdeyken hastaneyi, hastanedeyse evi özlüyordu. Biraz önce annesini kapattıkları çukurun içinde olmak en iyisiydi onun gözünde.
 
Mezarlığın kapısında hüzünlü bir tebessümle onu bekleyen kızını görünce biraz rahatladı. Hemen ona doğru yürüdü. Dünyanın pisliğine bulanmış ruhunda temiz kalan tek şeyin, kızına karşı hissettiği sevgi olduğunu hissediyordu.
 
Ertesi sabah erkenden uyandı. Evin içinde hiç ses yoktu. “Yorgunluk uykusuna dalmış  olmalılar,” diye geçirdi içinden. Balkona çıkıp bir sigara yaktı. Sokak lambaları hala yanıyordu. Hava puslu etraf ıssızdı. Geceden kalan ganimetin üstünde uçuşan serçelerin kanatları, güneşin artık dalında tutamadığı yapraklarla oynaşıyordu. Ama bütün bunlar Ali Nail’in ilgisini çekmiyordu. Çünkü, sırları dökülmüş, etrafı yaldızlı antika taş aynadaki çocukluğu aklından hiç çıkmıyordu.
 
Ali Nail’in zihninde beliren son şey, evlendikleri gece Canan’a taktığı yüzgörümlüğü oldu. Aynanın önünde durmuş, birbirlerine gülümsüyorlardı.
 
Güneş kendini iyice göstermişti. Havada sonbahara özgü bir hüzün vardı. Kuşlar, çığlık çığlığa göç ediyorlardı.
 
Ali Nail’in yorgun, cılız bedeni apartmanın bahçesindeki beton zemine çakıldığında serçeler uçuştular. Sırtında annesinin diktiği mavi çizgili alaturka pijama vardı.
 
Vücudu tir tir titriyor, içten içe can çekişiyordu. Parçalanan kafasından etrafa sıçrayan parçalar sokak kedilerinin iştahını kabartmıştı. Parmaklarının arasında, hastanedeyken yazdığı ama eve gönderemediği bir mektup vardı.
 
“Merhaba, İnsanın geride bıraktığını sandığı acıları yeniden yaşaması ne kadar umut kırıcı bir bilsen. Varlığımda çıkan anarşiyi bastırmaya artık gücüm yetmiyor. Bütünlüğümü yitirmiş durumdayım. Aklım, bedenim, ruhum, aralarındaki geçimsizliği şiddete vardırdılar. Zekâm, duyularıma itibar etmiyor. Ondan elde ettiğim verim her geçen gün biraz daha azalıyor.
Zihnimin doğadan daha güçlü olduğunu keşfettim biliyor musun? Onu dizginleyemiyorum; karanlığa sürükleniyorum. Kendi deliliğinin mimarı olmak çok komik olmalı. Çünkü geleceğin gelmek bilmediği bu yerde halime deliler bile gülüyor. Onlarla aynı kapının arkasındayım.
Suratındaki acı tebessümü görür gibiyim. Diyorsun ki, “neyin var? Neden kendini bu kadar üzüyorsun? Bence kafana bu kadar takmamalısın.”
Ah! Bir bilebilsem neyim var? Her şey ne kadar kolay olurdu o zaman. Bazen soruyorum kendi kendime; yoksa bir hiç yüzünden mi bütün bunlar? Burada bir arkadaş edindim. Hiçliğin insanı iyileştirdiğini söylüyor. Beklenmedik bir anda gelirmiş. İşte diyor, “o an, kader anıdır bizim için. Duyduğumuz nedensiz kaygıyla ya varlığımızın anlamını kavrar yeniden inşa ederiz kendimizi, ya da daha çok sarılırız hiçliğe.”
                                                       
Ali Nail.
[22:05, 16.10.2021] Ahmet Güreşçioğlu: TAŞ AYNADAKİ GÖRÜNTÜ
 
Doktorun izniyle hastaneden çıkmıştı.
 
Hava ışıl ışıldı. Yağmur biraz önce dinmiş; gök, eski yüksekliğine yeniden ulaşmıştı.
 
Mezarlığın zemini yorgunu yokuşa sürüyor, balçık, tabutu taşıyanların ayakkabılarına asılıyordu. Kadınlar, bir köşeye çekilmiş ağlaşıyorlardı.
 
Ölüyü çukurun yanına yatırdılar.
 
“Önce oğlu insin,” dedi imam, çokbilmişçesine. “Ardından iki yakını daha.”
 
Nemini avuçlarında hissettiği kefene sarılı bu kadın; ona,  gerçeği söylediğinde henüz on altı yaşındaydı.
 
Kendisinden gizlenen bu uğursuz sırrın ortaya çıktığı o gün; annesi bildiği kadın yengesine, ablası bildiği kadın da annesine dönüşüvermişti bir anda.
 
Kendisine uzanan elin yardımıyla mezardan çıkarken duvarın dibine sıralanmış kadınlar ilişti gözüne. “Yalancılar!” diye bağırarak üzerlerine yürümeyi o kadar çok istiyordu ki. Onlar değil miydi, aşkı entrikaya dönüştüren ve sevgiyle nefret dokuyan?
 
Kutsal formalite bittiğinde insanlar, birer birer taziyelerini sundular. Ama Ali Nail’in aklı başka yerdeydi. Canan’ın gelin geldiği kireç kokulu eski ahşap evi düşünüyordu. Çekmecelerinde antika havlulara sarılı sabunlar olan taş aynalı komodini düşünüyordu.
 
Aidiyet duygusunu yitirmişti. Evdeyken hastaneyi, hastanede ise evi özlüyordu. Biraz önce annesini kapattıkları çukurun içinde olmak en iyisiydi onun gözünde.
 
Mezarlığın kapısında hüzünlü bir tebessümle bekleyen kızını görünce biraz rahatladı. Hemen ona doğru yürüdü. Dünyanın pisliğiyle kirlenmiş ruhunda bulunan yegâne masumiyetin kızına karşı hissettiği sevgi olduğunu düşündü.
 
Ertesi sabah erkenden uyandı. Evin içinde hiç ses yoktu. “Yorgunluk uykusu olmalı,” diye geçirdi içinden. Balkona çıkıp bir sigara yaktı. Sokak lambaları hala yanıyordu. Hava puslu etraf ıssızdı. Geceden kalan ganimetin üstünde uçuşan serçelerin kanatları, güneşin artık dalında tutamadığı yapraklarla oynaşıyordu.
 
Ama bütün bunlar Ali Nail’in ilgisini çekmiyordu. Çünkü el işçiliğiyle yapılmış kaidesinin üzerinde duran sırları dökülmüş, etrafı yaldızlı antika taş aynadaki çocukluğu aklından hiç çıkmıyordu.
 
Ali Nail’in aklına gelen son şey, evlendikleri gece Canan’a taktığı yüzgörümlüğü oldu. Taş aynalı komodinin önündeydiler. Birbirlerine gülümsüyorlardı.
 
Güneş kendini iyice göstermişti. Havada sonbahara özgü bir hüzün vardı. Kuşlar, çığlık çığlığa göç ediyorlardı.
 
Ali Nail’in yorgun ve cılız bedeni apartmanın bahçesindeki beton zemine çakıldığında serçeler uçuştular. Sırtında annesinin diktiği mavi çizgili alaturka pijama vardı.
 
Vücudu titriyor, içten içe can çekişiyordu. Patlayan kafatasından etrafa sıçrayan parçalar sokak kedilerinin iştahını kabartmıştı. Parmaklarının arasında, hastanedeyken yazdığı ama eve gönderemediği bir mektup vardı.
 
“Merhaba Canan,
 
 İnsanın geride bıraktığını sandığı acıları yeniden yaşaması ne kadar umut kırıcı bir bilsen. Varlığımda çıkan anarşiyi bastırmaya artık gücüm yetmiyor. Bütünlüğümü yitirmiş durumdayım. Aklım, bedenim, ruhum, aralarındaki geçimsizliği şiddete vardırdılar. Zekâm, duyularıma itibar etmiyor. Ondan elde ettiğim verim her geçen gün biraz daha azalıyor.
 
Zihnimin doğadan daha güçlü olduğunu keşfettim biliyor musun? Onu dizginleyemiyorum; karanlığa sürükleniyorum. Kendi deliliğinin mimarı olmak çok komik olmalı. Çünkü geleceğin gelmek bilmediği bu yerde halime deliler bile gülüyor. Onlarla aynı kapının arkasındayım.
 
Suratındaki acı tebessümü görür gibiyim. Diyorsun ki, “neyin var? Neden kendini bu kadar üzüyorsun? Bence kafana bu kadar takmamalısın.”
Ah! Bir bilebilsem neyim var? Her şey ne kadar kolay olurdu o zaman. Bazen soruyorum kendi kendime; yoksa bir hiç yüzünden mi bütün bunlar? Burada bir arkadaş edindim. Hiçliğin insanı iyileştirdiğini söylüyor. Beklenmedik bir anda gelirmiş. İşte diyor, “o an, kader anıdır bizim için. Duyduğumuz nedensiz kaygıyla ya varlığımızın anlamını kavrar yeniden inşa ederiz kendimizi, ya da daha çok sarılırız hiçliğe.”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili Nail, ne kadar da isterdim elimde sihirli bir değnek olsun ve sana onunla dokunup ruhunu aydınlığa çıkarayım. Ben açıkça mola verdim ama sen de epeydir yazmamışsın. Sevgiler...

sessiz-çığlık 
 22.03.2010 17:17
Cevap :
Sevgiler, selamlar, teşekkürler sevgili arkadaşım. Ali Nail.  22.03.2010 22:33
 

Aidiyet duygusunu yitirince mi kendimizi bırakırız taş apartman girişlerine?Yoksa taş aynalar mı yaratırız her gün baktığımız?Sevgili Ali Nail,harika bir deneme olmuş.Düşüncene eline sağlık.Ayrıca seni tanıdığıma çok mutlu oldum.Sevgiyle kal.

Leylim. 
 10.03.2010 18:45
Cevap :
Ben de seni tanıdığıma çok sevindim sevgili Leylim, ben de. Tekrar görüşmek umuduyla. Sevgiler. Selamlar. Ali Nail.  10.03.2010 22:39
 

Nefis bir anı/deneme Ali Beyciğim... Bilincinize sağlık. Selamla, saygıyla... MS

Mehmet Sağlam 
 08.03.2010 20:11
Cevap :
Onur duydum Sevgili Hocam, çok teşekkür ederim. Sevgiler. Selamlar. Ali Nail.  08.03.2010 23:54
 

ne çok evrelerden geçiyoruz yaşamda. Kaç kez ölümü özlüyor, kaç kez vazgeçiyoruz bir küçük masalla. Engeller aşmak için vardır. Kapaklansak da bazen yüz üstü betona, kalkar yeniden yürürüz. Yüzümüzde akşamdan kalma bir hüzünle, yağmurun arkasından doğacak gökkuşağını düşünürüz. Bi daha, bi daha. Yüzünüzden gülümseme hiç eksik olmasın sevgili ali Nail. Sevgi ve selamla...

Ayrıntıda gezinmek 
 01.03.2010 3:31
Cevap :
Çok teşekkür ederim benim sanatçı ruhlu sevgili kardeşim, hem de çok. Selamlar. ali Nail.  01.03.2010 14:10
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 103
Toplam yorum
: 1207
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 1093
Kayıt tarihi
: 13.09.06
 
 

1956 yılında doğmuşum. Tanrı Bilimi Eğitimi aldım. 78 kuşağından olmanın verdiği şevkle olsa gerek;..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster