Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Temmuz '09

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
4625
 

Vatana adanan ömür Mehmet Akif

Almanya Seyahati


Mehmet Akif, Halkalı Ziraat Mektebi’nden dereceyle mezun oldu. Onun karakterinin temeli; alkışı sevmemek ve yapılması gerekeni yapıp, karşılık beklemeden bir kenara çekilmektir.


Mehmet Akif küçük bir devlet memuru olsa da vatanı için neler yapabileceğini düşünür. Bunun için geceleri uykusuz kalır. Düşünmekten hafakanlar geçirir. Fakat bu zor günlerde, bu savaş günlerinde vatanı için yapabileceği çok bir şey bulamaz. Cepheye gidip vatanı için çarpışmak ve ölmek çok kolaydır. Ama o gerekirse vatanı için ölmeyi daha sonraya bırakır, vatanını yaşatma yollarını arar. Tek derdi vatanı için bir şeyler yapmak, bir işin ucundan tutmaktır.


Osmanlı, bir oldu bitti ile I. Dünya Savaşının içine girmiştir. Alman imparatoru, Harbiye Nazırı Enver Paşa’dan bir şey ister: Almanların elinde bulunan yüz bine yakın Müslüman savaş esirinin yanlış bir yönlendirmeyle savaşa katıldığı öğrenilmiştir. İngilizlerin safında savaşa katılan çoğu Hindistanlı bu esirler kandırılmıştır. İstanbul’da Halife’nin esir tutulduğunu, bunu da Almanların yaptığını söyleyen İngilizler, Hindistanlı Müslümanları bir nevi cihada götürmüşlerdir. Hindistanlı Müslümanlar da Halifelerini Almanların elinden kurtarmak için bir Müslüman anlayışıyla İngilizlerin safında cepheye koşmuşlardı. Ölürsem şehit, kalırsam gazi mantığıyla savaşmışlardı. Sonunda da yaklaşık yüz bin asker Almanlara esir düşmüştü. İşte Almanlar bu kandırılmış Müslümanları kendi saflarına, yani bir bakıma Osmanlıların saflarına katmak için onları ikna edecek bir heyet isterler.


Enver Paşa savaşla birlikte işlerin iyice karıştığı o günlerde, Şeyh Salih El-Şerif Tunusi’yi Teşkilat-ı Mahsusa’nın Afrika Müslümanları kolunun irtibat amiri yapar. Şeyh Tunusi zekası, tecrübesi ve mükemmel Arapçası ile herkesi etkileyebilen birisidir.


Alman İmparatoru özellikle Şeyh Tunusi ve Mehmet Akif’i bu iş için davet eder. İyi bir şair olan Mehmet Akif’in ünü çoktan yayılmıştır.


Mehmet Akif dürüstlüğünün yanında hem kültürlü, hem de Arapçayı her şivesinde bilen, hitabet kabiliyeti yüksek birisidir.


Şeyh Tunusi durumu bildirmek için Mehmet Akif’in evine gider. Yanında da Arap çöllerini çok iyi bilen Eşref Sencer Kuşçubaşı da vardır. İkisi de Teşkilat-ı Mahsusa’dandır. Mehmet Akif ikisiyle de çok iyi arkadaştır.


Durumu Mehmet Akif’e anlatırlar. Enver Paşa’dan dolayı teklifi kabul etmek istemez. Çünkü Enver Paşa ve arkadaşları ülkeyi göz göre göre savaşa sürüklemişlerdir. Ama söz konusu vatan ve din olunca üstüne düşeni seve seve yapmaya karar verir.


Bu savaş günlerinde Şeyh Tunusi ve Mehmet Akif’e verilen vazife, Almanya’ya gitmek ve Alman Ordusu’nun esir aldığı yüz bin Müslüman askere yanlış safta olduklarını söylemek, onların asıl dostlarının İngilizler ve Fransızlar değil de Osmanlı ve Osmanlı’nın müttefiki olan Almanlar olduğunu anlatmaktır.

Şeyh Tunusi ve Mehmet Akif hazırlıkları tamamlayıp kısa sürede Almanya’ya ulaşırlar. Mehmet Akif, Alman esir kampını görünce görevinin ne kadar mühim olduğunu anlar. Müslüman askerlerin görüntüsü mahşer yerini andırır. Almanya bu kuvveti kendi safına çektiğinde oldukça rahatlayacaktır.


Mehmet Akif kürsüye çıkar ve Arapça çok ateşli bir konuşma yapar. Onu kürsünün yanında dinleyen Şeyh Tunusi, hayretler içinde kalır. Günlük hayatında bir kedi kadar munis olan bu adam, şimdi yırtıcı bir kaplanı andırmaktadır. İnsan vatanı ve milleti için tabii ki böyle olmalıdır. Şeyh Tunusi o gün Mehmet Akif’e bir kez daha hayran olur.


Mehmet Akif, Şeyh Tunusi’yi adeta unutmuş, kamptaki esir Müslümanları irşat etmenin derdine düşmüştür. Esirlere İngilizler ve Fransızlar tarafından nasıl kandırılmış olduklarını, asıl cephelerinin Osmanlı ve Osmanlı’yla birlikte olan Almanların yanı olması gerektiğini anlatır. Konuşması bittiğinde, Mehmet Akif kan ter içinde kalmıştır.


Müslüman esirlerin, konuşmasından ikna olduklarını gören Mehmet Akif’in keyfine diyecek yoktur. Çünkü vatanı ve dini için yararlı bir iş yapmıştır. Ama o sadece bu kadarıyla yetinmek istemez. Osmanlı ordusu; ayağında çarığı, elinde mavzeri dahi bulunmayan Osmanlı askeri, cephede düşmanla yaka paça olurken o, bu kadarla yetinmek istemiz. Cephede savaşan kandırılmış Müslümanlar için de bir bildiri yazmaya karar verir.


Bütün günü otelde geçiren ve gecenin geç saatlerinde ancak bitirebildiği bildirilere tashih için bir daha göz atar. İşi hakkıyla yaptığını düşünen Mehmet Akif, büyük bir ruh huzuru duyar. Vatanı ve dini için bir şeyler yaptığında hep aynı huzur dolar içine. Gece yarıyı çoktan geçmiştir… Sabahın ilk ışıkları ile otelden çıkan Akif, Şeyh Tunusi’nin yanına gider. Bugün çok uzun olacaktır. Zira hem kendisinin hazırladığı bildiriler megafonlarla cephelerde okunacak, hem de bizzat kendisi cephe gerisinde savaşın gidişatı hakkında fikir edinme fırsatı bulacaktır. Bunun için hemen Şeyh Tunusi’yi bulur ve cepheye doğru yola çıkarlar. Öğleye doğru cepheye ulaştıklarında, Almanlar da bildirileri hızla çoğaltmış ve cepheye getirmişlerdir. Ortalıkta silah sesinden çok megafon sesi duyulmaktadır. Akif’in hazırladığı bildiriler düşman askerleri içindeki Müslümanlarda etkisini çok kısa sürede göstermiş, gerçeği öğrenen binlerce Müslüman saf değiştirerek Almanların safına geçmiştir.


Bir Kutlu Dava İçin Necid Çölleri’ne Seyahat


Yıllarca Arap Çöllerinde ne çetin mücadeleler, ne zorlu çatışmalardan sıyrılıp çıkmış; vatanı için yüzlerce defa ölümün her türlüsüyle burun buruna gelmiş fedakar vatan evladı Eşref Sencer Kuşçubaşı Teşkılat-ı Mahsusa’nın başında olduğu için İstanbul’da kalır.


İngiliz gizli servisi Arap çöllerinde kimi Arap emirlerine develer dolusu altınlar vererek onları isyana, yüz yıllardır rahat içinde yaşadıkları Osmanlı idaresine karşı isyana hazırlar. İşte bütün bunları duyan Eşref Sencer Kuşçubaşı buraya gitmeye karar verir.


Gidecektir; ama bu işler tek kişinin yapabileceği kolaylıkta değildir. Yanına canını bile emanet edebileceği, Arapları, onların dilini, göreneklerini bilen birilerini alması gerekmektedir. Bu düşüncelerin aklına getirdiği ilk kişiler Mehmet Akif ve Şeyh Tunusi olur. Çünkü onlar Teşkilat-ı Mahsusa adına kendilerine verilen ilk görev olan Almanya seyahatini yüzlerinin akıyla yerine getirmişlerdir. Tunusi de, Akif de iyi birer söz ustasıdır. Ancak bir de silah ustasına ihtiyaç vardır. Bu kişiyi de fazla düşünmeden buluverir Kuşçubaşı. Bu kişi, Başkumandan Enver Paşa’nın Başyaveri Mümtaz Beydir. Böylece vatanseverler kadrosu tamamlanmış olur.


Eşref Beyin amacı şudur: Arapları, İngiliz casusu Lawrance gibi ajanların ajanlık faaliyetlerine karşı uyarmak ve Osmanlı’ya sımsıkı bağlarla bağlamaktır. Hiçbir şey yapamasa da vatan yolunda ölmek için gidecektir.


Mehmet Akif, bu görevi de hiç tereddütsüz kabul eder ve şunları söyler: Onbinlerce vatan evladı cephelerde seve seve savaşırken, bizim vatanımıza faydası dokunacak bir seyahate çıkmamız çok mu!


Gizlice Haydar Paşa Tren Garından yola çıkarlar. Görev çok tehlikelidir. Dolaysıyla gizli yapılmalıdır.


Uzun yolculuk sonunda Necid çöllerine ulaşırlar. Çölde artık develerle yolculuk yapmaya başlarlar. Çölde Eşref Bey’in tanıdığı bütün kabilelere uğrar, İngiliz planlarına alet olmamaları için onları uyarır, değişik hediyelerle gönüllerini almaya çalışırlar. Çöldeki kabilelerle görüşüp, Osmanlı Devleti ve İngilizler hakkında görüşlerini alırlar ve dinlediklerini bir karara bağlamaya çalışırlar.


Dağlar kadar ateşi söndürmek için gagasıyla su taşıyan kuşun kendisine acıyarak bakan ve bu işin imkansızlığını anlatmaya çalışanlara verdiği cevap bu vatansever insanların misyonunu tam olarak açıklamaktadır:


-Bu su belki o ateşi söndürmez; ama en azından insanlar nezdinde safımız belli olur. Hakk’ın mı batılın mı yanında olduğumuzu herkes anlar.


Heyet, uzun, yorucu fakat yararlı yolculuklarını bitirip İstanbul’a gelir. Yaptıkları yolculuk sonunda Osmanlı’nın kaderini değiştirememiştir ama hiç olmazsa uzaklarda, çölün içinde İngiliz altınlarından kat kat üstün olan Osmanlı’nın büyüklüğünü, vefasını, yüceliğini bırakmışlardır.


Milletin Hisleriyle Yazılmış Marş: “İstiklal Marşı”


İstiklal mücadelesi, ufuktaki bağımsızlığın müjdesini vermektedir. Türk ordusu dünyanın en büyük ordularını dize getirmiştir. Akif, anaları, bacıları, Sütçü İmam’ı ve nice adı sanı duyulmayan, mezarı başına bir taş bile dikilmemiş isimsiz kahramanları düşünür. Bu insanlara karşı bir vefa borcu vardır. Vatanın bu kahramanlarına borcunu bir marşla ödeyebilir. Ama eli bir türlü kaleme gitmez. Çünkü marş için bir yarışma açılmış ve birinci olacak şiire büyük paralar vaad edilmiştir. Vatanı için canını bile hiçbir karşılık beklemeden feda edenlerin destanı için bir ücret almak, onlara vefasızlık olur. Şehitlere vefa borcunu ödemek için can atmasına rağmen eli kaleme gitmemektedir. Halbuki bir marş yazması için kimler ricada bulunmamıştır. Başta çok sevdiği arkadaşı Hasan Basri Bey, kıymetli edip Hamdullah Suphi Bey ve daha niceleri.


Mehmet Akif Burdur Mebusudur. Bir gün Meclis’e gitmek için yola koyulur. Genellikle Meclis’e ilk gelenlerden olan Akif, ön sıralardan birine oturmuş olan Hasan Basri’nin yanına varır. Hasan Bari Bey eline kağıt kalem almış bir şeyler yazmaktadır. Amacı Akif’i ikna edebilmektir. Hasan Basri, daha önce Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey ile görüşmüş, Akif’i ikna yollarını anlatmış ve meselenin çözümü için her türlü destek sözünü almıştır. Hasan Basri Bey,


-Üstad bu marşı biz yazacağız!


Mehmet Akif düşünceli düşünceli:


-Yazalım, yazalım; amma şeraiti berbad! Der.


-Hayır, şerait falan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.


Bunun üzerine Akif:


-Olmaz, kaldırılamaz, şartlar tüm ülkeye ilan edildi, der.


Hasan Basri Bey:


-Vekalet buna bir şekil bulacak.


Akif, eğer kabul edilirse, ikramiye işi ne olacak diye sorar. Basri Bey, onu da bir hayır müessesesine veririz, der. Akif artık ikna olur ve marşı yazmaya karar verir.


Bir gece yazı masasının başına geçen Akif, kaleminde hiç mürekkep kalmadığını ve hokkada da mürekkebin bitmiş olduğunu görür. Çaresiz bir şekilde etrafa bakınır ama başka kalem göremez. Günlerdir yazmak için kıvrandığı marşın dizeleri dilinin ucuna gelivermiştir ve Akif, bunları kayıt altına alacak bir kalem bulamamaktadır. Etrafına bakınan Akif’in gözüne mangaldaki sönmüş kömürler ilişir. Hemen onların birini eline alan Akif, bembeyaz kireçle badanalanmış odanın bir duvarının başına geçer ve içindekileri bu sefer kağıda değil duvara; kalemle değil, kömürle dizeleştiriverir.


Akif, marşı yazar. Böylece, Milletine vefa borcunu ödemiş olur. Marş, 12 Mart 1921’de Meclis’te de kabul edilerek resmen ilan edilir.


Sonuç:

Mehmet Akif Ersoy, sözledikleriyle ve yaptıklarıyla uyum gösteren, örnek alınacak, örnek verilecek bir şahsiyettir.

Mustafa Topal

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2979
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster