Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Kasım '12

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
181
 

Yaş on bir, aylardan temmuz

Yaş on bir, aylardan temmuz
 

Yıl bin dokuz yüz yetmiş yedi, yaş on bir, aylardan temmuz. İlk kez Bartın'a, babamın köyüne gideceğiz. O yaşa kadar adını hep duyduğumuz ama hiç gidemediğimiz baba evine.

Heyecan diz boyu, otobüs biletleri alınmış, bavullar hazırlanmış, halamlar, amcamlar aynı otobüste seyahat edeceğiz. O yıllarda henüz otoban yapılmamış, E-5 yolu kullanılıyor, Özal yok ki daha piyasada otoban nereden olsun. E-5 yolunun başlangıcında bir yerde, nerede ise işte hatırlamıyorum, otobüsümüzü bekliyoruz. İlk kez Tekiner diye bir otobüs firması ismi ile karşılaşıyorum, bizim oralara meğer sadece bu firma yolcu taşırmış. Yıllar içinde başka başka firmalar da çalışmaya başladı, ama inanır mısınız hâlâ çalışıyor Tekiner. Sadık yolcuları var, biz bile ara sıra başka firmalarda bilet bulamazsak onu tercih ediyoruz. Doluştuk otobüse, sıra sıra oturduk. Çoluklu çocuklu o kadar kalabalığız ki neredeyse otobüsün yarısına yakınını oldurduk. Şamata gırgır gidiyoruz, fakat yol bitmek bilmiyor, dokuz saat. İlk kez bu kadar uzun yolculuk yapıyordum ve bana çok uzun gelmişti. Yine de eğlenceliydi tabi, yanımda ablam vardı daha ne olsun. Halamın kızı, kardeşimden ayrı olmayan ablam. Bartın il merkezini bitirip Amasra'ya doğru yol alınca manzara birden değişti. Aman Allah'ım bu ne güzellikti böyle. Virajlı, dar, denize dik inen, uçurum hissi veren bir yol. Ama deniz, ah o deniz, karşımızda inci gibi duran Amasra tarihi kenti ve kalesi nasıl da muhteşem görünüyordu. Köye gelene kadar hep bu sahilden uzadı gitti yolumuz. Meğer bizim köyümüz inci gibi bu sahillerden birinde değil miymiş? Babam söylüyordu deniz var benim memleketimde diye ama bu kadar muhteşem olacağını düşünememiştik.

O zaman tabi bizim kendi evimiz yok köyde, babamın rahmetli halasının boş olan evinde kalacağız. Halanın çocukları Almanya'da, izin almıştık onlardan. Ev de denizden biraz uzak bir tepede iki katlı betonarme, yeni yapılmış. Çok sevindik, büyük ve bize tahsis edilmiş boş bir ev. Evde her şey var, ama elektrik yok, su yok.

Annemim köyü İstanbul Ağva'da bile elektrik vardı, sular da yakında musluklardan akacaktı, ama henüz buraya ulaşmamıştı.

Her gün sabah akşam kova kova, bidon bidon su taşırdık. Maaile çıkardık konvoy halinde su için köy meydanındaki çeşmeye, her gidişimiz ayrı bir macera, güle oynaya dönerdik eve. Bir keresinde ablamın ayak parmağını arı sokmuştu, hem telaşlanmış hem gülmüştük.

Aydınlanmayı lüks ile sağlıyorduk. Lüksü bilir misiniz? Küçük aygaz tüpünün üzerine takılan cam silindirdirdeki bez gömleğin yakılması ile ışık verirdi. Üzerindeki kanca ile tavana asılırdı ve bayağı aydınlatırdı koca bir odayı. Yani bir kaç gaz lambasının göreceği işi görürdü. Şimdi düşününce çok tehlikeli gibi geliyor, ama o zaman gayet doğal bir şeydi.

O temmuz ayı oldukça sıcaktı, kaldığımız sürede Karadeniz'in olmazsa olmazı yağmur da yağmıştı, ama her gün denize inerdik. Denize gidiş yolu on beş yirmi dakikayı bulurdu, şimdi deniz dibindeki kendi evimizden bile üşeniyoruz bazen eve gidip yemek yemeğe, ama o zaman ne güzel bir telaşla koştururduk, hiç de üşenmezdik.

Deniz tam biz çocuklara göre, sığ ve kumluydu. Tabi ki Karadeniz olması sebebiyle dalgalar da oluyordu. İlk kez bu kadar büyük dalgaları görüyordum, hatta bir kez yuvarlanan dalganın içinde bile kaldım ve o oldu, bir daha dalgayla oyun oynamadım. Köyün çocukları alışık, dalga ile istedikleri gibi oynuyorlar, bir tanesi bile boğulma tehlikesi geçirmiyor.

Denizdeki kayalardan midyeler çıkardılar bizimkiler, ateşte teneke üzerinde pişirilen midyelerden yedik bol bol. O zamanlar çok iştahla yiyordum bu sade midyeyi, ama şimdi yok, yiyemiyorum. Ancak unlanıp kızaracak ve taratora batırılacak da öyle.

Bir sürü akrabamızı tanıdık o yaz, her biri iyi niyetli, misafirperver insanlar. Babamın doğup büyüdüğü evi gördük, yıkılmaya yüz tutmuş ahşap, neredeyse yüz yıla yakın geçmişi olan evi. Babaannem inatla hâlâ bu evde kalıyordu yalnız başına, korkmadan. Ev bir kaç yıl sonra yıkıldı zaten. Allah'tan babaannem İstanbul'daydı.

Canip abi de gelmişti biz oradayken. Rahmetli halanın büyük torunu, Eskişehir'de üniversite okuyormuş, tanıştık, çabuk kaynaştık. Hatta âşık oldum ona ben. Çocukluk işte.

Köyümüzde ne elektrik ne su ne de başka türlü bir konfor vardı, ama huzur vardı, mutluluk vardı. O yaz mutlu olduğum kadar hiç bir tatilde mutlu olmadım galiba. Akşamları yemekten sonra sadece sohbet vardı, eğlence vardı. Bön bön televizyona bakmak, cep telefonum çaldı mı takibi yapmak, internette gezinmek falan yoktu ki, iyi ki de yoktu. Asıl huzur oymuş, şimdi aklıma geldiğinde tek düşündüğüm bu.  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Huzurun,mutluluğun olduğu yerde daha ne olsun?anıların sizin kaleminizden anlatımını zevkle okuyorum,sevgiler...

Merve Ballı Acar 
 01.12.2012 18:40
Cevap :
Merve'ciğim teşekkür ederim, çok öpüyorum seni.  02.12.2012 16:44
 

aylardan Temmuz... en sevdiğim ay. :)böyle şeyleri hiç yaşamadım... sadece okudum, dinledim, tv'den seyrettim. yine de, orda bir köy var uzakta, gitmesem de gelmesem de o köy benim köyüm. :) sevgilerimle.

Esma KAHRAMAN 
 01.12.2012 13:13
Cevap :
Ben o yılları yaşadığım için şanslı olduğumu düşünüyorum. Selâm ve sevgiler Esma hanım  02.12.2012 16:43
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 314
Toplam yorum
: 619
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 1151
Kayıt tarihi
: 07.08.11
 
 

Üsküdar İstanbul doğumluyum ve halen burada yaşıyorum. Okumak, yazmak ve seyahat etmeyi çok seviyor..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster