Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Aralık '17

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
78
 

Yorgun Ama Mutlu

Yorgun Ama Mutlu
 

“Geri kalmış ülkelerde Cumhurbaşkanı ve

Başbakanların en geri koşullarla sarmaş dolaş

yaşayan köylerde en azından birkaç gece

geçirmelerini salık verir bilgeler.”

Mahmut MAKAL

 

               Kim derse ki, “Ben mutluyum”; o insan üzülmüştür, terlemiştir; yorulmuştur.

                Kim derse ki, “Ben çok mutluyum”; o insan öncekinden daha çok üzülmüş, daha çok sıkıntı çekmiş, daha çok zorlukları yenmiştir. Dolayısıyla daha çok terlemiş, daha çok yorulmuştur.

                Kim derse ki, “Ben hiç sıkıntı çekmedim; üzülmedim, terlemedim, yorulmadım ama yine de çok mutluyum.” İnanmayın; derim ben. Yalan söylüyor çünkü, yalan…

                Hiçbir şey bedava değil bu dünyada. En güzel, en değerli şey niçin bedava olsun ki! Orhan Veli’nin dalga geçmek için yazdığı esprili:

                “Bedava yaşıyoruz bedava

                Hava bedava bulut bedava

                Dere tepe bedava

                Yağmur çamur bedava

                Otomobillerin dışı

                Sinemaların kapısı

                Camekânlar bedava.”

diye başlayıp “Bedava yaşıyoruz bedava” diye bitirdiği ünlü şiirine aldandınız mı siz yoksa! Şaka bir yana, dünyada hiçbir şey bedava olmadığı gibi, mutluluk da bedava değildir.

                Her güzel şey, her değerli şey gibi o da emek ister. Her maddi değer gibi, mutluluk da yorulmadan, terlemeden, üzülmeden, zorluklar karşısında pes etmeyip azimle mücadele etmeden kazanılmaz.

                Öyle çokbilmişler gibi, ukalalık edip, “Her şeyin doğrusunu ben bilirim!” havasında büyük laflar etmeyi pek sevmem ama sanki öyle gibi oldu; yukarıdaki cümleler. Affedersiniz; öyle bir niyetim yok asla. Gelelim şimdi, bu yuvarlak sözleri kanıtlamaya:

                Öykü ve masal anlatmak yerine, yaşanmış olayları örnek göstereceğim yine:

                Bildiğiniz gibi, Malatyalı bir köylü çocuğu olan Turan Eren, 1980’li yılların ilk yarısında, Samsun’un Vezirköprü ilçesinde kaymakam… Pek çok sorunu vardır; geri kalmış bu yörenin ama “okul ve eğitim”i en başa koyar O. Nedenini söylemeye gerek yok, bence de doğrusu bu.

                İyi de, 357 yerleşim merkezinin pek azında okul ve öğretmen var. Her yıl, ihale yöntemiyle yalnızca iki okul yapmakla, kısa sürede nasıl çözülür bu sorun?

                Kolay işi herkes yapar. Önemli olan zoru başarmaktır.

                Çocukluğu köyde sıkıntılara göğüs germekle geçmiş, 8 – 10 yaşlarında tek başına üç – dört saatlik yola katırla gidip değirmende un öğütmüş, sonra da bir o kadar yaya olarak yürüyüp yayladaki evlerine götürmüş bir Kaymakam’ın gözünü korkutamazsınız siz.

                Düşman, ille de ülkemize, yurdumuza, vatanımıza göz diken yabancı bir devletin askerleri değildir. En büyük düşman, cehalettir.

                Konuya din ve iman yönünden baksanız da en büyük sevap cehaletle savaşmak değil midir?

                Kaymakam Turan Eren, yukarıdaki sözlerin hiçbirini söylemeye gerek duymadan, buna beyniyle, yüreğiyle inanmış bir insandır. O nedenle, Vali Bey’den zorla aldığı iki okul parasıyla 15 – 20 okul yapmak için var gücüyle çalışır.

                Sık sık köylere gidip inşaatları denetler. Köylülerin “Ne yersiniz, ne içersiniz?” sorularına, yemek yiyecek zamanı yoktur da, köylerde en kolay bulunan ayran olduğu için, “Ayran içerim.” der yalnızca.

                Bu denetlemelerinde O’nu en çok memnun eden nedir, bilir misiniz? Özellikle okuma yazma bilmeyen köylü kadınların, kızların, gelinlerin okul inşaatına her türlü yardımı yapmaları, bu işe önder olan Kaymakam’a minnet ve şükran duygularını sunmaları…

                Her şeye değer işte, böyle bir teşekkür. Bankalarda milyonlarca paranız pulunuz, altınınız, döviziniz, yığınla malınız mülkünüz olsa da satın alamazsınız, böyle bir teşekkürü.

                Vezirköprü köylerini okula kavuşturma aşkıyla yanıp tutuşan Kaymakamımız, bir pazar günü saat 6.00’da okul inşaatı devam eden Elbeyi köyüne gider. İnşaata girmeden, “Muhtarı kaldır.” der şoförüne.

                Muhtar yataktadır henüz. Alelacele giyinip korkarak gelir. “Kaymakam Bey, bugün inşaat için malzeme almak gerekiyordu. Düşündüm ki, bugün pazar. Kaymakam Bey’i rahatsız etmeyeyim; bugün istirahat günüdür.” diye çıkıp gelmedim. Şoför kapıyı vurup da, “Muhtar kalk, Kaymakam Bey geldi.” deyince öyle şaşırdım ki. Pazar günü köye gelip beni yataktan kaldırdınız. Bize ait işleri bizden daha çok düşünüyor, takip ediyor, koşturuyorsunuz. Allah sizden razı olsun.” der.

                Hiçbir başarı tesadüf değildir. Hiçbir güzel iş kendiliğinden olmaz. Düşünmek gerekir, planlamak gerekir. Yetmez; planı her şeye dikkat ederek uygulamak gerekir.

                Çalışanları denetlemek, onları dinleyip ihtiyaçlarını sağlamak, hesapta olmadan çıkan engelleri gidermek gerekir.

                Balık baştan kokar. Ortada bir başarı varsa, bu yöneticinin başarısıdır.

                Güzel bir eser çıkmışsa ortaya, ona sahip çıkan çok olur da, sonuç başarısızsa, kimse üzerine almak istemez kabahati. Ya başkalarının üzerine atılır suç, ya da öyle güzel mazeretler uydurulur ki!

                Vezirköprü’de son derece fakir olan Mezra köyünün bir mahallesine okul yapılırken 1984’te, ustaya ödenecek para yoktur elde avuçta. “Nerden, nasıl para bulalım?” diye düşünürken, köy girişindeki mezarlıkta kuruyup devrilen büyük ağaçlar gelir aklına Kaymakam’ın. Köylülerle bir toplantı yapar. “Bu ağaçları kesip satalım. Ustanın parasını böyle ödeyelim.” der.

                Ancak, köylü şiddetle karşı çıkar bu öneriye. “Bizim inancımıza göre mezarlık ağacını kesmek, satmak günahtır. Asla razı değiliz.” derler. Zorla yaptırılacak bir işten hayır gelmeyeceğini düşünen Kaymakam, vazgeçer bu öneriden.

                Okul yapımı konusunda her türlü yardımı esirgemeyen Orman İşletme Müdürü Mustafa Küçüköner, o köye uzak olan bir yerden, bir orman alanı tahsis eder. Buradan “Köylü – pazar satışı” yöntemi ile köylü odun keser. Toplanan odunlar okul adına satılır. Usta parası böylece ödenir.

                Öğretmenin keçi ağılında ders yaptığı Kabalı köyünün Dümrek mahallesine de bu yolla okul yapımına girişir kahramanımız. Köylere Hizmet Götürme Birliği, Orman İşletme Müdürlüğü ve köylü el ele verip güçlerini birleştirerek öyle bir girişirler ki işe, Allah’ını seven tutmasın onları!

                Birkaç ay sonra, üst beton döşemesi atılacak duruma gelir. Orman İşletme Müdür ile köy köy dolaşıp çalışmaları yerinde görür Kaymakam.

                Bir gece yarısı, Dümrek Mahallesi okul inşaatının yanına geldiklerinde, dışarıdan atılmış olduğu görülen beton döşemeyi “Hele bir yakından görelim.” derler. Bakarlar ki, yarısı atılmış, yarısı ertesi güne bırakılmış.

                Oysa, beton tabliyelerin bir bütün olarak atılması gerekirmiş. Kaymakam ve Orman İşletme Müdürü, bütün mahalleyi uyandırıp kaldırırlar. Lüks lambaları ışığında betonu kırdırıp sabaha kadar çalışarak beton döşemeyi yeniden atıp işi tamamlarlar.

                Şafak söküp de gün ışımaya başladığında çalışmaya katılan kadın ve erkekler gibi, Kaymakam’la İşletme Müdürü de çok yorgundur. Yorgun ama mutlu!..

                                               DR. BEHNAN KONUTGAN VE

            Anadolu Müslümanlığını biliriz de biraz, Anadolu Hıristiyanlığını hiç bilmeyiz. Bilmediğimiz gibi, öğrenmek için de bir çaba göstermeyiz. Bize ne canım Hıristiyanlıktan!  Öyle değil mi?

                Fakat herkes bizim gibi değil. Öğrenmek isteyenler de var. Dahası, yüzlerce yerli ve yabancı kaynakları tarayıp kitap yazanlar da…

                İşte böyle değerli bir eser okudum; geçen hafta. Yazarı, yıllardır yakından tanıdığım, duygu ve düşüncelerimizi birbirimizle sık sık paylaştığımız bir dost: Dr. Behnan Konutgan

                İtiraf edeyim ki, Yeni Anadolu Yayıncılık (YAY) tarafından yayımlanmış 248 sayfalık bu eserden çok şeyler öğrendim. “Selçukluların Hıristiyanlarla İlişkileri” de var bu kitapta, “Osmanlı’da Devşirme” de… Tevfik Fikretin oğlu Haluk da tarafsız bir gözle anlatılıyor bu eserde, Atatürk’ün pek fazla dillendirilmemiş bir üzüntüsü de…

                Arı nasıl ki, yüzlerce çiçeğe konarak üretiyorsa balı, Dr. Konutgan da yaklaşık 200 eserden yaralanarak oluşturmuş, bu ilginç eseri.

Sevgili dostum Dr. Behnan Konutgan’ı bu değerli çalışmasından dolayı yürekten kutluyorum!

   Hüseyin Erkan                   
huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr 

 

 

 

 

                

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 274
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster