- Kategori
- Deneme
''Hay'al''

'' Yarını düşündüm.''
Sorumluluk sahibi her Türk genci gibi bende ilerisini düşündüm.
Geleceğimi...
Kısa süreli hayaller kurdum.
3 saatte olsa 5 ay da olsa ilerisiydi sonuçta diye düşünerek.
Hayal diyorum demesine ama... Alışılagelen ''iyi'' ve ''masalsı'' olanlardan değil.
Hayaller hep güzellikleri barındıracak değil ya.
Aslına bakarsak siyasi bir konunun farazi niteliğinden, realitik bir sonuç çıkartma çabası diyebiliriz buna.
Neyse...
Hayallere dalalım ve ileriyi düşünelim.
6 ay sonrayı...
23 Haziran 2012
Cumartesi 10:30
Yer: Café de Flore, Paris
...neyseki yol yorgunluğu, hava değişikliği gibi ruhumu kötürüm yapabilecek konuları fazla kafama takmamıştım. Bunun nedeni Fransa'da yalnız başıma geçirecek olduğum 1 ayın heyecanıydı hiç kuşkusuz. Sonuçta aç, susuz ,yataksız, kadınsız, parasız, evsiz, sevgisiz ve yurtsuz kalabileceğim ve her an silahlı çatışmaların yaşanabileceği, kimseyle bir ilgim olmamasına rağmen düşman ilan edilebileceğim bir bölgeye zorunlu göreve gitmemiştim. Farklı bir kültüre o kültürün coğrafyasında tanık olmak için yollara düşmüştüm. Fotoğraf makinem, not defterlerim, cicili kalemlerim, bir kaç Türkçe-Fransızca sözlük, konuşma kılavuzları, haritalar, telefonum, netbookum derken bir sırt çantası keşifçi mühimmatı diyelim, yüklenmiştim arkama. Aşkın can damarı olarak nitelendirilen bu şehrin ruhunu tenefüs etmek, hatta sokaklarında kaybolup gitmek, yani o büyük aşkın damarındaki çatlağı yakalayıp o kana karışabilmekti istediğim. Bunun için vardım burada. Bende olmayanları görebilmek ve öğrenebilmek için.
Kaldığım otelin karşısında küçük bir bar vardı. Camlarında süslü ışıklar yanıp sönüyordu. Gıcırdayan bir kapısı, içeri giren güzel kadınları, karşıdan baktığım kadarıyla da niteliklerini algılayamadığım ya da algılamak istemediğim erkekleri vardı. Ne de olsa Fransız erkekleriydi onlar. Türk kadınları nasıl ki Rus kadınlarından hoşlanmaz bende Türk erkeğiydim sonuçta. İçimden ne kadar yakışıklı desem de dilime tersini dolayacaktım döndüğümde.Bu yüzden kendimi şimdiden şartlıyordum.
'' Hay'AL'in içinde hayal... ''
Karşıya bakarken daldım ve okyanusları aşıp düşünmeye başladım tekrar. Bir an Amerikan filmlerindeki o salaş barlar geldi aklıma. Yırttık pırtık düzensiz giyimim, kalın tabanlı ayakkabılarım, luck strite sigaram, siyah yünlü bir berem, düşük belli bol bir pantalonla daldım içeriye... Aslında dışarıda kar da olsa fena olmazdı. Sigara dumanından sararmış sakallarım, pas tutmuş hayallerim ve düzensizliklerimle yaşamın içinde bulunduğum her anın gereksiz olduğunu hissedişim. Nihilizm diye bir felsefi kuramdan haberdar olmadan bu dünyanın hiçbir şeyden ibaret olduğunu düşünüyor olmam. Uykumun en karışık, acayip evresindeydim ki...Rüya içinde rüyalardayım.
Oda servisinin kapıyı çalmasıyla uyandım. İçimdeki Amerikan berduşunu değil Paris'deki bohem ruhumu keşfetmekle yükümlü olduğumu hatırlayarak açtım gözlerimi. Günlerden cumartesiydi. Dingin bir ruh hali, pozitivist ve rengarenk bi şehir, bunları düşünerek bedenimi saran heyecanlı bir tavırla yataktan kalkış yaptım.
Önce otelde kahvaltımı yaptım. Sonra izleyeceğim güzergahtaki evlerin, dükkanların ve insanların fotoğraflarını çektim. Yolumun üzerindeki Café de Flore'de kahve molası verip gözlemlerimi not ettim. Camus'a, Sartre'ye ve Simone de beauvoir gibi varoluşçuluğun duayenlerinin düşünsel zenginliğini beslemiş bu mekanda biraz varoluşçu takılmak ve buradan yaşama bu büyük yazarların gözünden bakabilmek için bilgisayarımı açtım, okumaya başladım. 20.yüzyılın tasvirini yapan metinleri de araya sokuşturarak tam bir varoluşçu gibi davranmaya başladım. Tabiki çevredekilerin bana ''sen aslında yoksun eylemsizliğinin'' farkında olarak.
Varoluşu anlıyordum anlamasına da çevremde oturan hiç kimse nedense benim varolduğumu bana hatırlatacak tek bir hareket bile yapmıyordu. Onlar bana Fransız kalıyorlarsa bende kimseye minnet etmeyecek kadar Türk'üm dedim ve siz kimsiniz ki bakışıyla tekrar yazmaya devam ettim.
Netbook'un ekranına bakarken yeniden hay'al dünyasına girdim; ve...
Benim oturduğum masanın (ki masaya oturulmaz diye geçti aklımdan birden; ama doğru olanın alışkanlıklarımızdan daha değersiz olduğu fikri hemen bastırdı bu düşüncemi),hemen karşısına, mekanın mimari kombinasyonu açısından güzel bir ayna yerleştirilmişti. Nedense gözüm arada aynaya gidiyor, kendime bakıyordum. Paris'de nasıl duruyor bu beden diye düşünüyorum işte. Hele bu cafe, bu insanlar, bu yazarlar, bu kaldırımlar, bu trafik levhaları, bu güneş, bu çöp kutuları, peugeot marka otomobillerin sanki karınca yuvasındaki binlerce karıncanın çevresini kuşatmış sıradan bir kum tanesi gibi normal algılanıyor oluşu, tuhaf mağazalar vs düşünüyorum burayı, buraya Türk insanının bakış açısını.Yaşar Kemal'in, Ahmet Haşim'in Fransız kültürü etrafında dönen eski mercekli kameralarıyla kaydediyordum her anımı.
''Tam bir Türk gibi düşünüyordum.''
Kaldırımlarına bakıp taşların dizilişinin bile alışık olduğumuz o Avrupa kavramına yakıştığını, buraların ne kadar özel olduğunu, atmosferdeki Fransız sanatının insanların gülüşlerine dahi başka bir anlam yüklediğini geçiriyordum içimden. Kulağımda Zaz'ın o muhteşem şarkısı mırıldanıyordu. Ve Nihat Doğan'a yaklaşır bir biçimde bu insanların nefes alışları ve bakışları ne kadar da naif diye geçiriyorum içimden. Sanki Fransızlar oksijen değilde gül kokusu soluyorlardı. Ciğerlerine bir soluk hava çekebilmek için savaşmaktan yorulan Türkler gibi değiler işte buradakiler. Başkalar, acayipler, gözlerimin içinİ parlatacak kadar hoşlar. Oysaki kulağımda mırıldanan kadının dişleri ayrık. Sokak serserisi gibi bir hali de var. Serkeş bir kimlik, bize göre aykırı bir müzikle sanatçıyım diye geziniyor hücrelerimin her tanesinde. Türk gibi düşününce daha neler çıkar kimbilir ama ; ben Neva nehrinin kıyısında Dostoyevski okurum. Çin'de sushi, Antepte kebap, Bursa'da iskender, Trabzonda kuymak, Adıyaman'da hıgtap yerim. Nevşehir'e gidince şarap, Sakarya nehrinin kıyısında da rakı içerim. İşte bu yüzden keşfetmeye gittiğim o coğrafya neresi olursa olsun bir gurme edasıyla oranın yöreselliklerini tatmak isterim. Bu yüzdendir ki Fransızca müzik dinliyor ve onlar gibi düşünmeye çalışıyorum. Ama bana sorsalar Mardin'de kaç tane ilçe, baraj, fakir aile, okula gidemeyen kız çocuğu var diye bilemeyebilirim.
Herneyse çok hayallere dalmak işin içinden çıkılmaz bir hale sokabilir bizi.
Paris'de café dé Floré adlı mekanda kahvemi yudumlarken işte bunları yazmıştım. Ardından tekrar düşünmeye başlayıp şunları kaydettim defterime.
Şimdi burası Paris, her şey güzel. Yiyip içeceğim, gezeceğim, yeni insanlar tanıyacağım, fotoğraf çekeceğim, yer bildirimi yapacağım, hoşnut olup insanlara son dakika twitleri atacağım.Valla daha nice artısı var da bir de...
'' Avrupa Med'en'iyy'eti ''
Avrupa medeniyetir. Medeniyet nedir peki?
Medeniyet belirli bir insan topluluğu veya topluluklarının belirli bir coğrafya üzerinde belirli bir zaman içinde ortaya koydukları değerlerle sınırlı olmasına karşı; uygarlık kavramının, binlerce yıl devam eden gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ortaya çıkan, tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliğidir. Yani medeniyet bir kültürdür. Mezopatamya gibi, mısır uygarlığı gibi hititler gibi...O yüzden medeniyeti daha ileri olarak algılamak sorunsalını çözmek başlıca görevimizdir.
''Önce kendimizi keşfedelim.''
Fransadayım ama buranın benim ülkemden daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Sadece başka bir ülkede oluşumun farklılığını benliğimde hissetmeye çalışıyorum. Sonuçta ben bir Türk'üm ve burada gördüğüm başka durumları ülkeme yoracağım ve daha iyisini örnekler alarak nasıl geliştirebileceğimizin derdine düşeceğim. Her ne kadar Paris bir İstanbul kadar güzel olmasa da hikayelerle kuşatılmış bir şehir değilse de her şehrin ve her tarihin kendine göre bir ayrıcalığı, bir duruşu söz konusudur. Bunu da Paris'i karalamak için değil, kendi ülkeme öncelik veriyor oluşumdan hiç değil sadece gerçekçi bir bakış açısıyla yorumluyor olduğumdan yazıyorum.
Bizim karadenizimiz, doğumuz, batımız, ırmaklarımız, binlerce alt kültürümüz, şivelerimiz, icatlarımız, yemeklerimiz, farklı anlamlar yükleyebildiğimiz kelimelerimiz, şaraplarımız ve yöresel giyim tarzlarımız var.Ne yazıkki bunların farkında olmadan, olamadan hatta olmak istemeden yeni nesil jöntürklerin yani kapitalist müdavimlerin ilgi odağı oluyor Avrupa.
Gayet tabii. Avrupa medeniyetinin bizden ileride oluşunu kabul etmek durumundayız. Kapitalizminde bu dünyanın gerçeklerinden olduğu görüşündeyim. Sosyalist bir düşünce yapısını kapitalizmin önüne bir engel göremediğim için şu zamanlarda pekte araştırıp okuduğum söylenemez. Eleştirim sisteme değil gibi ama ruh halim bir başka konuya göre de başka şeyler söyleyecek olabilir o yüzden buna şimdiden karar vermenin pek doğru olmadığı kanaatindeyim.
Anlatmak istediğim önce kendi kültürümüzü tanıyalım.Kendimizi iyi tanıdıktan sonra dışarıda gördüklerimizi daha iyi ve daha bilinçli bir şekilde yorumlayabiliriz. Bu y üzden önce kendi içimizdeki sorunları, güzellikleri görmeliyiz. Kendi gücümüzün, yeteneklerimizin farkında olmalıyız. Bundan sonrada bu gücümüzü diğer kültürlerle pekiştirip daha iyisini nasıl yapabiliriz işte bunu düşünmeliyiz. Dolayısıyla örnek almakla taklit etmenin bir olmadığının farkına varmalıyız. Yıllardan beri Avrupayı örnek almalıyız, evet evet bizde onların seviyesine ulaşmalıyız denildi durdu. Bu düşüncelerle hepimizi özendirdiler ve kendi kültürümüzü kürtaj ettiler. Bugun masraftan kaçınılmamış hangi mekana giderseniz gidin hepsi bir yerlerin aynısıdır. İmkan sahibi girişimciler Avrupaya sık ziyaret edebildiklerinden oralardaki mevcut yapıyı aynen ülkemize getirmişlerdir; hiç yorumsuz katıksız olarak. Bu da özentizm sürecini besleyen gür bir ırmak misali aktıkça akmış ve piyasaya giren yeni işadamlarının da ilgisini çekmiştir. Böylece baştan aşağı süreç hep aynı şekilde bugune kadar kısır bir döngü çerçevesinde ''al koy'' mantığıyla devam etmiştir. Ne de olsa bizden ileriler cümlesinin içeriğini kimsenin irdelemeyişi bu yolu daha da genişletiyordu.
'' Bizden ilerideler evet; hemde geriye dönebilecek kadar ileri.''
Çok ilerlemiş Fransa gidecek yolu kalmadığından olacak geriye dönüyor. Bugunlerde yine ara ara olduğu gibi sözde ermeni soykırımı gündemde. Sözde ermeni soykırımı inkarını cezalandıran yasa tasarısı Fransa Ulusal Meclisi'inde oylanacak. Büyük ihtimalle de meclisten geçecek. Yani önümüzdeki süreçte ermeni soykırımı olmadığını, hatta olması konusunda şüpheleri olduğunu açıklayan herkes yargılanabilecek. Fransız basınında da sözde soykırım diye bir şey yazılamayacak, sadece soykırım olarak nitelendirilecek.
'' Hay'AL-lah... ''
Tekrar dalıyorum hayallere, Camus'un ve Sartre'nin özgürce düşünüp kaleme aldığı metinlerin ruhani önderliğini yapan o cafeye dönüyoruz tekrar. 1956'da Düşüş adlı romanının bir kaç satırını belkide bu cafede, bundan önceki masaların birine yaslanarak yaratmıştı Camus. Sol elini çenesine destek direği olarak konumlandırmış, kahvesini yudumlarken saman kağıdı sarısı satırlara sözlerini döşüyordu kimbilir. Özgürce ifade ediyordu kendini ve ülkesini. Rönesans ve reformun getirdiği rahatlıkla yazıyordu; Osmanlıdan kalan Türkiye Cumhuriyeti'nin Oblomov'u oynadığı o zamanlar.
Belki de Türkiye Cumhuriyeti'nin taşları o zamanlar tam olarak oturmadığından örnek alıyorduk Fransayı, İsviçreyi. Rönesans'ın taşları dogmatizmin zeminine oturmuştu; modernizm kavramına uzanıyordu bu gelişim yolculuğu. Bizde ifade özgürlüğü, insan hakları gibi çağdaş kavramları onlardan alıyor ve uygulamaya koyuyorduk. Sonuçta batının iyi yanlarını alacaktık M.Kemal'in buyurduğu gibi. Aldıkta.. Alıp uygulamaya koydukta. 20.yüzyılın başlarında Avrupa'nın özgürlükçü hümanistik tavırlarını Atatürk'ün talimatlarıyla bir bir yerleştiriyorduk anayasamıza.
Derken...
Yıl: 22 Aralık 2011
Fransa'da seçimler yaklaştı. Aile kavramı, gelenek görenek, kendine has bir kültürü olmayan, ya da olupta çözülmeye uğramış, kendini bulamamış bir ülkenin ona uygun bir başbakanı tutup dönem dönem ortaya bir şeyler atıyor. Büyük ihtimalle tekrar seçilebilmek ve statüsünü sürdürebilmek adına. Yoksa ülkesini düşünen hiçbir gelişmiş ülkenin Cumhurbaşkanı böyle bir saçmalığa yönelemez. Sebebi de Fransayla olan iş ortaklıklarımız, iki ülke arasındaki ticaret hacminin genişliği, turizm sektöründeki ittifak ve milletlerarası kültürel hissiyattır hiç kuşkusuz. Bugün olyor hatta şimdi.
'' Henüz cafeden çıkmış değilim.''
Saat: 12.25
Karışıdamdaki aynaya gözüm ilişiyor tekrar. Kendime bakıyorum bakmasına da bunun yanında bir adam görmeye başlıyorum aynanın kadrajında zaman zaman. Hem kendi işlerimle ilgileniyorum hem de buradan çıktıktan sonra ne yapacağıma karar vermeye çalısıyorum; derken kafamı kaldırıyorum masadan ve o adamla aynada gözgöze geliyorum. Acaba Türk olduğumu anladı da benimle konuşmak mı istiyor. Daha önce Türkiye'ye gelmişliği var da hikayelerini bana anlatmayı mı düşünüyor. Ya da o da benim gibi bir keşifçi ve benimde onun gibi olduğumu anladı birlikte gezip görelim mi diyecek. Ne istiyor bu adam da bana bakıyor diye zihnimi kurcalıyorum. Zaman geçiyor ve arada gözgöze gelip önüme dönüyor bir şeyler yapıyormuş gibi davranmaya devam ediyorum. Devam ediyorum etmesine de hala kafamı kurcalıyor uzun boylu, geniş omuzlu, hafif kirli sarı sakallı germen kılıklı bu adam. Tam kafamı derin bir nefes alabilmek için kaldırmışken tekrar aynadan gözgöze geliyoruz ve,
- Hey sen!
- Ben mi diye Türk tavrı vücut diliyle kendimi işaret ediyorum.
- Evet sen.
( Göz temasımızı aynadan sağlıyoruz ).
- Ben diye şaşırıp kaşlarımı kaldırıyorum ve soluma doğru, yani germen kılıklı o adama doğru dönerek (aynanın biraz çaprazda kaldığını sürdürebilirlik açısından hatırlatmamda fayda var)
tekrar -evet- diyorum.
- Sen şu ermenilerin kökünü kurutan ecdadın torunu değil misin ?
- ( Hay-Al-lah diyorum içimden ) Hayır bayım ben Türk'üm. Türkler kimsenin kökünü kurutmamıştır. Soykırım söz konusu dahi olamaz. Bu bana göre sizin Cumhurbaşkanınızın 500 bin ermeninin sempatisi kazanmaya yönelik yaptığı aciz bir tavırdır. Tarihi siyasete alet etme girişiminden başka bir şey değildir diyorum.
O ana kadar beni farketmeyen, varoluşçuluğun merkezinde yoksaymanın kitabını tavırlarında gizleyen cafe sakinleri bir anda jövi dövi demeyi bırakıyorlar. Buz kesiyor ortalık. Herkesin gözü bende. O ara hangi kadının benden hoşlandığını çözmek için yeterli vaktim var mı yok mu diye düşünürken,
adam ayağı kalkıyor ve kapıların kapatılması gerektiğini, bu işlem gerçekleştikten sonra hemen polisi arayacağını söylüyor. Kendimi biranda polis merkezinde ifade verirken buluyorum.
Ve Fransızca kelimelerin konuşmaya girdiğini anlıyor karakolda düşünmeye başlıyorum.
Aklımda tek bir sorunun cevabını arıyorum.
Hangi medeniyet ?
Ve uykumdan uyanıp ülkemde olduğum için şükrediyor, bunun yerine keşke Beyrut sokaklarından güzel bir hay'AL'le uykuya dalsaydım diyorum.