- Kategori
- Edebiyat
" Parça Tesirli " şiirler...

Yeraltından yükselen her ses, toprağın üstünde kışkırtıcı bir hal alır. Şiddetin kendisine dönen çıldırmış son yüzyıla, iki Dünya savaşı, atom bombaları, milyonlarca ölü, tarikat-ticaret-siyaset, devlet-mafya-gizli örgüt üçgenleri, silah-adam kaçakçılığı, kadın-çocuk ticareti ve sanayiye dönen porno, ‘68 kuşağı, Woodstock, rock n’ roll, cyberpunk, uyuşturucu, sinema, internet, sanal dünya ve daha fazlası sığdı.
Yıpranan kamu düzeni de böyledir, patlayan fren de...:
durulan sularda her biri
ayrı ayrı bakarsan her biri kendisi
birleşince;
lanet bir gemi!
Hayal ile taklit, gerçek ile simülasyon arsında ezilen bir çağda, gemi de “lanetli”, yolcu da...
yalanlara inanan o arsız adamları
hiç çekinme, arkalardan itekle
bırak bozulsun pantolonun ütüsü, kravatlar kırışsın
zaten çıplak kaldığında çok çirkin bir cümle
devrik bir iktidar, çamurlu bir gece sundular bize!
Altay Öktem şiirinde hâkim olan “ben” öznesi, aslında “öteki”den başka bir şey değil. Öteki ise, “biz”in ben aynasındaki yansımaları... Parçalanan bir iktidarın ortasında, parçalayan bir özne...
Şair adeta bu “muamma”nın orasında, eski bir yalanı yeniden keşfeder gibi gösteriyor yaralarını hepimize.
fırsatçı yangınlara geçit vermezken tenim
tenim dediğim; pörsümüş bir kâğıttan biraz kalınca
kurumuş bir yaprak gibi salınan suda
tenim dediğim; değerken sana ıslıklar çalan
tenim dediğim; külliyen yalan!
(…)
herkes kendi karabasanına tutsak olur sonunda
herkes bir dağın arkasına geçer
(…)
geriye sarılır film, derine işler acı, aşkı
herkes kendine biçer, eksik bir düğme gibi
yalnız kalır iliğin ıstırabı
Herkesin tutunmaya çalıştığı bir hayatta, tutunmayı tercih ediyor şair. Dairenin dışında kalmayı, uyum sağlamamayı, yalnız kalmayı, kaybetmenin onurlu yanını gösteriyor:
“Herkes kalbinin tekrarı”yken…:
bir halk ayaklansa belki onu da severdim
bir ip dolansa boynuma celladın korkmasını
bozuk bir plağın takılıp kalmasını
su katılmasını rakıya, trenin raya
başkaldırmasını da severdim belki;
tutundum boşluğuna
çalan bir müziğin ritmi var sende
düzensiz intiharlar var, aynanın arkası var
kesilen ve kesildikçe güzelleşen damarlar var, acı var
itinayla dörde böldüm hayatı
herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan
sıyrılıp gittin çıkardığın yangından
[2] Altay Öktem, “Parça Tesirli”, Yasakmeyve Yay., Mayıs 2005
[3] Altay Öktem ile söyleşi, “Sokağın Haylaz Çocuğu”, Yom Sanat dergisi, Kasım-Aralık 2004.
Tüm bunların yanında getirdiği bir yaneylem vardı: “Şiddet”...
21. yüzyılın başında devleti yarıp, sokağa inen, evlerde tv karşısında görünen ve her yönden beslenen şiddet, en çok da sokakta karşımıza çıktı.
Altay Öktem, “Sokaklar Tekin Değil” [1] adlı kitabında, sokakta aramızda dolaşan öznenin değiştiğinde, toplumsal paradigmanın değişmesini görüyorduk. Ve şiddet hayatımıza ortak olduğunda, biz bazen şiddeti yaşatan, bazen de yaşatan özne olarak, “hakikiliğin” şiirde yansıması.
Bu seferse şiirler bomba gibi ve “Parça Tesirli” [2]…
Jean Baudrillard’a göre gerçeklik, illüzyondan yoksun bir evren, yalnızca hipergerçeklik, kitle ve simülasyon düzeyinde yeniden üretilir. Simülasyon hipergerçekliktir ya da olmayanın görüntüsüdür, bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla üretilmesidir.
Varolan sistem bizi devredışı bırakmak istediği için (kullan ve posasını at), bomboş, anlamsız yokoluşumuza duyduğumuz hayranlıkla beslenir.
Bu yüzden “Lanetli Gemi” adlı şiir hem “hayalet gemiye”, hem de Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi”sine, bir karşı şiddet olarak çıkıyor. Hayatla aramızda çatırdayan her şey, gerçekliğin yansımasını kırılışıdır.
durulan sularda batıyor
Dünyanın gidişi, insanın yenilgisine dönerken, bir Nuh Tufanı başlamakta. Ve bu sefer hepimiz bu gemideyiz!
“Batmayan gemilerden hesap sorulacak”tır.
“Allah aşkına” diyerek seslenilen anne, korku anında arkasına saklanılacak özne değildir yalnız; “ayet el kürsü” okuyup suratına üfleyecek, cennetten ilk kovuluşunu anlatacak, tutunamayışımızın, o düğümün ucundaki ipe kendimizi asma isteğimizin göstergesi olacaktır.
Alımlama estetiği açısından “anne”, “kutsallık” gibi bir saflığın karşısındaki karşı çıkış olarak durur Öktem’in şiirlerinde. Bu nedenle “<ı style="mso-bidi-font-style: normal">burnuma İngiliz anahtarı sok anne, dilme neşterin keskin ucunu dokundur, sonra dur!ı>” demesi üstünde düşünülecek eleştirel bir etki bırakır.
Hepimizin “parçalanmış aynasında” “son dileğin” karşılığıdır belki...
...karadan yürür mü hiç gemiler
Tüm bunlar kıpırdamadan öldüğümüz, halkın üstünde koktuğumuz bir yerde oluyor. Bu noktada şaire göre hak da kokuyor, haz da. Çünkü seccade ve sümkürme aynı, leş kokulu dünyada buluşuyor.
“Şarkılı Gece” bölümünde en beğendiğim şiir “Yanlış Numara” oldu. Çünkü göstergeler açısından sözü tam yerinde önümüze koyuyor. Yalnızca “gibi”leri fazla…
“Ateşi ve ihaneti gören”, neşteri en çok kendine vuran şair, aynı zamanda yaşadıkça toplumun kendindeki yansımasından intikam alıyor adeta. Öyle sevmişizdir biz “ötekini”, sırtımıza giren kurşun gibi...
O noktada “bir hançerle yaşamak zor olmuyor aslında” diyen şair, ekliyor: “şakağıma uzanan bir silah bile yok”.
Arabesk ile acı arasında ince bir fark vardır ki, Öktem bir önceki söyleşimizde dediği gibi, acıyı kutsallaştırarak, metropolün manifestosunu yazıyor. Bu da onu “kartonet edebiyat” dediği [3] divan edebiyatı yerine metropolle, “sazın, sözün ritim duygusu” yerine “cazın, bluesun, rockın” melodilerine götürür.
her şehre geri dönerken, her şehri tutuştururken
İkici bölüm olan “Derin Dünya”, derin sözcüğüyle başlayan şiirlerden oluşuyor. Yine “gemi batıyor”, yine kıyıya vuran insanlık cesedi...
seni değil, sendeki bozguna uğramış orduyu sevdim
seni değil, ellerimin arasında kayboluşunu sevdim
Şiirler bir bakıma çıplak, çünkü doğal olanın, kusursuz gözükenin aslı çıplaklıkta. Şiirinin niteliğinden ve sahilciğinden vazgeçmeden, tam tersine sitemin ortasında, dilden başlayarak yapıyor itirazını.
Her şeyi sınırlara dahil eden, tanımlayan, raflara koyan bir düzen karşısında, düzeni kendince üzüyor!
Teorikte sevdiği insanı, pratikte patlatması da bundan!
Acının azizliği, sözün sürgününü, sevişmenin şiddetini biliyor; yaşadığımız şiddet çağında, “Elbet şiddet!” diyerek, aynılaşmanın aynasına öyle bir taş atıyor ki…
bulursam çarparım. yalnızca derin aşklar için
Merkezden uzakta, kukla olmak yerine kaybetmenin keyifli tercihini, kendine gülümsemeyi tercih ediyor Altay Öktem. Kirli iktidarın kabul ettiği, kıyıda yer açtığı bir gölde değil, merkezin tam ortasında, okyanusun hırçın dalgaları arasında veriyor mücadelesini.
Yalnız şiirle değil, denemelerle, öykülerle, romanlarla; kısaca alabildiğine geniş, alabildiğine parça tesirli, tahrip ederek...
adına cinayetler işledim, saklamıyorum
Bu yangın her yerde… Evden eve değil, evden sokağa kaçan insanı, karşı şiddetle karşılıyor şair. Beni değil ama okuyan pek çok kişiyi rahatsız eden denemeleri gibi şiirleri de, sonuna kadar kışırtıcı!
Sistemin uyguladığı şiddeti, devletin yıprattığı biçimleri, insanın hırpalanan yanlarını boynuzlarından tutup kavrıyor ve öyle yapıyor son hamlesini...
Sistemi de, şiiri de, kendini de hepimizin ortasında patlatarak!
[1] Altay Öktem, “Sokaklar Tekin Değil”, İthaki Yay., 2003.