Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Haziran '07

 
Kategori
Edebiyat
 

" Parça Tesirli " şiirler...

" Parça Tesirli " şiirler...
 

Yeraltından yükselen her ses, toprağın üstünde kışkırtıcı bir hal alır. Şiddetin kendisine dönen çıldırmış son yüzyıla, iki Dünya savaşı, atom bombaları, milyonlarca ölü, tarikat-ticaret-siyaset, devlet-mafya-gizli örgüt üçgenleri, silah-adam kaçakçılığı, kadın-çocuk ticareti ve sanayiye dönen porno, ‘68 kuşağı, Woodstock, rock n’ roll, cyberpunk, uyuşturucu, sinema, internet, sanal dünya ve daha fazlası sığdı.

Tüm bunların yanında getirdiği bir yaneylem vardı: “Şiddet”...

21. yüzyılın başında devleti yarıp, sokağa inen, evlerde tv karşısında görünen ve her yönden beslenen şiddet, en çok da sokakta karşımıza çıktı.

Altay Öktem, “Sokaklar Tekin Değil” [1] adlı kitabında, sokakta aramızda dolaşan öznenin değiştiğinde, toplumsal paradigmanın değişmesini görüyorduk. Ve şiddet hayatımıza ortak olduğunda, biz bazen şiddeti yaşatan, bazen de yaşatan özne olarak, “hakikiliğin” şiirde yansıması.

Bu seferse şiirler bomba gibi ve “Parça Tesirli” [2]…

Jean Baudrillard’a göre gerçeklik, illüzyondan yoksun bir evren, yalnızca hipergerçeklik, kitle ve simülasyon düzeyinde yeniden üretilir. Simülasyon hipergerçekliktir ya da olmayanın görüntüsüdür, bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla üretilmesidir.

Varolan sistem bizi devredışı bırakmak istediği için (kullan ve posasını at), bomboş, anlamsız yokoluşumuza duyduğumuz hayranlıkla beslenir.

Bu yüzden “Lanetli Gemi” adlı şiir hem “hayalet gemiye”, hem de Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi”sine, bir karşı şiddet olarak çıkıyor. Hayatla aramızda çatırdayan her şey, gerçekliğin yansımasını kırılışıdır.

Yıpranan kamu düzeni de böyledir, patlayan fren de...:


durulan sularda batıyor

durulan sularda her biri

ayrı ayrı bakarsan her biri kendisi

birleşince;

lanet bir gemi!


Dünyanın gidişi, insanın yenilgisine dönerken, bir Nuh Tufanı başlamakta. Ve bu sefer hepimiz bu gemideyiz!

Hayal ile taklit, gerçek ile simülasyon arsında ezilen bir çağda, gemi de “lanetli”, yolcu da...


“Batmayan gemilerden hesap sorulacak”tır.


“Allah aşkına” diyerek seslenilen anne, korku anında arkasına saklanılacak özne değildir yalnız; “ayet el kürsü” okuyup suratına üfleyecek, cennetten ilk kovuluşunu anlatacak, tutunamayışımızın, o düğümün ucundaki ipe kendimizi asma isteğimizin göstergesi olacaktır.


Alımlama estetiği açısından “anne”, “kutsallık” gibi bir saflığın karşısındaki karşı çıkış olarak durur Öktem’in şiirlerinde. Bu nedenle “<ı style="mso-bidi-font-style: normal">burnuma İngiliz anahtarı sok anne, dilme neşterin keskin ucunu dokundur, sonra dur!” demesi üstünde düşünülecek eleştirel bir etki bırakır.


Hepimizin “parçalanmış aynasında” “son dileğin” karşılığıdır belki...


...karadan yürür mü hiç gemiler

yalanlara inanan o arsız adamları

hiç çekinme, arkalardan itekle

bırak bozulsun pantolonun ütüsü, kravatlar kırışsın

zaten çıplak kaldığında çok çirkin bir cümle

devrik bir iktidar, çamurlu bir gece sundular bize!


Tüm bunlar kıpırdamadan öldüğümüz, halkın üstünde koktuğumuz bir yerde oluyor. Bu noktada şaire göre hak da kokuyor, haz da. Çünkü seccade ve sümkürme aynı, leş kokulu dünyada buluşuyor.


“Şarkılı Gece” bölümünde en beğendiğim şiir “Yanlış Numara” oldu. Çünkü göstergeler açısından sözü tam yerinde önümüze koyuyor. Yalnızca “gibi”leri fazla…


“Ateşi ve ihaneti gören”, neşteri en çok kendine vuran şair, aynı zamanda yaşadıkça toplumun kendindeki yansımasından intikam alıyor adeta. Öyle sevmişizdir biz “ötekini”, sırtımıza giren kurşun gibi...

Altay Öktem şiirinde hâkim olan “ben” öznesi, aslında “öteki”den başka bir şey değil. Öteki ise, “biz”in ben aynasındaki yansımaları... Parçalanan bir iktidarın ortasında, parçalayan bir özne...


O noktada “bir hançerle yaşamak zor olmuyor aslında” diyen şair, ekliyor: “şakağıma uzanan bir silah bile yok”.

Şair adeta bu “muamma”nın orasında, eski bir yalanı yeniden keşfeder gibi gösteriyor yaralarını hepimize.


Arabesk ile acı arasında ince bir fark vardır ki, Öktem bir önceki söyleşimizde dediği gibi, acıyı kutsallaştırarak, metropolün manifestosunu yazıyor. Bu da onu “kartonet edebiyat” dediği [3] divan edebiyatı yerine metropolle, “sazın, sözün ritim duygusu” yerine “cazın, bluesun, rockın” melodilerine götürür.


her şehre geri dönerken, her şehri tutuştururken

fırsatçı yangınlara geçit vermezken tenim

tenim dediğim; pörsümüş bir kâğıttan biraz kalınca

kurumuş bir yaprak gibi salınan suda

tenim dediğim; değerken sana ıslıklar çalan

tenim dediğim; külliyen yalan!

(…)

herkes kendi karabasanına tutsak olur sonunda

herkes bir dağın arkasına geçer

(…)

geriye sarılır film, derine işler acı, aşkı

herkes kendine biçer, eksik bir düğme gibi

yalnız kalır iliğin ıstırabı


İkici bölüm olan “Derin Dünya”, derin sözcüğüyle başlayan şiirlerden oluşuyor. Yine “gemi batıyor”, yine kıyıya vuran insanlık cesedi...

Herkesin tutunmaya çalıştığı bir hayatta, tutunmayı tercih ediyor şair. Dairenin dışında kalmayı, uyum sağlamamayı, yalnız kalmayı, kaybetmenin onurlu yanını gösteriyor:

“Herkes kalbinin tekrarı”yken…:


seni değil, sendeki bozguna uğramış orduyu sevdim

bir halk ayaklansa belki onu da severdim

bir ip dolansa boynuma celladın korkmasını

bozuk bir plağın takılıp kalmasını

su katılmasını rakıya, trenin raya

başkaldırmasını da severdim belki;

tutundum boşluğuna


seni değil, ellerimin arasında kayboluşunu sevdim


Şiirler bir bakıma çıplak, çünkü doğal olanın, kusursuz gözükenin aslı çıplaklıkta. Şiirinin niteliğinden ve sahilciğinden vazgeçmeden, tam tersine sitemin ortasında, dilden başlayarak yapıyor itirazını.


Her şeyi sınırlara dahil eden, tanımlayan, raflara koyan bir düzen karşısında, düzeni kendince üzüyor!


Teorikte sevdiği insanı, pratikte patlatması da bundan!


Acının azizliği, sözün sürgününü, sevişmenin şiddetini biliyor; yaşadığımız şiddet çağında, “Elbet şiddet!” diyerek, aynılaşmanın aynasına öyle bir taş atıyor ki…


bulursam çarparım. yalnızca derin aşklar için

çalan bir müziğin ritmi var sende

düzensiz intiharlar var, aynanın arkası var

kesilen ve kesildikçe güzelleşen damarlar var, acı var


Merkezden uzakta, kukla olmak yerine kaybetmenin keyifli tercihini, kendine gülümsemeyi tercih ediyor Altay Öktem. Kirli iktidarın kabul ettiği, kıyıda yer açtığı bir gölde değil, merkezin tam ortasında, okyanusun hırçın dalgaları arasında veriyor mücadelesini.


Yalnız şiirle değil, denemelerle, öykülerle, romanlarla; kısaca alabildiğine geniş, alabildiğine parça tesirli, tahrip ederek...


adına cinayetler işledim, saklamıyorum

itinayla dörde böldüm hayatı

herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan

sıyrılıp gittin çıkardığın yangından


Bu yangın her yerde… Evden eve değil, evden sokağa kaçan insanı, karşı şiddetle karşılıyor şair. Beni değil ama okuyan pek çok kişiyi rahatsız eden denemeleri gibi şiirleri de, sonuna kadar kışırtıcı!


Sistemin uyguladığı şiddeti, devletin yıprattığı biçimleri, insanın hırpalanan yanlarını boynuzlarından tutup kavrıyor ve öyle yapıyor son hamlesini...


Sistemi de, şiiri de, kendini de hepimizin ortasında patlatarak!


[1] Altay Öktem, “Sokaklar Tekin Değil”, İthaki Yay., 2003.

[2] Altay Öktem, “Parça Tesirli”, Yasakmeyve Yay., Mayıs 2005

[3] Altay Öktem ile söyleşi, “Sokağın Haylaz Çocuğu”, Yom Sanat dergisi, Kasım-Aralık 2004.

 
Toplam blog
: 353
: 3712
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..