​ "Ara" ve Arada Sıkışmış Bir Kuşak / Sinema / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Nisan '08

 
Kategori
Sinema
 

"Ara" ve Arada Sıkışmış Bir Kuşak

"Ara" ve Arada Sıkışmış Bir Kuşak
 

'Ara' filmi ve Ümit Ünal ile söyleşi 24 Nisan 2008 E.Ü. MÖTBE


Ümit Ünal'ın yazıp yönettiği Ara filmini ikinci kez izledim. İkinci ama gala tadındaydı. Ege Üniversitesi MÖTBE programında, film sonrası söyleşi de vardı.

60'lı yıllarda doğanlara çok mu çok tanıdık gelen konusuyla Ara'nın diyaloglarında nefreti, özlemi, sevgisi, tutkusu, sevgisizliği, kimlik arayışları, tatminsizliği, aşırılığı, açlığı, çocukkenki yoksulluğuyla aralarda sıkışıp kalmış bir gençliği, o gençliğin çocukluk yıllarını yeniden okuduk. Çocukluğumuzda her gün düzenli olarak elektrik kesilmesine bugün, Turgut Özal gençliği ve çocuklarıyla birlikte şaşırıp kalıyorsak, "kuşak farkı" bizim istemimiz dışında yaratıldı demektir. Ümit Ünal'a, "bizim zamanımız"ın yaşanmışlıklarını, sıkıntılarını 80'li yıllarda doğanlara anlatmaya zorlanıp zorlanmadığını sordum. Genç arkadaşlarından filmi anlayan ve beğenenlerin olduğunu söyledi. Zaten, daha doğmadığı ya da yeni emeklediği yıllardaki acıları yaşamışçasına 12 Eylül filmlerinin azlığı ve çevrilenlerin neyi ne kadar anlattığını konuşan, eleştiren, hayıflanan bir gençlik, yine 12 Eylül 1980'de üniversiteli ya da iş yaşamına yeni atılmışların arada kalmışlığının konu edilmesine eğer postmodern bir özgürlük anlayışıyla (!) ilgisiz kalırsa bu çok ilginç kaçar... Kırklı yaşlara geldiklerinde, geriye bakıp ayırdına vardıklarının bir versiyonunu ya da uyarlamasını kendileri için haydi haydi çekeceklerini düşünüyorum.

Film, Antalya Film Festivali'ni atlayıp 27. İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma'da Jüri Özel Ödülü ile En İyi Erkek Oyuncu Ödülü aldı. Dvd formatından 35 mm'ye çevrilmiş, 19 kopya yapılmış. Evin içinde genelde uzun plan çekilen filmin arasına, filmci ve reklamcılara kiralandıkça yapılan örneksel çalışmalar da geçiş efekti gibi serpiştirilmiş.

İlk uçaklı yolculuğun ancak iş yerlerinin verdiği görev gereği yapılması, ilk yurt dışı gezisinin böylelikle gerçekleşmesi; çocukken tavuğun lüks bir misafir yemeği olması, haftada bir ancak yenebilmesi, yalnız yılbaşlarında muzun tadılması, yalnız pazarları yapılan banyo... O günlerde insanlar daha eşitti, yoksulluk vardı ama yoksullukta da eşitlik vardı. Orta direkleşilince yoksullukta eşitlik de kalktı ortadan. Türkiye, ağır bir değişim geçirdi. Ülke kendi yağıyla kavruluyorken yoksulluk ve karanlıkların ardından 80'ler sonrası, daha çok tüketmek, daha çok hırs, daha çok eşya, tükettikçe daha çok kazanmak, kazandıkça daha çok tüketmek arsızlıkları başladı. 40'lı yaşlara gelince de 'Ne oldu bize?' dedik. Kimimiz, salt içleksel boşluklarımızı doldurmak için yaptığımızın ayırdına vardık, kimimiz de varamadık... Son 30 yılda çok değerli şeyler yitirdik, peşine düşülenler daha çok para, daha çok eşya, daha çok seks, daha çok alkol, daha çok din, daha çok uyuşturucu oldu.

Ara'da, dört kişinin ağzından bu 30 yıl anlatılmakta. Filmdeki dört kişinin de aradığı, Serhat Tutumluer'in repliğindeki gibi: Başka zaman, başka ahlak, başka ülke... Ama zaman bu zaman, ülke bu acaip ülke... Çünkü daha uzağındakini aramak, ona ulaşmak vardı. Ara'da da, birbirinin en uzağındakini aradılar ancak kendilerini buldular. Dışarı çıkamadılar. Yönetmen, Kuledibi'ndeki o evden dışarı çıkmayarak bir türlü meydan okuduğunu söyledi; ortama karşı, izleyiciye karşı.

Başarılı bir öğrencinin, babası ve arkadaşlarınca ünlü bir gazeteci olup üreteceği beklenirken kapitalistleşen ruhuyla ticarete geçip tekstilci olması, ekonomik sıkıntılarda şirketler kırılıp dökülürken, bu imrenilesi tarzın kahramanına bu krizlerin hiç uğramaması, onca yolunda giden şansına karşın derin tedirginlikleri, korkuları, mutsuzlukları, şansını tek atımlık görmesi (vurdun vurdun; vuramadın kaçtı!); doyumsuzlukları değil de arayışlarında aralara kenetlenmeleri; aynı kuşağın bir insanının Türkiye'nin bu yüzüne Fransız kalması, elektrik kesintisini acaip bulup eleştiren gözlerle soğuk, ilgisiz ve pek de aldırmaz bakarken bunu yaşayanların hoş, sepya bir nostalji atmosferine süzülmesi filmi aslında rahatsız edici kılıyor. Rahatsız ederken de, izleyiciler arasından o günlere taşıyıp özdeşleştirebildiklerini, önemli bir tanık bulmuş sanıkmışçasına sevindiriyor.

Evet, Ümit Ünal'ın dediği gibi "şekerli bir film" değil. Birebir, olduğu gibi yaşananlar anlatılıyor; kendi yaşadıkları, çevresinde yaşananlar.. Cinsel ikilem yaşayanlar, Fransa'da kalmışlar, geçmişinde başka bir şey istemiş ama tüccar olmuşlar, eşi ve sevgilisi arasında kalmışlar... Bizimki gibi arada kalan bir kuşağın fotoğrafı bu. Kurmaca yok, mecaz yok; içtenlik ve bir paylaşma var; gizli anlamlar yok. Çok konuşulmasına karşın söylenmek istenenler hep kahramanların içinde kalıyor. Cümbüşlü yıllara, cümbüşle söylenen "Ufuklara yaslanmış yorgun dağlar" yakışıyor.

Yönetmen için bu film "Anlatmazsam olmaz!" dediği bir film, kesinlikle paylaşmak istedikleri var, kendi yaşadıklarından, çevresindeki yaşıtlarının yaşadıklarından... Ümit Ünal iyi ki paylaşmış, iyi ki bu girişimde bulunmuş!. Biz, bizim zamanımızı hiç değilse bu filmlerle görüyoruz. Belki on yıl daha geçince, bu film için, "O sıkıştırıldığımız zaman katmanını, o arada kalmışlığı kırklı yaşlarımıza geldiğimizde ancak bu kadar yapabilirdik." diyeceğiz. Bizim zamanımızda 40 yaşındaki erkekler "amca", kadınlar "teyze" idi. Bugün, ulaştığımız yaşın biyolojik yorgunluğuyla yaşamıyoruz; seçeneksiz, 40 katır ve 40 satırla birlikte cezalandırılmıştık, sırtımızdaki bunun yorgunluğu. Ama artık geçti, gerçekten yirmilikler kadar enerji doluyuz, cildimiz de öyle kırışık ve sarkık değil. Yalnızca eskiyi övüyoruz, sahiplenemediğimiz değerleri anlatıyoruz; yürekliliği, takım olmanın ruhunu biliyoruz. Keşke o zamanki aklımızla, şimdi yirmilerimizde olabilsek! Bugünün arsız teknolojisini eleştiriyoruz, "Big Brother"ın buyurduğu uyum sürecinin kısacıklığını, sistemlerin hızlandıkça insanlardan daha çok şey istemesini insanca bulmuyor, içimizde ukde kalanları "yitirilmiş değerler" olarak görüyoruz. Ah giden her bir yıl 12 ay değil 24 ay olsa! Keşke bunların içtenlikle ve anlatılması gerektiği için anlatıldığından bugünün yirmilikleri emin olabilse! Bir yirmi yıl geçince kendi yitirdiklerini de görüp bize hak verilmesini umduğum yok. Bunu bugün anlamak, algılamak gerek.

Bugün artık dün olanları ve bugün nelerin oldu bittiye getirilmek istendiğini görüyor ve biliyor olmak gerek!

 
Toplam blog
: 101
: 2403
Kayıt tarihi
: 18.11.07
 
 

İzmir'den merhaba! İzmir'de, Göcek'te, Marmaris'te, Milas'ta, Söke'de, Bodrum'da sonra yine İzmir..