- Kategori
- Felsefe
"Başkaldıran" ile "Devrimci" arasındaki fark

Dünyayı güneşin zararlı ışınlarından koruyan ozon tabakası gibi, özgürlük de kişinin özünü, gerçek benliğinin koruyan, kapsayan bir tabakadır. Ancak nasıl roketler atmosferin dışına çıkıp geri döndüklerinde ozon tabakasında delikler açıyorsa, kişinin özgürlüğüne de devletler, siyasi ideolojiler, otoriteler, dinler, geçmiş de aynı görevi yapar.
Sorun her geçen gün biraz daha yaklaşmakta olan bir tehlike karşısında neler yaptığındır. Küresel intiharın, dünya çapında intiharın giderek arttığı, yuvanın hızla yok oluş sürecine girdiği 20. yüzyıl boyunca pek çok farklı ideolojik kutuplaşma, iki dünya savaşı ve milyonlarca ölen insan görüldü. Birçok yandan insanı kuşatan bu akıl almaz silahlanma karşısında, insanın tamamen boyun eğmesi, kendini ayrıştırmasından kaynaklanmıştır. Herkes farklı bir devletin, milliyetin, dinin temsilcisiyken ve kendininkinin en üstün, en iyi olduğuna inandırılmışken savaşmak kaçınılmazdır.
İnsan bilincin bir okyanus olduğunun ve bütün bireylerin bu okyanusa ait olduğunun farkında değildir. Bu karanlık dönem herkes meditasyonla kendini fark edene, zihin değil de bir izleyen, bir tanık olduğunu anlayana kadar devam edecek. Uyanış yakın zamanda gelmezse insanlığın son bulması kaçınılmazdır. Bu yüzden kendi olma sorumluluğunu alan, kendi hayatını yaşama potansiyelini gerçekleştiren, daha farkında olan, daha çok başkaldırana ihtiyaç vardır.
Her birey ayrı ayrı bir ışık haline gelene kadar, ışık saçmaya başlayana kadar, dansıyla, şarkısıyla, tüm yaratıcılığıyla ve neşesiyle hayatı yaşayana kadar, çamurdan nilüfer çıkana kadar bu uyanış sürecektir. Nilüfer özellikle Doğu’da sembolik bir öneme sahiptir. Sen dünyaya aitsindir ama dünya senin içinde kalmaz. Dünyadan özgürleşmen, onun sana dayattığı kuralları, gelenekleri, yasaları fark etmenle olur. Eğer ölüm zamanı geldiğinde doğum anındaki kadar saf, masumiyet dolu olursan manevi bir hayat yaşamışsın demektir.
Başkaldıranlar manevi hayatı deneyimleyerek özgürleşenlerdir. Varoluşa karşı duyduğun derin kavrayış, masumiyet, içini ısıtan bir minnet duygusu seni daha fazla bilinçle, daha içten bir farkındalıkla, daha güzel bir sorumlulukla saracaktır. O zaman senin tüm hayatın geçmişten ve ölülerden kurtulur, ölüler artık sana hükmedemez. Yapabileceğin her davranış, söyleyebileceğin her sözle dünyaya yaratıcılık dolu bir katkın olur. Bu fark etmen durumu, diğer bilinçlere de sıçrar, dünyada ve yaşamında muazzam bir fark yaratır.
Artık devrimlerin ve devrimcilerin zamanı bitmiştir. Onlar kesinlikle büyük bir hezimete uğramıştır. Onlar pek çok hükümet, pek çok siyasi lider değiştirmiş ama gelen gideni aratmıştır. İnançlar ve kendini devrime adayanlar, zaman içinde fark etmeden kendilerinden vazgeçerler.
Eski dinler, batıl inançlar, bir Tanrı’nın olması zorunluluğu geçmişte kalmıştır. Ama insanların çoğu sürekli olarak ölü olana boyun eğer ve var olmayanı inanç aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarırlar. Devlet kuralarla uyulması için, toplum bireyin tehlikeli olduğundan korktuğu için, aile çocuğun kendisine saygı göstermesi ve dediğini yapması için sürekli olarak aileyi öne sürer. Ailenin tümden ortadan kalması gerekir çünkü aile, toplumun yapı taşıdır. Aile eskiden işlevi olana ama artık yıkılması gereken bir kavramdır. Ailenin kökleri sermayeyi kendinde toplayan kişilerin bu gücü kendi soylarından devam edenlere aktarmak isteğinden kaynaklanır.
İnanç ve aile bireye asla gerçeği göstermek istemez, onlar gerçeğin üstünü örterler. Onlar şüpheyi, kendine güvenmeni, araştırmanı, sorgulamalarını istemezler. Yoksa sen tehlikeli bulunursun. Bir başkaldıran, geçmiş ve inançlar tarafından yönetilemez. O basitçe bu inançların üstündedir, o bir robot, sürünün bir parçası gibi yaşamamak için düne ait her şeyi arkasında bırakır. Başkaldıran basitçe dinin, toplumun, milliyetin, koşullanmaların, dayatmaların dışlına çıkar, tüm bunlar ona hükmedemez. Onun yaşam biçimi politik değildir, bireysel olarak kendini gerçekleştirmektir. Kendi aklı tarafından, kendi kalbinin yolunu izleyerek yaşamasıdır. Bu basitçe kişinin birey olması ve kendini yaşamak için kendine fırsat vermesidir.
Başkaldıran özgürdür, çünkü ona hükmeden herhangi bir otorite yoktur. Başkaldıranın yolu özgürlüktür. O kalabalığın bir parçası değil, eski dinleri takip eden bir değildir. Devrimci gibi siyasete ve onun dünyasına ait değildir. Devrimci maddi dünyanın bir parçasıdır. Başkalrıan ise manevi dünyada yaşar. O kendi ışığına göre yaşayan, kendi yolunu kendi açan ve bu sorumluluğu, bu riski alan bireydir. Kalabalıklar hep eskiden, geleneklerden, dinden yanayken o şüpheyle, sorgulamayla ama kendine güvenerek yaşar. O çağdaş insandır, zihnine ve kalbine geçmişin hükmetmesine izin vermez.
Başkaldıranın başkaldırısı ölülerin egemen olduğu, ölülerin yönettiği, geçmişin hüküm sürdüğü dünyaya karşı bilinçlenme yoluyla olur. Kalabalık insan ruhuna karşılık güvence ve güvenlik rüşveti verirken, başkaldıran nasıl yaşayacağına, ne yapacağına dair kendine güvenir, kendi zekâsına aittir. Geleceğin nasıl olacağını bilmeyen insanlar tarafından çoktan geçersiz çıkmış kurallara boyun eğmek yerine, tüm yaşamı kendi deneyimler. O hakikatin vazgeçilmez yolcusudur.
Tüm devletler, ideolojiler, dinler kişinin kendi olmasına izin vermez. Onlar pek çok yönden dayatma içerirler. Her toplum bireyleşmeye karşıdır, bireyden korkar, senin hakiki yüzünle ilgilenmez. Başkaldıran gerçek dindarlığın yolunu yaratır. O senin kendini olduğu gibi kabul etmendir, bu sorumluluğu severek, neşeyle almandır.
Başkaldıranın yaşamı tehlikelidir çünkü o riski baştan kabul eder, hayatın bilinmeyenlerden oluştuğunu kabul eder. Geçmişteki tüm kurallar, gelenekler insanın yaşamını kolaylaştırmak, onu kendinden korumak içindi. Bugünkü polisler, ordular, mahkemeler, yargıçlar birey yeterince kendini tanımadığı, farkında olmadığı için onun kendinden korumak için varolmuşlardır. Sen bir kez kendi olma sorumluluğunu aldığında, özgürlüğün yarattığı muazzam disiplinle tek başınasın. Her başkaldıran ise basitçe geçmişe veda eden, ondan özgürleşen kişidir.
Kişinin kendi içinde ilerlemesine bilinç denir. O zaman tüm ideolojiler, tüm devletler, tüm sınırlar, tüm dinler ortadan kalkar. Bilinç büyük bir özgürlüktür, gerçeğe doğru ilerler, geleneksel değil keşifçidir, bireyseldir. Kişi sadece kendisidir, başka biri olmaya, ona dayatılan yasalarla, kurallarla yaşamaya çalışmaz. O zaman bireyin hakikati, onun bilinci, farkındalığı, coşkusu ve mutluluğu olur. Dünyaya tohum olarak gelen bir insan, ancak bu aydınlanma yoluyla çiçek açabilir.
Tüm faşizmlerin temelinde grubun önemliyken bireyin olmaması, onun önemsiz olması yatar. Neyin gerçek, neyin iyi olduğuna birey değil grup karar verir. Bu grup aileden ibadet yerlerine, oradan şehirlere devlete atlayıp durur. Birey tüm bunların arasında kaybolmuş durumdadır. O çatışma yaşamamak için, uyumlu olmak, uzlaşmak için kendini feda etmek zorunda kalır. O sadece grubun bir parçası olarak değer görür. Hiçbir toplum bireyden yana değildir çünkü birey başkaldırandır, o konformist değildir, zevkine düşkün değildir. O sadece “evet” diyen, boyun eğen toplumdan özgürleşir. Ancak bir başkaldıran teslim olabilir çünkü uyurgezer biri, özgürleşmemiş birinin teslimiyeti yoktur. Başkaldıran ise kendi içsel ışığına göre hareket ediyordur, dışarıdan gelen emirlere göre değil...
Devrimci de geçmiş tarafından koşullandırılmıştır. Onun sınırları ideolojiler ve sitemler tarafından çevrelenmiştir. O tepkisel birinden başka bir şey değildir. Belli bir topluma, ideolojiye, hükümete karşı olabilir ama her zaman başka bir aile, grup, toplum içinde varolabilir. O başka bir ideolojiyle sınırlıdır ve sürekli savaş halinde olduğu için, zamanla savaştığı şeye dönüşür.
Başkaldıran ise her nefeste, sürekli başkaldırı halindedir çünkü şu an geçip gitmekte, geçmişe ait olmaktadır. O sadece düne ve geçmişe kendini teslim etmez, şu anın da derinden farkındadır. Geçmiş bir mezara dönerken, ölüler yaşayanlara hükmederken başkalarından sana ne? Onlar seni umursamıyor bile... Başkaldıran sürekli bir başkaldırı, sürekli bir farkındalık disiplini, sorumluluk eylemi içindedir. Devrimci durağandır, o ideolojik olarak koşullanmıştır, o savaş halindedir ama bunun bilinçlenmeyle hiçbir alakası yoktur. Devrimcinin kendi kutsal kitabı, kendi kutsal toprakları, kendi kutsal peygamberleri vardır. O kendi bilincine göre değil, tepkilere göre, ideolojilere göre yaşar. Devrimci belli bir ideolojiye, belli bir topluma karşı olabilir ama her zaman başka bir ideolojinin, toplumun parçasıdır. Sadece ideolojiler değişir ama hapishane hep aynı kalır. Dinler, ideolojiler değişir ama hakikat ve bilinçlenme için adım atılmaz.
Başkaldırana geçmiş hükmedemez, o son nefesine kadar tazedir, gençtir, yenidir. O hiç bir duruma karşı tepki dolu değildir, o anın getirdiği zekâyla yaşar, ona göre yanıt verir. Bir başkaldıran olmak, inançlı olmanın, gerçek bir inanan olmanın da tek yoludur. Buradaki paradoksu anlamaya çalış ancak özgür bir insan teslim olabilir ve ancak bir başkaldıran inançlı olabilir, o tüm inançları sindirir, anlar ve derinliklerinde kendine hükmeden koşullanmışlıkları fark eder, böylece onlardan özgürleşir.
Böylece yüzeydeki sen ortadan kalkar, toplumun ve devletin, dinin olmanı istediği kişi ortadan kalkar. Her eylemin, her sözün sen olursun, derin bir anlayış yerleşir. Birey olmak, politik olmamak demektir, onun egoya armağanlarını fark etmek demektir. Gerçek bir başkaldıran egosu yoktur, o topluma bel bağlamaz, kendi gerçekliğini deneyimler. Bütün ve sağlıklıdır. Egosuyla varolan devrimci devirmekle, kendini iktidar kılmakla ilgilidir. O hiçbir zaman gerçek bir tatmin sağlayamaz çünkü bu savaş sırasında tüm masumiyetini, hakikatini yitirmiştir. Şimdi devirmek istediği ya da devirdiği iktidardan, hükümetten daha kirli, daha baskıcı olmak zorundadır. Devrimci kendini ancak iktidar yoluyla değerli görebilir, iktidar ortadan kalktığında onun savaşının hiçbir anlamı kalmaz. Çünkü onun yolculuğu bilinçlenmek, farkındalık için değil boşluk içindir, gölgeleri kovalamaktadır.
Bireysellik kişiyi kendi içinde bir ışığa dönüştürür, kişilikten bağımsızdır, toplumun ona verdiği diğer değerlerden, görevlerden bağımsızdır. Kişilik ancak başkaları tarafından sana verilmiş bir şeydir, sosyal bir roldür, asla sen değilsindir. O yüzden biri sana “kişiliksiz” dediğinde tepki vermene gerek kalmaz, bu bir hakaret değil bir övgüdür. Sen toplumun verdiği model, rol, maske değilsin, kendi bireyselliğine eriştin. Ve bu bireysellik başkaldırınla, sorumluluğunla, farkındalığınla aydınlanmakta. O kendini keşfetmek için, kendiyle iletişimini güçlendirmek, kendini tanımak için grubun faşizminden uzaklaşmıştır. Ancak kişiliğinden vazgeçen biri, bireyselliğini kazanabilir, bir başkaldıran olabilir.
Saygınlık, güç, iktidar, savaşmak, prestij için kendinden vazgeçiyorsan, grup için vazgeçersen intihar etmiş olursun. Seni ne kadar çok insan tanırsa, bilirse, ün ve şöhret sahibi olman için egon o denli arzu duyar. Saygınlık para kazanarak ya da para bağışlayarak kazanabilir ama her ikisi de senin başkalarının n hissettiği, senin hakkında ne düşündüğüyle ilgilidir. Bunun senin bilincinle hiçbir ilgisi yoktur. Devrimci kendi bilinciyle, varlığıyla iletişimi kaybetmiştir, o grubun parçasıdır. Hiçbir sorumlulukları yoktur.
Başkaldıran bir yere ait değildir, yalnızdır, kendi bilinciyle baş başadır. Kalabalık kişilerin kendisiyle yüzleşmesini, yalnız kalmasını istemez, başka insanlarla oyalanmasını sağlar. Eğer kendi bireyselliğini keşfedersen bütün dünyayı keşfedebilirsin çünkü her birey ayrı bir dünyadır.