- Kategori
- Kişisel Gelişim
'Ben'den 'biz'e masalı

Bilirsiniz, masalların çoğu ‘bir zamanlar’ diye başlar, fakat bizim masalımız şimdi yaşanmaktadır. Her ne kadar bu masal henüz ismi olmayan bir köyde geçiyor olsa da, köyü anlattığımda size mutlaka tanıdık gelecektir.
Bu isimsiz köy, bunca zamandır sadece ‘ben’ isimli insanlara yuva oldu. Orada herkese ‘ben’ deniyordu ve aslında herkes kendisine ‘ben’ denmesinden gayet hoşnuttu. Hatta ‘ben’ olmayı herkes çok seviyordu. Yüzyıllarca birlikte yaşamışlar, birlikte çalışmışlar ve birlikte dans etmişlerdi, fakat ‘birlikte yaşamak’ ya da ‘birlikte olmak’ gerçekten ne demekti, ne yazık ki hiç kimse bilmiyordu. Çünkü herkes aslında sadece kendini ve kendi ismini seviyordu.
Bu köyde bir çocuk doğar doğmaz, hemen yatağının yanı başında garip şekilli bir kutu belirirdi. Her çocuğun kutusu da çok farklıydı. Hiç kimse bu garip şekilli kutuları tarif bile edemezdi. Sanki yeryüzünde bu kutuların uyacağı hiçbir yer, gireceği hiçbir boşluk yoktu. Kutuların malzemesinde onları değerli kılacak hiçbir özellik yoktu, fakat yine de herkes kutusunu çok severdi. Kendilerine ait böylesi garip kutulara sahip oldukları için bir yandan gurur duyarlar, bir yandan da diğerlerinin kutularını kıskanırlardı. Yine de ‘ben’ insanı, yaşamının tamamını kendi kutusunu doldurmakla geçirmekten pek memnundu. Sanki sadece bu amaç için yaşıyordu. ‘Kutuyu doldurma’ arzusu ile öylesine dolmuştu ki, bu kutuyla başka bir şeyler yapabileceği aklına gelmiyordu bile.
Nesiller boyunca, ‘ben’ insanı, tüm çabası, zekâsı ve yaratıcılığı ile kutusunu doldurmaya devam etti. Ancak zaman geçtikçe, mutluluk damlaları yavaş yavaş kayboluyordu. Birçoğu derin bir üzüntü içindeydi çünkü ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar çaba sarf ederlerse etsinler, kutuları dolmuyor, boş kalıyordu. Kutularını doldurmayı başaran şanslılar ise, kutuları dolu olduğu için mutsuzdular. Zira kutularına bir zerre daha koyacak yerleri kalmamıştı.
Bu arada, doğa mucizevi oyununu oynamaya devam ediyordu. Güneş sabahları doğuyor, akşamları batıyordu, fakat herkes biliyordu ki bir şeyler yolunda gitmiyordu. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Aksine, çok hızlı bir değişim vardı ve bu değişime rağmen herkes her şeyden sürekli sıkılıyordu.
‘Ben’ insanı, bilinçsizce kutusunu doldurmakla meşgul iken, toprağa, su kaynaklarına, havaya, hayvanlara ve bitkilere, kısacası içinde yaşadığı tüm doğaya geri dönüşü olmayan, çok büyük hasar vermişti. Doğanın dengesini göz ardı etmişler, önemsememişlerdi, tıpkı diğer canlıları ve kendi çocuklarının geleceklerini önemsemedikleri gibi. Dolayısıyla, bir zamanlar dostları olan doğa, şimdi düşmanları gibi davranmaya başlamıştı. Aslında, doğa sadece ağlamaktaydı, yardım için çağrıda bulunmaktaydı. Yine de ‘ben’ insanı, ‘ben’ oyunları içinde yaşamaya, ‘ben’ kazançlarına önem vermeye ve her zamanki ‘ben’ tavırlarıyla davranmaya devam etti. Doğrusu inanılacak gibi değildi; doğa acı çığlıklar içindeyken, nasıl uyuyabiliyorlar ve ‘ben’ rüyalarını görmeye devam ediyorlardı.
İşte, doğa nasıl garip davranıyorsa, yeni nesil de garip davranmaya başlamıştı. Genç insanların hayata bakışları değişmişti. Onlar artık kutularını doldurmakla ilgilenmiyorlardı. Onların parlak ve taze gözleri, bu kutuları doldurmak için geçerli hiçbir neden ya da anlam göremiyordu. Anne ve babaları, büyükanne ve büyükbabaları , hepsi hayatları boyunca bunu yapmışlar ve bu hareketlerini birçok ideolojilerle gayet güzel gerekçelendirmişlerdi. Fakat şimdi genç insanlar, kendilerini ne bir ideolojiye bağlamak ne de aynı hareketi bir daha yapmak istiyorlardı. Bu anlamsız oyunu oynamaya devam etmek için hiçbir inandırıcı sebep bulamıyorlar, hiçbir şeyle tatmin olmuyorlardı. Ancak, bu oyundan vazgeçmek de bir şeyi çözümlemiyordu; sadece ‘hiçbir şey’ ile kalakalmışlardı. Evet, eğlenceler, partiler, bilgisayar oyunları, uyuşturucular falan vardı, fakat tüm bunlar boşluk hissiyle dolu bir kalbi nereye kadar tatmin edebilirdi ki? Dolayısıyla, boşluk hissi gün geçtikçe tüm kalplere sızıyor, tüm zihinleri rahatsız ediyor ve bir çığ gibi büyüyordu.
Şimdi, masalımız tam da burada başlıyor. Bütün o ‘ben’ insanları arasında, bir gün bir çocuk doğdu, garip şekilli kutusu da yanındaydı. Bildiğimiz, sıradan bir çocuktu, hiçbir özelliği yoktu. Çoğu masallarda olanın tersine, hiçbir olağanüstü yeteneği veya gücü de yoktu. Sadece bir çocuktu ve çocuk gibi davranıyordu, fakat gönlünde farklı bir arzusu vardı. Konuşmaya başlar başlamaz, annesi ile babasına, adının ‘ben’ değil ‘biz’ olmasını istediğini söyledi. İlk önce, annesi ile babası bu söylediklerinden bir şey anlamadılar, daha doğrusu anlamamış göründüler; ne de olsa henüz küçük bir çocuktu. Sonra babası onu ikna etmeye çalıştı. Eğer böyle bir isim kullanırsa hiç kimsenin onunla konuşmayacağını söyledi. Yalnız kalacak, dışlanacak ve mutsuz olacaktı. Babasının bu açıklamalarını, “Zaten köydeki her ‘ben’ kendini böyle hissetmiyor mu?” diye yanıtladı ‘biz’ çocuğu. “Hem eğer bu dünyada ben var isem, eminim benim gibi olan başkaları da vardır.”
‘Biz’ çocuğu gerçekten de haklıydı. Köyün dört bir yanında, onun gibi, kalplerinde ‘biz’ adını alma arzusunu taşıyan çocuklar doğmuştu. Zamanı geldiğinde onlarla tanıştı. Kısa sürede dost oldular ve her şeyi paylaşmaya başladılar. ‘Biz’ dostlarının, kutularını doldurmaya ne niyetleri ne de istekleri vardı, fakat o kutularla ne yapabileceklerini biliyorlardı. Daha da önemlisi, kutuların anlamlı hale gelmesi için ne yapabileceklerini biliyorlardı. ‘Ben’ insanından oldukça farklı bir fikirleri vardı. Kutularını kendi başlarına doldurmaya çalışmak yerine, onları bir araya getirdiler. Ne olduğunu tahmin edebiliyor musunuz? Yıllardır hiçbir yere uymadığı sanılan bu garip biçimli kutular, şimdi birbirlerine uyuyorlar ve birleşiyorlardı. Sanki kocaman bir yapboz oyunu bir araya geliyordu.
‘Ben’ insanı, kutuların gerçekten de birbirleriyle birleştiklerini görünce çok şaşırdı. ‘Biz’ dostları kutularını bir araya getirmeye ve birbirine birleştirmeye devam ettikçe, muazzam güzellikte bir duvar oluşmaya başladı. Birçok ‘ben’ insanı da onlara katıldı, sadece meraktan, kendi kutularının da uyup uymadığını görmek istiyorlardı. Tabii ki onların kutuları da uymuştu. Her bir ‘biz’ ve ‘ben’ kendi kutusunu kattıkça, yavaş yavaş inşa olan yapıyı herkes hayranlıkla seyrediyordu. Bir yandan da bunu yapmayı nasıl daha önce düşünemediklerini, çoktan beridir aralarında olan bu bağı nasıl fark edemediklerini birbirlerine soruyorlardı. Aslında cevap çok basitti: ‘ben’ sevgisi ile kör olmuşlardı.
Gittikçe daha fazla insan kutularını getirdikçe ve bu yapının tamamlanmasına katıldıkça, etrafa yayılan çoşku ve sevincin gücünü tahmin edebiliryorsunuz herhalde. Bu yapı, köydeki herkesin ‘birlik’ arzusu ile katılarak inşa ettiği ilk eserdi. Bu yüzden de daha önce hissedilmemiş, eşsiz bir sevgiyle ışıldıyordu. Herkesin kalbi tek bir kalp olarak atıyordu, tek bir kalp olarak…
Artık bu yapıya ve köye bir isim verme zamanı gelmişti. Sizce ne isim verdiler? Evet, bildiniz, ‘biz’… başka hiçbir şey değil, sadece ‘biz’…
Masalların çoğu bir hayal ürünü olur, ama emin olun ki bizim masalımız değil. Aslına bakarsanız, bu tam da tek gerçek. Eğer siz de bu gerçeği merak ediyorsanız, tek yapmanız gereken şey, zihninizi ve kalbinizi ‘ben’den ‘biz’e değiştirmek, ‘ben’den ‘biz’e…