- Kategori
- Siyaset
"Bilgi" Siyasal ve Bilimsel Sistematiğin Gelişmesinin Aracıdır

Türkiye’de var olan sorunlar
ın kaynağında, hiç ama hiç inkâr etmeye gerek yokturki, resmi tarih yazımının payı büyüktür. Kendimizce bir tarih yazıp, bütün dünya toplumlarını yok sayarak, kendi yazmış olduğumuz o resmi tarihe kendimizi inandırmışız. Yıl olmuş 2010 ve o çarpık çurpuk tarih yazımı sonrasında, devasa sorunlarla boğuşuyor hale düşmüşüz. Ne kendi yazmış olduğumuz tarihten vazgeçebiliyoruz, nede bu tarihin çarpıklığını dünyaya anlatabiliyoruz. “Vaziyetimizle ne denli övünsek, azdır” diye düşünüyorum.
“Türkiye bu sorunlardan nasıl kurtulur?” Doğrusunu isterseniz, zerrece bir fikrim yok. Zira ülkeyi elinde tutan ve tutmakta bir haylide çaba gösteren gücün, ülkeyi mahva sürüklemeyeyim derken, izlemiş olduğu o devlet politikaları ile ülkeyi nasıl dünya nezdinde mahva sürüklediğine alenen tanık olmaktayız.
Sizi bilmem ama, gördüğüm odurki, var olan “Ermeni Sorunu”, ciddi bir hadise olarak karşımızda durmaktadır ve bu konuyu bir kenara iterken, ileri sürmüş olduğumuz dayanakların, halen “Onlarda bizi kırdı” yollu argümana kilitlenmiş olması bana hayli tuhaf geliyor. “Onlarda bizim dedelerimizi kırdı” babından bir argümanı ileri sürmek, kendi karşıtının gerçekliğini yaratırki, anladığım, “Bu sebepten ötürü, bizde Ermenileri kırdık” sonucuna görütürür bizi.
Zira Türk Tarih Kurumu ki bu kurum, ülkenin resmi tarih yazımındaki merkezidir ve o merkezin bir zamanlar başında bulunan ve “maalesef” lafı ile namlı başı, birkaç zamandan beri ekranları süslüyor ve aynen yukarıda aktarmaya çalıştığım hali ile “Onlarda bizim dedelerimizi kırdı” argümanını ileri sürerek, zihni tıkalı, bilgisi eksik halkımızı “Ermeni İddiaları” hadisesinde aydınlatmaya çalışıyor. Şayet aydınlatma hadisesinde, çıkış addedilen nokta “Onlarda bizi kırdı” lafına kilitlenmişse, bu durum, bu ülkeyi elinde bulunduran statükocu gücün bittiğinin resmidir.
Bu ülkenin çok milliyetçi ve çok vatanperveran evlatları, yakın tarihin ince ayar noktalarını kavramak istiyorlarsa, 1915’e gözlerini dikip, o tarihin altından girip, üstünden çıkmaları gerekiyor. İşte o zaman “Anadolu’da neler yapılmak isteniyormuş?” sorusunun cevabını bulabilirler. Etrafa kin kusmaktan ziyade, daha fazla bilginin, zihinsel değişime neden olduğunu ve olaylar ve olgular karşısında daha soğuk kanlı olunması gerektiğini kavrayabilirler. Memleketin statükocu zihniyetinin daha fazla gidebileceği bir nokta kalmamıştır. Ya halkına doğruların neler olduğunu işaret edecektir ve halkını birçok hadisede bilgisel zenginliğe ulaşması yönünde çaba gösterecektir, yada o bitik hali ile ülkenin kaderini elinde tutmaktan vazgeçip, kendi köşesine çekilecektir.
Daha fazla bilgiden korkmamak gerekir.
Zira şöyle diyor Prof. Dr. Doğu Ergil “Koca bir siyasal veya bilimsel sistematiği (paradigmayı) yıkan, o sistemin veya paradigmanın dışında üretilen bir sorudur. O soruya yanıt aranmaya başlandığında, ortaya çıkan bilgiler, yepyeni bir bakış açısını ve bilimsel yaklaşımın da doğumunu müjdeler. Bizim “asker millet” olup da bilim adamı ve filozof yetiştirmediğimiz söylenir ya, acaba bu, soru sorup yeni yanıtlar arama alışkanlığımız olmamasından mıdır?
Aslında tarih bize bu sorunun yanıtını veriyor: Silahla, zorla sağlanamayan büyük değişimler, dönüşümler, bir soru ile başlamıştır. Yeni bir yanıtla her şey değişebiliyor. Bilginin, değişimin en güçlü aracı olması, onun kilitlenmiş zihinleri açan bir anahtar, köhnemiş yapıları yıkan bir “kaldıraç” işlevi görmesindendir.
O nedenle bilgi, düzenin egemenleri için tehlikelidir. Öyle olmasaydı kitapları toplatır, yakar; bilginleri, yazarları hapislerde çürütür veya yok ederler miydi?
Türkiye’nin tarihi bilgiye, bilim adamlarına ve kitaplara yapılan ihanetlerle doludur. Her askeri darbenin sonrasında, bilginin peşinde koşan ve doğruya ulaşabilmek için çaba gösteren insanlarını zindanlara dolduran, kitaplarını suç unsuru sayan ve toplumun neyi nasıl okuması gerektiğine dair karar veren o egemen güç, ülkesine ne denli bir ihanetin içerisinde olduğunun farkında bile değildir.
Gerçeğin bu denli yalın olduğunu, zamanında Hazerfen Ahmet Çelebi’nin, Padişah IV. Murat tarafından Cezayir’e sürgün gönderilmesinden anlayabiliyoruz. Tüm zamanların en büyük denizcisi Piri Reis’in, Padişah Kanuni Sultan Süleyman tarafından kafasının vurulması, bilgiye karşı egemen gücün ne denli vahşice yaklaştığına dair en yalın delillerdendir. Matbaayı Osmanlı’ya getirebilmek için onca sıkıntıya katlanan İbrahim Müteferrika’nın başına gelenler, egemen gücün bilgiye karşı ne denli korku dolu olduğunu ve korku ile ortaya çıkan egemenliğini kaybetme dürtüsü, acımasız bir şekilde bilgiyi bastırma operasyonlarının ortaya çıkmasına neden olmuştu.
Aynı tür yaklaşım ve tavırları Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde görmek olasıdır. Cumhuriyet’in hemen öncesinde İttihatçi çetenin, dönemin aydınlarını sokak ortasında öldürmesi ve hemen ardından Cumhuriyet döneminde yaşana gelen kıyımların altındada, yine egemen güçlerin korkusu, kaygısı ve egemenliğini yitirme dürtüleri vardır. Egemenliğin kaybedilmesi yönündeki korkuların teşne olduğu yegâne söylem, egemenler tarafından topluma bölünme, parçalanma ve yok olma olarak aktarılır. Aslında böyle şeyler söz konusu bile değildir.
Bilgisizlikle ortaya çıkan ilişkilerde, sağlıklı ve doğru stratejiler geliştirmek olası değildir. Salt bu sebepten ötürü, Ermeni hadisesinde nasıl bir taktik ve strateji geliştireceğini bilemeyen ülke egemenlerinin, Ermeni Soykırım Tasarılarının bir bir ülke parlementolarından geçmesi sonrasında alınan en yegâne tavrın, büyükelçileri ülkeye çağırmak olduğunu görüyoruz. Sonuç mu? Nereye kadar büyükelçi çağıracaksın? Veya çağırdında ne olacak? Bilgisizlikle muarıf olan bir durumda, atılabilecek tek adımın büyükelçi çağırmaktan öteye bir politik tavrın olmaması, ülke egemenlerinin, halk nezdinde nasıl bir durumla karşı karşıya kaldıklarının yalın göstergesidir.
Bilgi’ye ve bilgilenmeye karşı tutum almış yurdum egemenleri, bu tavırları ile bundan sonra uluslararası arenada nasıl bir satranç maçı çıkarırlar, bilemiyorum. Ama bildiğim odurki bu iş böyle gitmez.