- Kategori
- Futbol
Futbolumuz ölmüş, ağlayanı yok, yakınanı var!.

Bir telaş, bir telaş!..
Niye?
KDV’si içinde bir soru. KDV’si, “mal”ın değerinden daha fazla. “Telaş”la “moralsizlik” bir araya gelince, ayakların dolaşması, sinirlilik; “son düdük”le skorun nasıl olacağını kestirmek kolaylaşıyordu.
Umudumuz büyüktü!
Kendimize gelmemiz, Letonya'dan gelecek bir galibiyete bağlanmıştı.
Umudumuz da vardı, “Umut”umuz da...
Ama “Umut”umuz, başta da, ortada da, sonda da umut olamadı. Onun ayakları da, ötekiler gibi, birbirine dolaştı.
Umut olarak, oyuna girenlerden Bilal Kısa, güzel bir gol attı; onunla yetindi. Attığı gol, “kendi hanesi”ne, milli formayla attığı ilk olarak yazıldı.
Letonya’dan alınan bir puanın değerinin ne olacağını ileride göreceğiz. Oysa alacağımız bir “üç puan”, özellikle Fatih Terim’i 16 Kasım’a kadar rahatlatacaktı.
Olmadı.
Bu bakışla, yaklaşımla, "ruh hali"yle; bu oyunla, oyuncu tercihleriyle, yakalanan fırsatların hoyratça harcanmasıyla... kısacası bu kafa"yla olmuyor da...
Fatih Terim’in sonuca bakarak, “Hata benim, suç benim!” demesi, eleştirinin yolunu kesmez! O “hata”nın, “hata”ların ne olduğu açıkça açıklamak, örneklemek, nasıl giderileceğinin yolunu göstermek gerekir. Yoksa, “Hata benim” demek, “tariz” yapıldığını gösterir.
(Yakınmakla, yakınmaları seyirciye, futbolcuya uzatmakla olmaz. “3 Temmuz” üzerine sorulacak, gerçek yanıtları aranacak sorularla “o süreç” irdelenmelidir.)
*****
Letonya’da, maç öncesi havayı yansıtan en güzel cümle şu olmalıydı:
“Maça mı geldik, cenazeye mi?”
Maçtan 5 saat önce TRT’ye konuşan Bilal Meşe, sıkılarak böyle bir saptama yaptı. Milli Takım’ın “ruh hali”ni başka türlü anlatmak mümkün değildi. Zaten Fatih Terim’in açıklamaları, gereksiz tepkileriyle “olacakları” işaret ediyordu.
Maça bakanların, başarıyı “teknik adam”a, başarısızlığı futbolcuya yükleme alışkanlığı olanların diyecekleri belli:
“Fatih Terim’in sahaya çıkıp oynayacak, skoru değiştirecek hali yok ya...”
O zaman buna tepki de belli:
“Öyle de, sahaya çıkacakların ‘ruh hali’ bozmaya da hakkı yok!.”
Fatih Terim, maç sonrasi söyledikleriyle, yine hep yakındı, “sorun çözücü” kim, kim olmalı gibi soruları akla getirdi. Başka şeyleri de akla getirirken, “dün”e döndü, “kendisindeki pay”ın ne olduğunu kavratmak istedi.
(Fatih Terim bir gazetecinin “Ben 5 senedir gazeteciyim, turnuva görmedim. 2016'yı görebilecek miyiz?” sorusunu, “Sen yine şanslısın, 5 senedir görmüyorsun. Biz ilk gittiğimizde ülke 1996'ya kadar 70 sene görmemişti. İlk fırsatta sana da göstermek için uğraşıyoruz. Sizin üzülmenizi ben hiç istemem. Dediğim gibi ama yine şanslısın sen.’ biçiminde yanıtladı.)
Yine “yakalanan gol pozisyonları”nın çokluğundan söz etmek neyi değiştirecek?
Her “gol pozisyonu” gol olsa, maçlarda golden geçilmez!
*****
Fatih Terim’in unvanı ne?
Türkiye Futbol Direktörü...
(Demek ki, görevi alanı çok geniş. Zaten kendisi de, “Türk futbolunun genel sıkıntılarına çareyi de benim bulmam lazım” derken bunun altını çiziyor. A Milli Takım’ın “sıkıntılarına çare bulamama sıkıntısı” yaşanırken, “genel sıkıntıya çare” nasıl bulunacak?)
Demek ki, Fatih Terim, “Futbolun Cumhurbaşkanı” olma yolunda...
Fransa'ya gidilecek yolda, 3 maçta, bize gelen, şimdilik “bir puan”...
(Letonya'dan fazlası, gelecekti, ama gelmedi, kaçtı gitti. Ama son dakikalarda Letonya’nın harcadığı, kaleci Volkan Babacan’ın kurtardığı diyelim, bir fırsat vardı ki... O fırsat, golle sonuçlansaydı, o “bir puan” da olamayacak, elimiz tümden boş olacaktı!)
Sonucu sıradayız; Letonya’nın puan bizden bir fazla.
İzlanda ile Çek Cumhuriyeti’nin puanı 9...
Geride 7 maç var.
Ama bizde umut, Fransa’ya şöyle ya da böyle gitme umudu var mı?
Hadi, onu da biz söyleyelim:
“Umut
umut olalı
umut hep sonraya kaldı
umut bir dahaki bahara kaldı”
Son söz:
Futbolumuz ölmüş, ağlayanı yok, yakınanı var!.