- Kategori
- Geri Dönüşüm
"G"..(Kızıl)

Bir öğle arası alalacele yıkanan bulaşıklar gibiydi ilk yolculuğunuzdaki telaş. Matruşka yıldızların en küçüğüne gönderilirken ruhunuz pişsindi amaç. Siz seçildiniz, evet siz...Gezegen seçme hakkınız yok, ülke seçme hakkınız yok, yaşayacağınız yeri de. Sizi alıp büyütecek olanları da, fırlatıp atacak olan hayatı da. Aslında en şansız bahtsız siz seçildiniz, birinci geldiniz. Üstelik milyonlarcaydınız.
Kubbeleşmiş bir karın içinden çıkmış olduğunuz gün ne kızgındınız. Çılgınca bağırıp ortalığı inletirken, oradan geçen sırtlanları çağırırken ne kadar bencildiniz. Oysa sizi taşıyan kadını ihbar etmiştiniz. Anneniz dudaklarına ilk memesini verdiğinde kendinden bir parça sandı sizi. Siz iştahlıydınız, kısa süre sonra gözleriniz fıldırdadığında safçaları aramaya başladı gözleriniz. En çok safçalara gülümsemek, yeni tutunmalar içindi. Kubbeyi de çok sevdiniz sonraları. Hep annenizin sıcacık güvenli "ekmek elden su gölden" karnında, bir uzay aracına tutunan güvenli kordonuyla oynaştınız. Çılgın rüzgarlarda kubbeden çadırlara sığındığınızda haklıydınız; yağmurlar çisil çisil sesler çıkarırken uyumanın huzuru ne müthişti. Hep özlem ve arayıştı huzura duyduğunuz sevda. Elinizden alındıkça, sahipleri çoğaldıkça küçülen huzur pastası. İnce bir dilim için onca sabır, tükenen zaman ve hayat.
Ezelden edebiyete herekese yetecek yiyecek ve içecek bırakarak tam gönül rahatlığında gidecekken, ilk tokmağı vurunca kafasına öz kardeşinin insan, önce şakalaştılar sanıldı. Sonraki bir ve az milyon zaman içinde daha isabetli vuruşlar yapmaya başladıklarında kafalarına insanlar şaka olmadığı anlaşıldı. Bir kaygan sıvıydı önceleri yayılırken insan, sonraları buhar olup heryere bıraktılar kokularını. Daha fazla çürük kokusu, daha fazla parfüm! Parfüm için çocuklarını gönderdiler kızıl çöllere. Çocuklar öldüler, "zaten yaşamadan öleceklerdi" dediler; "geçiniz" dediler. Herşey ne kadar bir bütündü.
Huzur çürümeye başladı.
"G" noktası huzur pastası yiyince, tutuşan demir ve harlanan su olurdu. Sonsuz patlamalar verirken kadına, sönen yıldızlar düştü sana. Prometeus tüm ateşleri dağıtırken sen geç kaldın. Yanmadan sönseydin; yanmadan sönmek, üstelik çeliğe su verildiğinde buharsızca sönmek, kötü gerginlik. Yanlızlık de "geç", "deh" de geç; atın yaşlı ve huzursuz, yürümek istemezken o yolu, çıplak ayakaların ne kadar taşıyacak seni erimiş çelik ve demirin kızıllığından karşı kıyıya. Kıyısından yürüdün durdun tüm bir hayat boyunca sıratın nehrinin. Hep büyük kaldın, öldüğünde küreklerce toprak kazdılar, gömdüklerinde koca bir kubbe yaptı bedenin topraktan. Huzur orada mıydı? Hep arayıp durduğun şeyi buldun mu?
Matruşka yıldızların en küçüğüne gönderilirken senden istenendi iyi pişmiş bir ruh. Murdar etmeyesin diye korunaklı geldin ilk nefesine. İlk başta düşünülen güneş ve dünyaydı. Sanat yönetmeni jüpiteri ardından ebem kuşaklı üranüsü ekledi. Güneş, fettan kız, serçe parmağına değdi.
Suya soktuğu serçe parmağından bir hücre ekildi suya.
Umut serpişti.
Sonra sen doğdun.
Sığıntı yaşamayı sevmeseydin ilk başta vazgeçerdin yaşamanın yükünden. Annenden sonra babana, sonra karşıya, sonra Yaratıcı'ya, sonra kendine, sonra yine Yaratıcı'ya ama en çok kendine sığındın. Ertlenmiş yaşamlardı sizinkisi, yarın daha iyi olacaktı ya nasılsa. Yarın kötü olsa da öbür tarafta yırtıcaktın ya maküz talihle yaptığın papürüste yazılı anlaşmanı. Herkesin yumurtası şeytanın cebindeyken, bencilliğinle ısıtmış olmalısın, canlı hareketi var içinde.
Öyle ya; kötülük doğurgandır.
Şevkatten en kısa yol zülüm, zülümden şevkate en uzunken yol, kötüye bolca zaman. Hangi yumurtaya kuluçka dayanır, gün batımları bolca varken. İyi olan herşey Yaratıcı'ya dönük olandı. Döndü yüzünü insan. Orada bile bencil, yanındakini dürter "sen de dön ulan!"
Suskun kadınlar avlularda yırtıcı bir kaplan gibi aşağı yukarı, sağa sola voltalarken, konuştu bilge kadın;
"Bir yerde bir hata olmalı.
Tüm yükü erkeğin sırtına koymamalı.
Sırtıma yüklerken apış aramı,
benden bu denli korkmamalı".
Bereket heykelini yaptığında anlamıştı erkek "sonsuz patlamaları var" kadının. Üstelik sönerken yıldızı hemencecik alevlenirdi ateşi. Oysa onun söndüğünde alevi ıslanırdı ateş, çabuk küllenirdi, bilirdi kadın: "Bir yol bulmuş, orta bir yol, karnıma yeniden girecek, saklanacak içeride; yalvarırır içeri al beni, kızgın ateşlerinden geçsem de..."
Zayıf yön, zafiyeti: Zülmü kısa yollardan biriydi.
Ezildiklerini söylediler kadınlar; en büyük satıcı ajanlar yine kendilerinin içindeydi. Kitaplara iliştirilirken kapanmış kapılar, karanlık ten; sönmüş yıldızların fikriydi. Ve dönüp tam giderken hayretler içinde gördü tokmağı kafalarına vurduklarını.
İyi sıkıcı, kötü heyecanlı, savaş korku, korku sokulmaydı: Karışmadı.
Ne kendisi için yapılmış tapınağa atılan bombaya, ne en masum insan yavrusuna yapılanlara. Bakteri b.klarını(petrol) gömdüğü yerden çıkarıp çıkarıp, havalara saçıp solumamıza da.
Karışmadı...
Şeytanın dünyayı çok sevmesine de aldırmadı. "Bütün renkler aynı anda kirleniyordu birinciydi beyaz" dediğinde şairin artık doğru söylediği çıkıyordu ortaya. Beyaz ve aydınlık olana dair güzel olan ne varsa en son kirlenmeliydi aslında. Oysa beyaz kirlenmiyordu, yok oluyordu dünyanın tepesinde. Ateşe doğru yaklaşırken, ısınan kazandaki kurbağa hala oynaşmakta koruk sandığı suyla.
Su pişiyordu, tüm su pişiyordu. En ilkel denen okyanus dibinde yanardağ sülfürlerinin içindeki bakterilere dönerken zaman; bir zaman sonra sönmüş yıldız güneşin çevresinden geçerken sevgi gezegeninden gelenler, dünyayı incelediler. Rapor şuydu: İlkel, tek hücreli bakterilerin kayalarda fosillerine rastlandı.
Başladığımız noktadaydık.
Başlangıç ve bitiş noktasında yaşayanlar belirledi kaderimizi; seyrettik, dahildik.