- Kategori
- İlişkiler
"Gel" diyorsa bir kadın

Gidilir mi, gidilmez mi?
Madam’ın telefonu Hamburg’da yakaladı beni. “Gelin lütfen” diyordu o kadife ve dost sesiyle. Benim de “gitmelerim” gelmiş ki, işim biter bitmez Hamburg tren istasyonunda aldım soluğu. Önce Paris, oradan da Chartres. Tüm gece sürdü tren yolculuğu bomboş kompartımanlarda. Fransa, hem şarap, hem de Adamo demektir benim için:
“Tombe La neige”…
Anne Alman, baba Fransız. Hukukçu, ressam, yazar, müzisyen, çevreci, sporcu ve anne… Siyah saçlar(babadan), lacivert gözler(anneden) ve pürüzsüz bir ten. Melez! Ve çoğu melez gibi olağan üstü güzel. 12 yaşındaki oğlu Oliver ile karşılıyorlar beni Chartres tren istasyonundan. Pür neşe gidiyoruz çiftliğe ve benim dokuz gün sürecek Fransa tatilim de başlamış oluyor.
Geçen sene bizim gurupla kalmıştık Madam’ın çiftliğinde. Chartres bozkırlarına yedi tane kraftwerkanlage( rüzgârgülü) dikmiştik üç ay boyunca( Bu rüzgârgüllerinden Çeşme’de de var.). Madam artık sadece resim yapıyor ve çiftliğini kiraya vererek geçimini sağlıyor.
Çiftliğe gelir gelmez Oliver’le top oynamağa başlıyoruz. Ben kaleye geçiyorum, o da bana şut atıyor. Daha sonra masatenisi oynuyoruz karşılıklı. Boyu geçen seneye oranla biraz daha uzamış ama benden tek set bile alamıyor. Daha sonra dart oynuyoruz. Dartta derecelerim var benim, kupalarım var. Hiç iltimas geçmiyorum Oliver’e ve dartta da yeniyorum onu. Esas merak ettiğim, yenilgi karşısındaki tavrı ve tepkileri. Ama yenilgiyi efendice kabul ediyor Oliver. Centilmence kutluyor beni. Biraz mahcup, biraz buruk düşünceler geçiyor beynimden:
“Bir oğlum olsaydı Oliver gibi”…
Madam sabahtan öğleye kadar tuvalin başında, renklerle haşır neşir. Ben de o saatlerde uyuyorum tabii. Oliver defalarca geliyor odama beni kaldırmak için. Başarısız olunca da köpeği Rocky’i getiriyor. Kuduruyoruz resmen, odanın altını üstüne getiriyoruz. Yastıklar havada uçuşuyor. Sonuçta beni yataktan kaldırmayı başarıyorlar. İkisinin de derdi oyun bu ıssız çiftlikte. Benim derdim ise başka, aklımda türlü türlü düşünceler:
“Bir oğlum olsaydı Oliver gibi ve hatta bir köpeğim”…
Çiftliğin içinden dere geçiyor ve küçük bir gölet var, Alabalık kaynıyor. Oliver’le balık avlıyoruz iki karışlık gölette. O, yedi tane yarım kiloluk Alabalığı yakaladığı halde ben kısmetsiz hiçbir şey yakalayamıyorum. O hırsla paçaları sıvayıp iki karışlık gölete giriyorum. Niyetim elimle yakalamak balıkları. Yosunlu taşlarda ayağım kayıyor ve popo üstü düşüyorum. Bacaklarımın arasında bana aptal aptal bakan bir Alabalığı tuttuğum gibi kıyıya atıyorum. Aklıma bizim Ali Gülcü geliyor ve katıla katıla gülüyorum. Hani “Şeyiyle balık avlar” derler ya, aynen öyle işte. Oliver hemen annesine koşup anlatıyor olup biteni. O çocuk kahkahaları çiftlikte yankılanıyor.
Akşam sofraları şölene dönüşüyor tabii. En yakın kasabadan alışveriş yapıyoruz. Genellikle deniz ürünlerinden oluşan mezeler ve balık (Oliver’in tuttuğu balıklar) oluyor soframızda. Madam’ın mahzeni oldukça zengin. Çiftlikte kalan Danimarkalı çift de katılıyor akşam yemeklerine. Bulabildiğim malzemelerle Türk mutfağının güzelliklerini aktarmaya çalışıyorum sofraya. Harikalar yaratıyorum patlıcanla. Danimarkalı çift en çok humuzu ve mücveri beğeniyor. Tarifini veriyorum.
Saat dokuz olunca Oliver yatağına gidiyor isteksizce. Sofradaki sohbet devam ediyor. Derken Danimarkalı çift de müsade isteyerek ayrılıyorlar bizden.
Biz?
Madam’la ikimiz…Baş başa kalıyoruz. Gerçek sohbet o zaman başlıyor. İstiyorum ki hep o anlatsın. Ben hem dinleyeyim hem de onu seyredeyim. Kırk yaşında, lacivert gözlü ve siyah saçlı bir zarafet konuşurken ne yapılır ki başka?
Ses tonu doğal, yapmacık değil. Oliver’le nasıl konuşuyorsa benimle de aynı konuşuyor. Gereksiz yapay süslemelerden uzak. Her türlü hırstan arınmış bir dinginliği var. Dekoltesi ölçülü, tırnaklar kısa ve bakımlı. Ben onu dinlemek istiyorum ama sık sık “Siz ne düşünüyorsunuz?” diye benim de fikrimi öğrenmek istiyor. Hangi konuda olursa olsun, konuşurken insanın gözlerinin içine bakıyor.
Hani bizde derler ya “Her şeyin başı eğitim” diye. Şart olmasına şart da, yeterli olmuyor işte. Davranışlar, tavırlar kıytırık bir eğitim ile sinmiyor insanın üstüne. Yüzlerce yıllık süzülmüşlüğün birikimleri genlere yerleşmedikçe pek eğreti duruyor insanın üzerinde. Çatalı, bıçağı tutuş şekli… Oturup kalkma zarafeti… Şarap kadehini kavrayış biçimi ve kontrollü mimikler… Kısaca “Mantalite” işte.
Onu dinliyorum ama aklımda türlü düşünceler. Hemen fark ediyor tabii ve o gülen gözleriyle soruyor “ Nerelerdesiniz siz?” diye.
Söyleyemiyorum tabii düşündüklerimi… Köpeğim olsun… Oliver gibi bir oğul… Ve sizin gibi bir…
Düşüncelerimi okumuş gibi kalkıp yanıma oturuyor. Chartres bozkırındaki bu güzel çiftlikte geceler serin oluyor. Ama üşümüyorum… Üşümüyoruz.
Dokuz günlük tatil bir çırpıda geçiveriyor ve geliyor ayrılık saati. Uğurlamak ve uğurlanmak! Her ikisinden de nefret ettiğimden beni istasyona götürecek bir taksi çağırıyorum. Önce Rocky , sonra da Oliver ile vedalaşıyorum. Danimarkalı çift pencereden el sallıyorlar bana. O, doğallığını hiç bozmadan sırasını bekliyor ama lacivert gözlerindeki hüznü saklayamıyor.
Taksi hareket edince arkaya bakmak istiyorum ama gücüm yok. Boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Hani dokunsalar…Ağlayamam da ben! Avaz avaz susarım işte!
“Sus bakalım eşek oğlum” diyorum kendi kendime…
Arabanın radyosunda Adamo söylüyor:
“Une Laure aux nugages”…
Dudaklarımda dudaklarının tadı…
Evime dönüyorum.