Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Mayıs '11

 
Kategori
Sinema
 

‘İçimdeki Yangın’da bir artı bir, bir eder…

‘İçimdeki Yangın’da bir artı bir, bir eder…
 

İnançların arkasına gizlenip silahlardan ölüm kusturanların cehenneme çevirdikleri Lübnan’da, nice dramlar yaşanmış Allah adına! Çocukların bile acımasızca katledildiği ortamda, koltukları kapanların oyuncağı olanlar için, bir artı bir yine bir eder çirkinliklerle yaratılan yangının nihai faturasında… 

Wajdi Mouawad’ın tiyatro eserinden uyarlanan İÇİMDEKİ YANGIN, kökü Lübnan’a dayanan büyük bir dram! Nawal adlı kadının, ikizlerine bıraktığı vasiyet ve mektuplarla başlattığı bilinmeze yolculuğun vardığı nokta, şok edici. İşkencelere rağmen, şarkı söyleyerek dik durmayı başaran savaş mağduru bir kadının gizemli anılarına yapılan yolculuk, deşildikçe barındırdığı pislikleri açığa çıkaran acımasız gerçeklerle dolu. Geçmişe dönüşlerle gelişen konu, farklı zaman dilimlerini o denli ustalıkla birleştirmiş ki, iç içe geçen yaşamlar yansıtılırken öykünün bütünlüğü hiç etkilenmemekte! Lübnan’daki iç savaşın başlangıç günlerini veren sahnelerse, siyasi oyunların acımasızlığını bir kez daha hissettirmekte… Ekonomik nedenlerle başlayan göçmenlikle tetiklenen Müslüman-Hıristiyan çekişmesinin, bundan çıkar sağlayanlarca ülkeyi yangın yerine çevirecek bir savaşa dönüştürülmesini tüm çıplaklığıyla ve taraf tutmadan aktaran İÇİMDEKİ YANGIN, hüzünlü bir arayış öyküsü! Kurgusundaki doğallık ve anlatımındaki akıcılık, izleyeni ortamın içine çekip derinden etkilenmesine sebep oluyor. Minibüste diri diri yakılmayı bekleyenlerin sahnesindeki gibi… Hırsın, insanlığın önüne geçişini vurgulayan yapım, bilgi vermekten kaçınanların öfkesiyle de, nesilden nesle aktarılan kinin mevcudiyetini belirginleştiriyor. Yüreklerde saklanan masumiyetin günahla yoğrulduğu, nefretin sevgiyle buluştuğu yaşamlarda bir artı birin nasıl bir ettiğini unutulmaz anlatımı ve müziğiyle beyinlere işleyen İÇİMDEKİ YANGIN, kaçırılmaması gereken bir film. 

Kadere boyun eğişte ‘Beni Asla Bırakma’!  

İnsanı insan kılanın ruh mu beden mi olduğunun bilinmezliğinde bir başka muammadır, kaderin kontrolü de… Görev olarak tamamladığımız hayatta ölümün mutlak son olduğu gerçeğinde, neden ve kim için yaşadığımızdır değer katan, süresini bilmediğimiz ömrümüze! 

Kazuo Ishiguro’nun romanından uyarlanan BENİ ASLA BIRAKMA, Kathy’nin çocukluk günlerine dönerek anlatmaya başladığı ve insana özgü tüm hislerin bileşimi olan bir öykü. Soğuk duvarların arasında filizlenen sıcak duygular… Kendileri için çizilmiş kadere isyan etmenin anlamsızlığıyla, gelecekten beklentisiz olmayı öğrenen masum kalpler… İngiliz otoritesinin yarattığı aldatıcı dinginliğin arkasında gizlenen duyarsızlığı ve bencilliği, sorgusuz boyun eğmişlik olgusuyla birleştiren hikâyede, bireylerin onur ve disiplin aldatmacasıyla nasıl itaatkâr robotlar haline dönüştürüldüğü resmedilmekte. İnsan hayatının devamı için organ bağışının önemini vurgulamayı temel alan ve bu yolda farklı bir yaklaşımla karşımıza çıkan BENİ ASLA BIRAKMA, insanları vakti geldiğinde meyveleri toplanacak ağaçlar gibi gören anlayışın hüküm sürdüğü bir kurgu! Yok oluş yolunda boyun eğmenin dayanılmaz çekiciliğine karşı koymayanların, tüm çaresizliklerine karşın kendilerini ve aşkı bulma arayışları mükemmel bir dille anlatılmakta. Böylesi durumların ürkütücü ihtimaliyle etkisini artıran konu, bebeklikten itibaren beyinlere işlenen görev bilinciyle gidilebilecek uç noktaları göstererek, akıllara durgunluk vermekte. Hikâyenin anlatımındaki kabulleniş öylesine sakin bir üslupla işlenmiş ki, yaşananların acımasızlığı ve tepkisizlik izleyicide doğal bir gerginlik yaratmakta. Kumsalın ortasında denizin sularını bekleyen tekne gibi, huzura kavuşma yolunda ölümü kurtuluş görenlerin sıra dışı trajedisi, ‘İnsan olmanın anlamını’ sorgulatan ve etkisi uzun süren bir yaratıcılık örneği! 

‘Hızlı ve Öfkeli’ bir araba cambazlığı! 

Kameraların yakalayamadığı arabalar… Fırtına gibi sürücüler… Caddeler boyu sürüklenip de hiçbir engele takılmayan oda büyüklüğünde çelik kasalar… Mayo üstünden alınan avuç izleri… Damdan dama atladığı halde karnındaki bebeği sağlam kalanlar… İğneyle şişirilmiş vücutlarının görkemini, ellerindeki dev silahlarla perçinleyen yiğitler… Trenden kamyona araba nakledip, zamanlama ve hız konusunda akıllara durgunluk veren soyguncular… Kıyasıya dayak yedikten sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkan insanüstü varlıklar… Ve tabii inanılmaz arabalar! 

HIZLI VE ÖFKELİ 5: RİO SOYGUNU, yukarıda saydığım özelliklerinin yanı sıra aile kavramının üstünde de duran bir yapım! Serinin önceki filmlerinde olduğu gibi, bunda da efektlerle yaratılan aksiyon çarpıcılığı temel dayanak. Resmi görevlilerin devletin kurumlarını zengin suçluların hizmetine sunmalarını, kokuşmuşluğun göstergesi olarak veren filmde canlılığın ana kaynağı, araba sahneleri! Göz kamaştıran araçlarla ihtişamlı bir gösteriye dönüşen kurgudaki soygun, ikinci planda kalmakta. Yüksek tempolu takiplerde, kazanacak taraf bilindiğinden, heyecan yaşanmasa da hız ve akrobatik sürüş teknikleri izleme keyfini yaratmakta. Teknoloji harikası arabalarla dâhiyane soygun planının birleşimi olan yapımda, kuşbakışı Rio manzarasının güzelliğinin ara sokakların sefaletiyle gölgelenmesiyse, toplumsal bir olgu! Kanunsuzluğun kol gezdiği bu bölgelerde hâkimiyet yine iş adamı görüntüsünün arkasına gizlenen uyuşturucu tüccarlarının elinde… Amerika’nın gücünü, aşırı gelişmiş milisleri ve heybetli silahlarıyla hissettirdiği yapımda, yürümeyi bırakıp damlarda zıplamaya geçenlerin yarattığı hengâme arasında, son dönemde gözde olan, babalık ve çocuk sevgisi de unutulmamış… Suçluya karşı suç işleyenleri duygusal ve sevimli gösterme modasını sürdüren HIZLI VE ÖFKELİ 5: RİO SOYGUNU, aşırı gürültüsü ve abartılarına rağmen, baş döndüren temposuyla tutkunlarının beklentilerini boşa çıkartmayacak! 

Anibal Güleroğlu 

 

 
Toplam blog
: 1210
: 1542
Kayıt tarihi
: 10.04.10
 
 

İstanbul'da başlayan yaşamım, eski İstanbullu ailemden edindiğim kültürle gelişti. Birinciliklerl..