- Kategori
- Kitap
“İnanna”nın son sayfası…
Sefiller’in Jan Valjan’ını anımsatarak başlamak istiyorum. Kızı Kozet’in sevgilisi ünlü Paris ayaklanmasında ölümcül derecede yaralanınca, yeniden yaşama dönmesi ve sevgilisine kavuşabilmesi için onu kurşunların önünden almakla yetinmeyip saatlerce sırtında taşımıştı. Hem de Paris’in lağım borularının içinde ve boğulma tehlikesine karşın… Kısacası Marius’a hem yeni bir yaşam, hem de en güzelinden bir sevgili armağan etmişti. Aşka ve insana gösterilen büyüleyici bir saygı bu!...
İnanna’nın Küçük Bey’i de yaşamın bir başka boyutunda mı gösteriyor bu saygıyı? Doğrusu içimden geldiği gibi soruyorum. Ben mi kavrayamadım, yoksa romanın gizemli elleri başka bir duygulanıma mı sürükledi beni, tam olarak bilmiyorum.
Ama İnanna’yı okurken güzel bir çağrışım Jan Valjan’la Küçük Bey’i beynimin binbir kıvrımından birinde buluşturdu.
Acaba romanın yazarı Murat Tuncel nasıl karşılayacak bendeki bu çağrışımı? Belki de okuduğunu anlamamışsın kardeşim diyecek, ya da seninkisi keyfi bir yorum ve saçma bir bağlantı… Ne derse desin, düşünme özgürlüğüm var ya, karışamaz! Hem böylesine güzel, böylesine oylumlu bir roman yazmasaydı, değil mi?
İnanna gizemli bir roman gerçekten. Okuyucuyu heyecanlara boğarak sürükleyip götürdüğü yetmiyormuş gibi, bazen de götürdüğü yerde bırakıyor öylece; düşün diyor, bul diyor.
Örneğin kimdir bu Bülbülo?
Daha bir ana kuzusuyken aile ocağından alınıp devşirme ocağında zağarcıbaşı (köpek bakıcısı) olarak eğitilen, daha sonra Siyavuş Paşa’nın yalısında Cariye Nurhayal’a sevdalanarak haddini aşan bir aşk macerasıyla başı derde giren, Yeniçeri Ocakları kaldırılınca da Kars’ın dağlarına dönen ve orada yalnızca çobanların görebildiği bir atlı olarak gizemli bir yaşam süren, zaman zaman da yolu değişik biçimlerde (bazen yalnızca atının(s.430), ya da nalının sesi(s.396), bazen çevredeki çobanlardan gelen bir duyum, bazen onu gizli gizli izleyen (s.423), bazen de ona bir şeyler söylemek isteyip bir türlü söyle(ye)meyen biri olarak (s.427) Küçük Bey’le kesişen Bilal (ağa) mı?
Bülbülo’yla, (Küçük Bey’in sürgüne giderken konakladığı bir handa aşık olduğu, sürgün yılları içinde de evlendiği üçüncü eşi) Asya’nın bir ilişkisi var mı(ydı)? Bir aşk ilişkisi?
Var(dıy)sa eğer, nasıl bir aşktı(r) o?
Bir Ermeni beyinin kızı Sümela’ya aşık olduğu ve onu ikinci eşi olarak aldığı için törenin buyruğu ve beyliği koruyabilmenin gereği nedeniyle babası Beyreoğlu Yarosman Bey’in Ardahan’ın’ın yaylalarına sürgüne gönderdiği Küçük Bey aslında bu aşkı biliyor muydu?
Çünkü kitabın sonlarına kadar normal seyrinde giden olaylar son otuz sayfada iki ayrı yataktan gelen akarsular gibi buluşup kaynaşırken yeni bilinmezlere dönüşüyor, gizemli bir hal alarak okuyanı şaşırtan ciddi sürprizlere gebe kalıyor.
Bütün bunlar Murat Tuncel’in, roman kurgusu bağlamında cesaretli bir yazar olduğunu gösteriyor. Bazen kocaman bir anlam, yoğun yaşanmış uzun bir yaşam kısacık bir tümcede somutlaşıyor. Durup düşünüyorsunuz; ya o anlam bunca kısa bir söz dizimine sığmamışsa?... Sığmış mı yoksa? Bazen karşınıza çıkan bir “ima” yalnızca. Ama dikkatli okunmadığında, doğru algılanamadığında ciddi bir kurgu, anlatım hatası, ya da anlam kayması varmış gibi gelebilir.
“Sık sık çevresindekileri kaygılı bakışlarla süzen Mahmut Bey ise, durmadan "buzlar gölün ortasında daha da incelir" diye yineliyor, sonra da ağır dürbünüyle yarışçılara bakıyordu. Gölün ortasına yaklaştıklarında kendi atlarının en önde olduğunu görünce içindeki kaygıları bir anda unutan Mahmut Bey'in heyecanlanmasına dudak ucuyla gülümseyen Yusuf Bey, yanında duran siyah giysileri içindeki Asya'ya, "Bu toprak kokusu hangi yönden geliyor acaba?" diye sordu.”(s.437)
“Bu toprak kokusu hangi yönden geliyordu acaba?”
Ne toprağı?
O an toprak kokusunun duyulabileceği bir an mıdır ki?
Gelecekse bile, hangi yönden gelmeli ki?
Bütün bu soruların yanıtları bir biçimde verilebilir elbet, ama ondan çok önce “kış” var bu romanda. Üstünde zanka (at kızağı) yarışı yapılan kocaman bir göl. Her biri birkaç yüz kilo gelen bir sürü atı, atların çektiği kızakları ve kızakların üstündeki yetişkin insanları sırtlayarak taşıyabilen buz…
Kars’ın kışı bir, Nobel Ödüllü romancımızın Kar’ında var, bir de Murat Tuncel’in İnanna’sında. Kar’da kış, kıştaki kar gibi durmuyor Kars’ta olmayan iğde ağaçlarının üstünde. İnanna’nın son sayfasındaki göl bile tek başına anlatabiliyor kıştaki karı, buzu, fırtınayı, tipiyi Kars’ta
Bütün bir romanın, gerçek bir sanatçı duyarlığıyla kendinden olanların (kış –doğu- insanlarının) yaşamak zorunda kaldığı koşulları anlatması her şeyden önce insanlığa ve o yaşam koşullarını sürgit yaşamak zorunda kalanlara ciddi bir saygıdır. Çünkü oralarda insanlar olağanüstü, insan ötesi kış koşullarına yatırırlar yaşamlarını ve bu aylarca sürer. Akıl almaz çileler çekilir, acılar yaşanır; bir türlü bitmeyen, bitirilemeyen. Yazım serüveni bir biçimde oralara kadar uzanan ama oraları, onları anlatmayan yazıncı mı olur? Yazarın sorumluluğu diye bir şey var canım! Estetikte olduğu kadar etikte de. Yoksa onlar nasıl anlatacaklar insanlıklarına fazla gelen çektiklerini? Kışın dili kendincedir, insanca değil; dondur, tutuktur, kendini ve kendinden olanları anlatamaz. Kanıyla, canıyla beslediği yazanlarından bekler bunu. Onlar da yapmazsa vay haline karın da, kışın da, kış insanının da…
Üşüyen konuşamaz çünkü. İnanna konuşur:
“Küçük Bey Asya'nın yanına gelince, "İnannam" diye fısıldadı. Elindeki dürbünü ona verip yarışçılara bakmasını söyledi. Dürbünü alan Asya yarışçıları izlerken, o da parıl parıl parlayan buzlara bakıyordu. "Bundan sonra her kış bu gölü şenlendireceğiz," diye söylenirken, kırılan buzların sesini duydu.”(s.437)
Aşk, kar ve kış!
Bütün bir kışın taşı donduran soğuğunun yüklendiği buz, çekemeyecği kadar yük almak zorunda kalınca göğsüne, yüreği çatlayınca buzdan az soğuk sulara gömülenlerin arasında kim vardı Asya’yı ilgilendiren? Bülbülo mu?
“Küçük Bey de konuklarının arasında yürürken durup durup, Asya'nın "Oğlumuz dışında kocamdan kalan tek hatıra," diyerek verdiği küçük dürbünle Mısti ile Bülbülo'nun sürdüğü atların tüm yarışçıların önünde dörtnala adaya yaklaşmalarını izliyordu.”(s.437)
Cemil Bey kızağının yarışmacısı olarak neden Mısti’yle Bülbülo’yu seçmişti? Mahmut Bey’in bildiğini o da bilmiyor muydu aslında. “Buzlar gölün ortasında daha da incelir”di, öyle ya. Küçük Bey’in aşka saygısı ve sabrı buraya kadar mıydı?
Ve gölün hüznü gerçek yaşamda oluğu kadar İnanna’da da önemliydi!
“O sırada Cemil Bey'in mutlu bir yüzle kendisine doğru geldiğini gören Asya, "Gölün hüzünlü öyküsünü bilse bu kadar mutlu olmazdı belki de," diye geçirdi içinden.”(437)
Gölün hüzünlü öyküsü neydi yalnızca Asya’nın bildiği.
Böyle geçiriyor ya içinden Cemil (Küçük) Bey (mi?) için!
Neden bunca hüzünlüydü?
Ve aslında neyin sesiydi duyulan?
“Sesi duymasıyla ahıra doğru koşması bir oldu. Hüsnü'nün atına bindiği gibi kuzeye doğru sürdü.”(s.437)
Roman şu ümceyle bitiyor:“Onu gören Asya da, koşarak kendi atına atlayıp arkasından gitti.”(s.437)
Gerçekte Asya kimin peşinden sürdü atını? Cemil (Küçük) Beyin mi?
Son
--------------------------------------------------------------------------------
§ İNANNA, Murat Tuncel, roman, Varlık Yayınları, 2006, 437 sayfa.