- Kategori
- Gündelik Yaşam
"Kadınlara yaşı sorulmaz"

Kaynak: Ben
Dün doğum günümdü; elliyi devirip elli bire merhaba dedim. "Kadınlara yaşı sorulmaz" diye bir kalıp var; nereden çıkmış bilmiyorum ancak muhtemelen dişi cinsin hissiyatını anlayamayanlar tarafından ortaklaşa hemfikir olunmuş bir durumdur!
Vakti zamanında adamın biri bir kadını beğenmiştir diyelim, yaşını öğrenince "Ohha!" demiştir! Ohha dediği de altı-üstü ya aynı yaştalardır, ya da bir yaş büyüktür falan...
Kadın bu tepki karşısında bozulmuştur muhtemelen ancak adam yaşını sorunca kadın bozuldu diye anlamıştır!
Tabii bir de ille de genç kadın isterim tutkusu da kadınların yaşlarını daha genç gösterme isteğine çanak tutmuştur!
Ooo, bu konuda ben daha çok şey yazarım da, doğum günüm diye girip, elli yaş üstü diye başladığıma göre, konuyu saptırmayayım!
******
Yaş ile yaşam tarzı arasında ciddi bir ilişki olduğunu hiç düşünmedim; henüz de düşünmüyorum!
Rakamlardan ziyade ruhun yaşı önemli!
Yıllarca içimde küçücük bir kız çocuğu vardı; seksek oynamak isteyen, salıncak gördüğünde dayanamayan... İçinde kelebekler dolaşan!
Masum...
İçimdeki kız hiç büyümeyecek sanıyordum!...
Yaşım seksen olsa da o kız orada duracaktı!
******
Öyle olamadı... O kız küstü, saklandı bir yerlere; elma dersem çık armut dersem çıkma oyununa da inanmadı bu kez... Elma, elma! Ihh...
******
Beden sahiden yaşlanıyor; yakın-uzak gözlükleri yaşantınızın birer parçası haline geliyor. Şıklık olsun diye on beş yaşımızda aldığımız güneş gözlükleri gibi aksesuar değil!
Sahi, güneşe bile çıplak gözle bakabiliyordum bir zamanlar... Ya güneş gözümüzü çok almıyordu ya da öyle gençtik ki gözümüzün içine girip de görüşümüzü engellemesine bile aldırmıyorduk!
Gerçi, ozon tabakası da delinmemişti, henüz... (Yoksa açık renk gözler için güneş ışığı neredeyse acı veren bir durumdur!)
******
Ruhum neden yaşlandı? Bugün en çok sorguladığım bu!
Yaş elli olmuş, altmış olmuş; rakamlarla uğraşmıyorum!
Umudum, savaşçı ruhum, "Ben yaparım", "Ben hallederim" diyen benliğimde bir tel mi koptu ne? İçimdeki çocuğa ulaşmıyor!
Ya da umudum, savaşçı ruhum pes etmek üzere mi?
******
Bildiğim ben, bedenimden ziyade ruhumu dinlerim; ruhum yaralı! Aklım, vicdanım gördüklerim karşısında kasırga misali esmem gerektiğini söylüyor lakin elim-kolum bağlanmış gibi...
Yaşadığın ülkede kendini ifade edemedikten sonra, hak ettiğin değer bilinmeyip de hak etmeyenlere alkışlar tutuluyorsa...
Adaletin, askeriyenin, ülke varlıklarının gözünün önünde eriyip gitmesine tanık olup da yazı yazarak tepki vermene rağmen yine de "yetersiz" durumunda kalmak karşılıksız bir aşktan beter ediyor insanı!
******
Ya "Değersiz" hissediyorsun kendini, ya da hapise konuluyorsun!
Ya dindar oluyorsun, ya da ateist!
******
Böyle bir anlamsız seçenek ile karşı karşıya kaldığımız zamanda aşk acısyla olgunlaşıp, yaşamı yeniden sorguladığımız bir örnek olsaydı iyiydi; ancak şartlar daha ciddi bir şekilde olgunlaştırıyor!
******
Bu elli yıl içinde ne yaptım diye düşündüm; kayda değer tek şey oğlum! Gerçi onu da tek başıma yapmadım!...
Başka?
Çok isterdim kanser gibi bir hastalığa çare bulmayı... Milli Piyango'dan para çıksaydı herkesin çok severek çalışacağı, içinde yüzme havuzunun, her bir çalışanın özel odalarının olduğu bir işyeri kurmayı...
Aynı anda bilgisayar, fotokopi, faks işlemlerini gören alet icat etmeyi... (Ki, edildi sonradan...)
Yalnız yaşayanların ortak bir platformda toplanıp da ortak dertlerini paylaşmalarını, belki de ortak yaşam kurmalarını sağlayacak kafe gibi bir yer düşünmüştüm bir vakitler; çocuklar, gençler müzik yapacaklar, sürpriz sahne alacaklar falan diye... Bazı geziler ile çocukları toparlayıp, eğlendirip, sorumlu ebeveynlerine bir soluk aldırmayı...
"Çöpçatan mı olacaksın?" dedi annem; şevkim kırıldı! (Oysa ben de kocasından boşanmış bir kadındım ve onların halinden en çok ben anlardım!)
(Yıllar sonra evlenme programları ortaya çıktı; annem de dahil bir çok kişi programlar karşısında kilitlendi!)
******
Elli yılı devirdiğimde kendimde gördüğüm tek şey: Doğru düşünüp uygulayamayan bir insan!...
Çok edepli yetiştirildiğimizden miydi, "edep" denilenin "Hak arama" konusunda "aciz" kalmasından mıydı; hala tam emin değilm!
******
Yine karman-çorman yazdım ama yaşam da öyle değil mi?
******
Elli yaş sonrası diye bir kıstas yok; insan deneyimlediği kadarıyla bilir; kimi yirmi yaşında aynı bilgiye sahip olur, kimi altmış yaşında...
Hiç bir şey öğrenmeden yaşayıp-gidenler var mıdır? Mümkün değil!
Bizim doğrumuz olmasa da, asla ifade edilmese de, her yaşayan canlının deneyimlediği bir şeyler mutlaka vardır; kimi sorgulari kimi sorgulamaz!
******
İnsanın içindeki çocuk; sorgulayandan çok sorgulamadan kabul edenleri gördükçe, kendi malı gibi satılan vatan topraklarına tepkisiz kalanların çokluğunu gözlemledikçe...
Güven duygusu azaldıkça... (Sevgiliden yenen kazık ayrıdır, devletten yenen kazık ayrı!)
Şikayet edecek merci kalmadığını düşündüğünde, bu konuda "Bilmem ne suçlusu serbest kaldı, protesto eden içeri alındı" haberleyle "Kimi kime şikayet edeyim? Şikayetçiyken zanlı durumuna düşmeyeyim" endişesiyle yaşarken; her haberde aynı replikler tekrarkanıyor ve de siz bunların "ezber" olduğunu biliyorsanız....
Ne içinizdeki çocuk oynar, ne de siz umutlanırsınız!
Umutsuzluğu, yine de, kendinize yakıştırmaz, yine bir çıkış yolu ararsınız!
******
Tüm yollar "Yeni Türkiye", "Gerçek demokrasi" etiketi sayesinde resmi mercilerin tabelalarindan "T.C. " ibaresinin kaldırılması, sorulduğunda anlamsız ve hatta "Kürtler tedirgin oluyor" tarzında yanıtlar alınması; yani "Özgürlük" adına denliyor olması öyle komik, öyle insanı "salak" yerine koyan koyan açıklamalar ki; insanın içindeki çocuk bile alınıyor!
Bir de bunlara inanan yaşını-başını almış insanlar da var; onların içindeki çocuklar ya çoktan ölmüşler ya da intiharı düşünüyorlardır!
******
Bir de ısrarla aynı şekle bürünmüş, aynı tarz bıyık bırakmış; boyları farklı ancak yüz görüntüleri ve söyledikleri aynı kişiler aynı repliklerle çok önemli bir şeyler söyüyormuş havası verip de yıllardır duyduğumuz şeyleri tekrar ediyorlar ve de müthiş alkış alıyorlar ya...
Anasını satayım; elli yıl içine neler sığdırdım ama bir badem bıyıklı kadar olamadım!
******
İçimdeki kız çocuğunu yaşlanan bedenim yorabilir ancak yok edemez!
O kız çocuğu umutsuzluk karşısında kendini saklar ki bırakın içimizdeki çocukları; gerçek yaşamda çocuklar ölüyor! Kimi açlıktan, kimi savaştan... Kimi GDO'lu ürünlerle beslenmekten, kimi cinnet getiren babalar tarafından...
Bilmem neredeki çocuklara ağlayan, pek duyarlı(!) yöneticilerimizin kapsama alanına girmek için ülke sınırlarından çıkıp, Suriye'den geliyormuş gibi yapmak lazım!
******
Yaşadığı ülkede bu kadar sorun olmasa insan "Elli yaşına kadar neler yaşadım" diye anlatır; kah güler, kah duygulanırdık!
Ne bunu anlatacak hoşluk kaldı; ne de bu hoşluğu anlayacak insan!
Birileri bilmemne ayetinden girip, beddua edip çıkıyor!
Bazıları alkışlıyor...
Bir ülke bu kadar tezat olur mu?
Böyle tezatlarla dolu olan yere ülke denir mi?
"Ülke" kavramını yitirmeye yüz tutmuş yere "Vatan" denir mi?
Ne diyelim peki?
T.C. de tabelalardan siliniyorken...
PKK'ya katılım IŞİD'e karşı meydan okuma olarak destekleniyorken... Biz vatandaş olarak hangisine destek verdiğimizi bile bilmiyorken... Hissi kablel vuku ile her ikisine de destek verildiğini düşürken resmi açıklamaların bizi ters köşeye yatırdığına tam ikna olacakken yeni bir haber ile ilk düşündüğümüzün doğru olduğuna kanaat getirirken bir flaş açıklama ile diğer bir tarafa savrulurken...
İçindeki çocuğu geç; dışındaki sen "Sen" olarak kalabiliyor musun?
Ya beyni yıkanmışlardansın ya da sersemleştirilmişlerden! İçimdeki çocuk susuyor; ölürse ben de sersemleştirilmişlerden olabilirim, korkarım, her an....
Mail: gulgun_2006@hotmail.com
https://twitter.com/Gulgunkaraoglu