İki ay gecikmeyle de olsa Kelebeğin Rüyası filmini bugün izledim. Birçok noktada izleyenlerin hemfikir olabileceklerini görüyorum. Türkiye çok güzel bir ülke olarak görünüyor, bilgisayar sayesinde Zonguldak ve İstanbul sanki gerçekten 1940’lı yıllardaki halleriyle yakalanmış (İstanbul'da karartma geceleri yoktu herhalde bu arada, Boğaz ışıltılar azaltılarak da olsa korunmuştu), çekimler çok estetik, Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat, veremli şair rollerine inandırıcılık katmak için aşırı derecede zayıflama özverisi gösterdiklerinden bizi etkiliyorlar, kostümler de dikkâtli hazırlanmış (belki fakir şairlerin giysileri fazla temiz ve yeni kalmışsa da), Tatlıtuğ gerçekten iyi bir oyuncu olmak için elinden geleni yapmış (bence henüz tam olmamışsa da yine de takdir ettim) vs. Bu filmden birçok kişi zevk alabilir, çok talep görmesinde de şaşırtıcı bir şey yok. Ama hüzünlü bir öyküsü olsa da eğlencelik bir film olmanın ötesine geçebilmiş mi?
Şimdi filmin aşk/yaratıcılık kısmını bir yana bırakacak olursak, tam anlamıyla gelişmeyen kısmına, politik yönüne bakmak istiyorum. Film, Nazi toplama kamplarını çağrıştıran kömür madeni sahnesiyle başlıyor. Türk sinemacıların soykırım filmlerinden etkilenmemiş olması olanaksız. Film zaten madenler dışındaki sahneleriyle o dönemi anlatan İtalyan filmlerini de ne kadar taklit etmek istediğimizi düşündürdü bana. Dolayısıyla şurada burada evirip çevirip kullandığım bir iki düşüncemden birine geçiş yapabilirim. Yüzyılladır bir şeylerin gerisinde kalmış olma ezikliğimizle hâlâiyi taklitlerle moral bulmaya çalışıyoruz.
Bu maden sahnesi ve Cumhuriyet Balosu, Halkevi sahneleri, tenis maçı sahnesi çok önemli. Bir arkadaşım maden sahnesi haricindekileri, ne kadar Batılı güzel yıllarmış, şimdi ortaçağ karanlığına düşmüşüz, düşüncesiyle izlemiş filmi ilk haftasında. Bense Cumhuriyet elitine bir eleştiri var diyerek izledim. Eleştirilmesinde sakınca yok tabii, orada fakir memurlar, mutsuz işçiler varken, balo-tenis dünyasını yaşayanlara özel olarak sempati duymam olası değil. Tabii şu soruyu sormak gerekiyor. Başka ne yapabilirdi Cumhuriyet eliti ve kalantorları? O zaman böyle kalantor-yüksek memur dünyası ezen sınıftı da, başka zamanlarda ezen yok muydu? Şimdi bolca eleştirildiği gibi, toplum mühendisliğine soyunan onlar yerine soyunmayanlar başta olsaydı sömüren bir sınıf olmayacak mıydı? ‘Tabii olacaktı da öyle diye sömüreni eleştirmeyelim mi,’ diyeceklerdir. Bu tür bir eleştiri l’ancien régime henüz ayaktayken Ölmeye Yatmak’la yapıldığında daha anlamlıydı. Oysa AKP iktidarıyla bence öyle büyük bir değişim yaşandı ki, geçmişte yaşanmış hemen hiçbir dönemin günümüze bir etkisi kalmadı. Zaten ezberletmediler mi, o dönemlerdeki jandarma dayağını bize, köylülerin Kızılay ve Ulus’a alınmadıklarını şunu bunu. Bir de Zonguldak köylülerinin bu madenlerde çalışma zorunda olduklarını öğrenince mi daha çok sarsılacaktık. Nazi ve SSCB işgali korkusuyla titreyen fakir bir ülkeyi neden daha adil olmadığı --sanki bu olasıydı-- için mi eleştireceğiz? Daha da önemlisi, izleyici o maden işçilerinden günümüzdeki sömürülenleri anımsayarak mı çıkıyor sinema salonundan? Bir sanat yapıtının sarsıcılığı, egemen düzeni eleştirebildiğinde gözlemlenir. Geçmişle hesaplaşacaklarsa, hâlâtabu olan Ermeni Tehcirini, Maraş ve Sivas olaylarını anlatsınlar diyebilirim.
Tabii Türkiye’nin tutuculuğunun da beni ne kadar koşullandırdığını ayrımsadım filmi izlerken. Zengin kızının telgraf direklerine çıktığı sahnede örneğin. Kimse garipsemiyor, laf uçurmuyor muydu? Bana kalsa kadınlarla erkekler bu ülkede 90’lardan sonra bir nebze daha rahat bir araya gelebilir oldular. Tabii bu doğru bir saptama değil. Ama zengin kızın zengin oğlanla flörtü, fakir şairlerle yine de dağda bayırda buluşabilmesi ve tiyatro ekibinin Fransızlar gibi sahilde vakit geçirebilmelerini yadırgadım. Hepsi tutucu bir kültürle yüzyıllardır sarılmış olduğumuz telkiniyle büyüdüğümden.
Şiir yazma kısımları şiirden anlamadığım için beni çok etkilemedi. Bana o da, tıpkı Kral Lir ve Varlık dergisi şu bu gibi, artık gömülmüş bir cumhuriyet memorabliası sempatisinden başka işlev görmemiş gibi geldi. Kişilikler genel olarak derinleşememişti. Her yönüyle baba bir Hoca figürü ki sonda Yılmaz Erdoğan’ın Kürt aksanına çalan Türkçesi ile şiir okuyunca beni iyice yabancılaştırdı (belki Behçet Necati de Kürt’tü, o zaman eleştirimi geri alıyorum). Tek anlamlı şey iki verem hastasının birbirlerini sevmesiydi. Ama diyorum işte, verem mi var günümüzde! Nereye getirecek beni bunları izlemek. Oysa ben Heybeliada sanatoryumuna bakarken, manzarası güzelmiş, burayı da otel yapsınlar diye izledim.
Bu blog Sinema sitesinde de yayınlanmaktadır