​ Lizbon’a gece treni: Bir eleştiri / Edebiyat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mart '13

 
Kategori
Edebiyat
 

Lizbon’a gece treni: Bir eleştiri

Lizbon’a Gece Treni’ni (LGT) duymuştum; ama Beatrice övgüyle söz etmeseydi, belki de bu kadar çabuk okumazdım. Hedefte Almancasından okumak vardı, dayanamadım (zaten anlayamazdım da) ve 31 Aralık günü kendime ve A-Takımı’nı oluşturan üç arkadaşıma (sonradan bir de Tirtik’e) alıverdim. Romanı anlatmadan önce çevirmeni İlknur Özdemir hakkındaki bir iki anımı anlatmak istiyorum.

1995 yılında bir vakit (inanın mevsimini anımsamıyorum, bu çok önemli; çünkü romandaki kahramanlar 30 yıl, 60 yıl önce söylenen sözleri, olan biteni o kadar güzel anımsıyorlar ki) ilk romanımı Can Yayınevi’ne teslim ettiğimde tanıştık İlknur Hanım’la. Yaz başıydı sanırım. Aynı yılın daha serin bir bahar ayında Ankara’daki kitap fuarında, rahmetli Erdal Öz’le tanışmıştım. ‘Sen farklı bir gence benziyorsun; ama romanını bana şimdi verme, kaybederim. Doğrudan bize kendin getir,’ demişti. Bir iki ay sonra Can Yayınevi’ne  gittiğimde Erdal Öz de orada mıydı, şimdi emin değilim. İlknur Hanım başta çok sıcak davranmış; ama romanı İletişim Yayınevi’ne çoktan verdiğimi söylediğimde kızmış ve okumam, demişti. Neden sonra yumuşamış, peki bırak okuyalım; ama orası kararını bildirmeden değerlendirmeye almayacağız, demişti. İkinci kez ne zaman gitmiştim, onu da anımsamıyorum. Bu sırada yanımda artık hiçbiri ile görüşmediğim üç arkadaşım da vardı galiba. İletişim Yayınevi basma kararı verdiği için İlknur Hanım’ın biz basamayacağız, demesini umursamamıştım. Yine de romanımı sonuna kadar okuduğunu, normalde genç yazarlar çok kötü yazdıkları için ilk 15 sayfasından ileri gitmediklerini söyledikten sonra, ikinci bir roman yazarsam ilkin onlara getirmemi tembihlemişti. Nedim Gürsel de vardı yanında, sanırım o ziyaretimde. Onunla da polemiğe girmiştim. Boğazkesen romanının çok yankı yaptığı zamanlardı. ‘Cenevizli demişsiniz romanınızda, Ceneviz zaten Cenovalı demek,’ buyurmuştum. Elimde şu anda sürünen iki Fransızca kitaptan sonra onun Les Turbans de Venise’ini okuyacağım.

Neyse efendim, göreceli olarak başarılı bulunan ilk romanımdan sonra 1997’de teslim ettiğim ikinci romanımı İletişim Yayınevi basmayı reddedince Can Yayınevi’ne yolladım. Ama zaman geçiyor, haber çıkmıyordu. En nihayet aradım İlknur Hanım’ı, şu anda meşgûlüm sonra sizinle iletişime geçeğim, dedi. Aslında olumsuz yanıttı tabii bu. Ertesi gün iş yerime aslında profesyonelce sayılabilecek bir hareketle neden reddettiklerini anlatan bir yazıyı faksla yolladı. Beni telefonda bekletmiş olmasına çok sinirlenmiştim, karşılığında çok sert bir yazı yazdım, yaratıcılara hiç saygısı olmadığını söyleyen.  O da bunu kızgınlığınıza veriyorum; umarım sakinleştiğinizde böyle düşünmezsiniz, dedi, belki de yumuşadığımı gösteren bir yanıt bekledi. Ama gençtim ve kızgınlığımı ifade etmiş olmanın zevki bambaşkaydı. Acaba bana yazdığı yazıyı saklıyor muyumdur? Ya da ona yazdığım kızgın mektubu? Bu da çok önemli; çünkü LGT’de bir kahraman var, 1975’de öldüğünden beri 30 yıl geçmiş, herkes onun yazdıklarını saklamış, araştırmacı gelir gelmez çıkarıp eline tutuşturuyor. Ama İlknur Hanım’ın yazdıklarından bir şeyi anımsıyorum. 20’li yaşlardaki kahramanlarınız yaşlarının çok üstünde olgunlukla konuşuyor, bu da inandırıcı olmuyor, demişti (25 yaşında ona ikinci romanını okutmuş birine!). Roman yerine öykü yazmamı da önermişti. Bu da LGT ile ilgili. Çünkü romanın asıl kahramanı daha 16 yaşındayken öyle yazılar yazabiliyor ki, merak etmeden geçemedim, İlknur Hanım’a bu romanı bir Türk vermiş olsa da bana dediklerini düşünür ve en azından gençken bu çocuk böyle derin konuşmasın, diye yazara editörlük yapar mıydı, diye.

 İlknur Hanım’ı 15 yıl aradan sonra rahmetli Bahar’la 3 Mart 2011 günü Çırağan Sarayı’nda KırmızıKedi Yayınevi’nin Necip Mahfuz kitaplarını tanıttığı okuma gününde gördüm. Beni tanımayacağını biliyordum, yine de biraz kendimi gergin hissetmiştim. Hislerimden de emin değildim. Ona kızgınlık duymuyordum, araya o kadar çok yıl ve ülke girmişti ki! Acaba yazar olamamanın üzüntüsünü yaşayacak mıydım? Galiba hiçbir şey hissetmedim. Okudukları da Necip Mahfuz hakkında yorumları da aklımda kalmamış. Zaten sonra sıkıldık ve sıvıştık Bahar’la. O zaman aldığım bir roman hâlâbitirilmeyi bekliyor.

 

Görüyorsunuz, bir roman bir yazardan çok çevirmeni hakkında ne çok şey düşündürebiliyor! Şimdi gelelim roman analizine.

 

A.     Bu roman bir üstün insanlar romanı. İnanın sıradan bir insan yok (bir iki hizmetçi dışında; ama onlar bile üstün. 30 yıl evinde zamanı durduran bir kadının hayat damarları tekrar atınca gözleri gülen sessiz sevimli her eve lazım yaşlı hizmetçiler). Tamam, insanlar filmlerde olsun, romanlarda olsun kendilerini değil öykünecekleri insanları tanımak istiyor. Ama üstün insanların öyküleri sıradan insanların tamamen unutulmasına yol açmıyor mu? Kendime de söylüyorum, üstün insanları anlatmak sıradanı anlatmaktan daha kolay değil mi?

B.     Bu üstün insanlardan biri, İsviçreli lisede antik diller öğretmeni Gregorius, çok tekdüze bir hayat sürmesiyle, kendimizi özdeşleştirmemiz gereken, artık 60 filan yaşında sanırım birisi. Romanın başında gizemli bir Portekizli kadına rastlıyor, bu kadının fırlattığı bir kâğıt parçasından bir telefon numarası kaydediyor ve birden hayatından sıkıldığını ayrımsayıp bir kopuş yaşıyor. Aslında fakir bir ailenin çocuğu olduğu günlerde İsfahan’a gitme olasılığı karşısına çıkmış, bundan tırsmış, üniversite hocası olabilecekken –çünkü gerçekten hâkim eski Yunanca, İbranice ve Latinceye- lisede kalmayı tercih etmiş, öğrencisiyken ona hayran sonra karısı olunca ona tepeden bakan kadınla başarısız bir evlilik yapmıştır. Kısacası bu Portekizli gizemli kadın, onda Orhan Pamuk’un Yeni Hayat etkisini yaratır (demek OP de bunu başka bir yerden aşırmış olsa gerek, herhalde LGT’nin yazarı ondan esinlenecek değil, o da Avrupa yazınına bakmış olsa gerek). Okumamış olanların heveslerini kursaklarında bırakmak istemiyorum; ama bu kadın sonra yok oluyor ve bir daha hiç Gregorius’un karşısına çıkmıyor galiba. O telefon numarasını da Gregorius hiç aramıyor. Galiba diyorum; çünkü iki ay boyunca serviste okuyunca kitabı, bir de sonlarını artık atlaya zıplaya geçince emin olamıyorum. Hatam varsa düzeltin lütfen. Bu sarsıntıyla Gregorius bir İspanyolca kitap satan dükkâna gidiyor, tam o sırada sevgiyle bir kitabı okşayan bir kız görüyor ve kızın bıraktığı, sonradan öğreneceğimiz üzere, artık Portekiz’de bile sarraflarda bulunmayan 1975 basımı bir kitap satın alıyor. Böyle tesadüf olur mu bre! Dil ustası olduğu için, bir iki self-made kitap, kasetle Portekizce öğrenmeye ve kitabı çevirmeye başlıyor ve de yazarına merak duyup  verdiği dersini ortada bırakıp müdürüne haber vermeden trene atladığı gibi Lizbon’a gidiyor. Aşktan, heyecandan yoksun yaşamlara mahkûm olan çoğunluğun yapmak istediğini yapıyor yani.

C.     İşte bundan sonrası Gregorius’un elindeki kitabın yazarı Amadeu Prado’nun hayatını geride kalanlarla konuşarak ve kitapta yazılınlarla tekrar kurgulaması. Aslında parçaları bir araya getirdiğinde hayat öyküsünde bizi şaşkınlığa sürükleyecek çok az şey var. Kendisinin mükemmelliği hariç (bir tek yatakta nasıl olduğunu bilemiyoruz; ya da güreş tutsa gücünün ne olacağını). Ama parçalar kronolojik sırayla toplanmadığından sanki dedektiflik öyküsü okurmuş gibi oluyoruz. İyi de insan merak ediyor. Bir başkasının hayatına bir erkek bu kadar merak duyar mı? Bir insan bu kadar merak duyar mı? Âşık olmadan (ne de olsa Prado ölmüş)? Ya da biyografi yazmıyorsa? İkisi de söz konusu değil burada. Ben duyabilirim biraz; çünkü hayatımı bazen çok sıkıcı bulurum. Başka yaşamları dinleyerek kaçırdıklarımı anlamak isterim. Ama hayatı sıkıcı çoğunluk dedikodu hariç merak etmez ya, kendi dünyalarına hapsolmuştur çoğu. Nedir derdi Gregorius’un? Gizemli Portekizli kadın olsa gerçekçi olurdu. Daha da garibime giden, neden zengin bir Batılı ülkenin yazarı, kahramanı, tak diye az gelişmiş bir ülkenin elitlerinin tam ortasında yerini bulup onları analiz edebiliyor ve bu analizi hepimiz okuyoruz da, bir Türk bir Portekizli, İsviçreli birinin peşine düşmüyor, o İsviçreli elitlerden her şeyi öğrenemiyor? Niye bize verilen izin acılı göçmen hayatlarını anlatmak oluyor? İşte yüzlerce sayfayı, 80’ine 90’ınana gelmiş, sanki ömürlerini Gregorius’a her şeyi berrak bir zihinle anlatmak için bekleyen insanları dinlemek için okuyoruz. Prado’nun mezun olduğu Cizvit lisesi hayalet bina olarak onu bekler, 1975’ten beri hiçbir eşyası oynatılmamış; ama tozu hep alınmış odasının kapıları ona açılır. Herkes çıkarır tak diye Prado’nun yazdığı mektupları, 70 yıl önce lise mezuniyet töreninde Tanrı tanımazlığını rahiplerin önünde; ama onları kendine hayran bırakarak haykırdığı yazısını çıkarır verir; ya da o konuşmanın son cümlelerini söyleyebilir. Hadi Gregorius sürekli kitabı çevirdiği için her yeni öğrendiği olayla Prado’nun bir cümlesini olduğu gibi anımsar da diğerlerinin hayatı bu adama mı adanmıştır? Atatürk müdür Prado! Portekizliler böyle midir gerçekten? Neredeyse hepsi Almanmış gibi geldi bana. Ve de çok cömert. Gregorius’a villasını ve şoförünü bile âmâde eden oldu ya, oraya gitsem bana yapacaklar mı bunu?

D.    Ben değilse de A Takımı Salazar diktatörlüğüne çok dikkât etmiş.  İsviçreli yazarın Batı’nın bu konuda âtıl kalmış olmanın vicdan muhasebesi yapmakta olduğuna karar vermişler. Bense yaşanan o acıların kitapta çok iyi anlatılmadığını düşündüm.

 

    Peki kötü bir roman mı LGT? Değil. Edebi bir tadı var, bu anlamda klasik ekolden bence. Zaten Prado’dan yapılan alıntıların çoğu, çok derin olmasa da güzel yazılmış metinler. Beni en çok Steinway piyanoyu aldıktan sonra artık onu hiçbir zaman güzel çalmayı öğrenemeyeceğini anlayan Jorge’nin söyledikleri etkiledi. Ama açıklayamayacağım. Zaman geçiyor, özgür değiliz, yapmayı isteyeceğimiz yeni şeyleri ayrımsadığımızda ölüme yaklaştığımızı anlıyoruz. Gerçekten de aşktan sonra bir yapıtı sanatsal yapacak olan şey ölüm konusunda kafamızı kurcalatabilmesi oluyor. Bu büyük falsolarını unutmadan okuyun derim. Belki bende olduğu gibi sizde de Portekiz’e gitme isteği uyandırır en azından.

 
Toplam blog
: 19
: 865
Kayıt tarihi
: 11.06.12
 
 

Sabancı Üniversitesinde Endüstri mühendisliği dersleri veriyorum. ..