​ "Mustafa" ve bir 10 Kasım'ın ardından.. / Özel Günler / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Aralık '08

 
Kategori
Özel Günler
 

"Mustafa" ve bir 10 Kasım'ın ardından..

"Mustafa" ve bir 10 Kasım'ın ardından..
 

Yine yeni bir sonbahar sabahı.. Sonbaharın alametlerinden biri olan dökülmüş yaprakların üzerine bu yıl henüz basamamışsak da, henüz havalar da yeterince soğumamışsa da biz yine de bir şekilde mevsimin hüznünü yüreğimizin bir köşesinde hissediyoruz. Mevsimlerin insanın ruhunda bir değişim meydana getirdiği bir gerçek..

Şu koca kürenin nasıl ilkbaharı, yazı, sonbaharı ve kışı varsa insan ömrünün de , insan gönlünün de bu mevsimleri var. Makro alemden –ki kainat olarak düşünebiliriz şimdilik- mikro aleme kadar bütün oluşumlar bir gelişim ve çöküş aşamalarından geçmektedir. İnsan olarak bu sistemin neresinde bulunduğumuzu bir düşünürsek; sanırım makro alem ve mikro alem arasında bir köprü vazifesi gördüğümüzü söyleyebiliriz... Sistemin dışında değil isek biz de bir şekilde ona adapte olmuşuz demektir.

Hüzün; hazanda güzeldir.. İster “koca kürenin” hazanı, ister gönlümüzün hazanı olsun.. Mevsimleri birbirine karıştırırsak duygularımızı da karıştırırız. Kış mevsiminde kışlık meyveler yenir, yaz mevsiminde ise yazlık meyveler.. Keza giyime de uyarlayabiliriz aynı durumu.. İnsanoğlu akut olaylarda genellikle duygularıyla hareket eder. Onun ruh haline tesir eden bir olayın üzerinden fazla zaman geçmemişse ani refleksler verip duvarlar örebilir etrafına.. Oysa biraz zaman verildiğinde ona, sağduyu hakim olacaktır eninde sonunda.. ve reflekslerin yerini daha planlı hareketler alacaktır.

Ata’yı gönlümüzün en müstesna köşesine yolcu edişimizin 70.yıldönümü.. O artık yeryüzünde değil. Misyonunu yerine getirdi ve her ölümlü gibi ebedi istirahatgahına çekildi. Artık genç Türkiye Cumhuriyeti onun ilkeleri ile yoluna devam ediyor. Vefatının sonbahara denk gelmesi anma törenlerine ayrı bir duygusallık katıyor.

Türk Milleti tarihin her devrinde kendi kendini yıkmış, sonra da zor günlerde ortaya çıkan birlik-beraberlik hasleti sayesinde küllerinden yeniden doğmuştur. Kim bilir, belki de bu milletin yeryüzünde her zaman var olması gerekiyor. Bizim için hazırlanmış projelerden bihaberiz neticede; projelerin büyüklüğünden de..

Yıkılmış her devletten sonra o millet içinden bir kahraman çıkarır; eğer başkası eliyle kurulmamışsa.. Çok şükür ki biz kendi devletimizi kurmuş bir milletiz. Her kuruluşta olduğu gibi yine bir lider, bir önder çıkarmayı bildik. Bu sefer ismi “Mustafa” idi. O aramızdan biri idi; kimileri resmi kurumların önündeki bir heykel olduğunu zannetse de.. O; Türk Milleti’nin gönlünde liderliği, disiplini, sabrı, ileri görüşlülüğü, açık sözlülüğü ile taht kurmuştu. Bu millet düştüğü zor durumdan onun önderliği ile çıktı.

Evet, o aramızdan biri idi. Bir insanı ilahlaştırmak, ona yapılacak en büyük kötülüktür. (Kelimeleri yerli yerinde ve dikkatli kullanmak zorundayım. Yoksa birilerinin –ki dil provakatörleri hazırda bekliyor- bana “zücaciye dükkanındaki fil muamelesi” yapmaya çalışacağından hiç kuşkum yok). Kurtuluş Savaşı henüz bitmiş ve genç cumhuriyet kendini göstermeye başlıyordu. O günlerdeki coşkuyu muhakkak ki tahayyül edebilirsiniz. Koca cihana kafa tutulmuş ve topraklarımız söke söke geri alınmıştır. Okumuş bir neslin nerdeyse tümünü Çanakkale’de bırakmış olan bu millet, elinde kalan aydınları ile Cumhuriyet’i ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Koskoca bir imparatorluğun gözlerinin önünde çöküşünü görenler, genç cumhuriyetin üzerine titriyordu adeta. Herkes hassas ve duyarlıydı.. Ve yenilmez olduğumuzu tarihin duvarlarına kazımak için edebiyatımız devreye girdi : Kahramanlar ölümsüzleştirildi, doğaüstü güçler verildi ve hatta tanrılaştırıldı.. Hızını alamayan bazı edebiyatçılarımızın yazdığı dizeler, insanlarımızı hiç gerek yokken karşı karşıya getirip “Tanrı” kavramı etrafında tartışmalar oluşturdu. Buna rağmen tartışmalar “hilafet” kavramı etrafında odaklanıyormuş gibi bir imaj verildi. Aslında hilafetin kaldırılmasına bir miktar tepki olmasına rağmen; tepkinin asıl sebebi bir kısım aydınların dini değerlere atıfta bulunarak Ata ile dini karşı karşıya getirmeleri idi.

İlahlaştırma operasyonuna birkaç örnek vermek gerekirse:

“Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla
Gidiyor, göğsünü çepeçevre saran bayrakla”, Orhan Seyfi Orhon

“Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses,
İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!”, Edip Ayel

“Bir güneş gibi yalnız/ Sensin ülkü tanrımız.”, Ömer Bedrettin Uşaklı

“Dağların ardında sönüşü gibi,
Millete can veren, vatan yaratan;” , Yusuf Ziya Ortaç

“Toprağın haritasını çizdi bayrağa;
Allah değil, o yazdı alın yazımızı.”, İlhami Bekir

Yukarıdaki mısralar yalnızca birkaç örnek.. Bunların furya haline geldiğini düşünürsek durumun vahametini daha iyi anlarız.

Can Dündar geçtiğimiz günlerde bir belgesel yaptı; adı “Mustafa”.. Kızılca kıyamet koptu. “Seyretmedim ama” diye başlayan nutuklar atıldı. “Böyle belgesel mi çekilir?” diyen sinemayla alakasız insanlar çıktı. “Sadece Mustafa değil, adı Mustafa Kemal idi” diyenler oldu düştükleri komikliğe aldırmadan.. Hatta inanır mısınız, bir yazar açık oturumda kendini o konuda tek otorite görüp Can Dündar’a “filmin şurasını çıkaracak, şurasını da düzeltecek, şu yanlış bu doğru” gibisinden ne yapması gerektiğini dikte ediyordu. Can Dündar da şaşkınlık içinde dinliyordu olanları; “Yarabbim ben nerdeyim?” dercesine.. Evet, mutlaka kabus olmalıydı, ve de az sonra uyanacaktı..

Olmadı.. Uyanamadı Can Dündar. Gördüğü kabus değil, “32 kısım tekmili birden” karabasandı. Hatta dizi çekilse “Elm sokağı kabusu” halt etmişti yanında. Nitekim anlatamadı “ayaklı literatürlere” kendi bakış açısını. Oysa onun çizgisi belli idi. Yazdığı onca kitap, çektiği onca belgesel onun referansı olmalıydı. Elbet yanlışı da olacaktı; ama bu kadar vicdansızca mı yapılmalıydı eleştirisi; hem de daha eleştirenler tarafından dahi seyredilmemişken.. Eleştirenlerden bazıları şöyle söylüyorlardı: “İyi de kardeşim, hiç mi eleştirilmeyecek?”. Eleştirilecekti elbet. Ama bunun “mal bulmuş mağribi gibi” olması gerekmiyordu. Her şeyin bir usulü ve dozu vardı. Eleştirirken uygun bir üslupla yapacaksın; bir yandan da olumlu yönlerini söyleyeceksin. “Niye çektin bunu” diyeceğine, “İnşallah daha iyisini de çekin” diyeceksin.

Daha düne kadar Can Dündar’ı göklere sığdıramayanlar, “o zaten böyleydi, şüphelenmiştim zati, bunun ne olacağı çocukluğundan belliydi” haykırışları ile yere geçirmişlerdi. Neredesin ey adalet!!!

Sırf bu vicdansızca eleştiri merakımız yüzünden –ki hepimiz aynı şeyi yapıyoruz; iki satır yazarken, iki kelime konuşurken- memlekette ne bir şey yazılabilir oldu, ne bir şey söylenebilir.. Yobazlık bu değilse nedir soruyorum.

Bir sözüm de “Mustafa” demesine kızanlara.. İtiraz ederken neyi düşünüyordunuz? “Mustafa” isminde sizi irrite eden ne var? İlla “Mustafa Kemal” olsun derken ismini kimden ayrıştırmaya çalışıyorsunuz? Aklımda bir cevap var ama söylemeyeceğim.

Bizim çocukluğumuzda 10 Kasım’lar “yas töreni” şeklinde idi ve doğal olarak kendimizi hüzünlü olmaya mecbur hissederdik. O gün gülmek sanki utanılacak bir şeydi bizim için.

Bizim her işimiz törensel olmak zorunda mıdır bilinmez ama, öyle bir merakımız var. Okullarda eğitime törenle başlayıp bitirmekten tutun da son zamanlarda bayramlaşmayı bile törenle yapıyoruz. Neyse konuyu dağıtmayayım. 10 Kasım’lar yakın bir zamanda “yas töreni” olmaktan çıkıp “anma töreni” kapsamına alındı. Böylece konunun özünü kaçırmamak adına önemli bir adım atıldı. Atıldı atılmasına da o zaman da kıyamet koparılmadı mı zannediyorsunuz; “Nasıl yas tutmazsınız, öldüğüne seviniyor musunuz yoksa?” diye.

Anma töreni dedik de; törenlerde çocuklarımızın ruh halini hiç tasvip etmiyorum. Tabi ki ülkemize kasteden düşmanlara hayranlık duymalarını istemiyorum ama öfkeyle şiir okuma geleneğimizi bence tekrardan bir düşünmemiz gerekiyor. Çocuklarımız öyle bir şartlanmış ki eline verilen her şeyi bağırarak okuyor. Bu birazda okullardaki tarih derslerinin formatından kaynaklanıyor sanırım. Öyle bir tarih anlatılıyor ki “Türkün Türkten başka dostu yoktur” psikolojisi ile yetişen çocuk da doğal olarak kendisinden başka her millete öfkeyle bakıyor. Hatta bırakın başka milleti kendisi gibi düşünmeyen kendi milletinden kişilere dahi kin güdebiliyor. Başka milletleri kötülerken doğal olarak da kendi milletimiz ve kahramanlarımız yüceltiliyor. Bundan nasibini Atatürk de aldı. Öyle bir yüceltildi ki çocuklarımız belki de onun tanrı olduğunu zannettiler. Gün geldi o çocuklar büyüdü, her biri eline kalem aldı. Araştırıp onun tanrı olmadığını, hepimiz gibi etten kemikten bir insan olduğunu, onun da nice zorluklarla mücadele ettiğini, hiçbir şeyi hazırda bulmadığını, bir çok kimseyle kol kola girip elbirliği ile bu vatanı kurtardığını öğrendiler. Öğrendiler de bir kısmı bunu öğrendiğinde içlerindeki “kandırılmışlık duygusunun” tepkisini hiç suçu yokken Atatürk’e yönlendirmiş oldular.

Bugünün çocukları “Ey ilâhın yüce davetlisi, göklerden eğil, göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!”(Yusuf Ziya Ortaç) diyen bir düşünce ile “Mustafa” diyen bir kişi arasında tercihe zorlanıyor. Çocuk olsam hangisini seçerdim, büyüyünce hangisini seçiyorum?..

Çocuklarımızı sığ tartışmalardan çıkarıp klasikleşmiş törenler yerine onları hedefleriyle buluşturmayı denemeliyiz. Bunu da nutuk çekerek değil uygulayarak yapmalıyız. Onlara muasır medeniyet seviyesine giden yolu açmalı ve aydınlatmalıyız. Ama o yolun asla bizim bakış açımıza sıkıştırılamayacağını göz önüne alarak.. Bugün takip ettiğimiz muasır medeniyetler bir gün “muasır medeniyetlikten” vazgeçerlerse kimi takip edeceğiz sorusunu cevaplamadan bu yola çıkamayız. Kafamızdaki muasırlık kavramını belirginleştirmeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Bu kavram asla birini takip etmekten ibaret olmamalı, koyduğumuz hedeflere ulaşmak olmalı.. Hedefleri de öyle tayin etmeliyiz ki birine ulaşırken bir başkası hemen devreye girebilsin. Yoksa hedefin bittiği yerde çöküş kaçınılmazdır.

Mustafa Kemal bize “muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmayı” hedef olarak gösterdi. Şimdi size bir soru.. Diyelim ki bu hedefe ulaştık; sonra?.. Hiç düşündük mü sonrasını? Hedef verilmedi diye duracak mıyız? Hayır durmayacağız. Önümüze yeni bir hedef koyup devam edeceğiz. Çünkü muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmak demek muasırlık kriterlerini belirlemek demektir.

Soruları biraz zorlaştıralım. Atatürk kurtuluş mücadelesi sırasında gündeme gelmese idi; yani kurtuluş mücadelesi kahramansız olarak tamamlansa ve bugün itibariyle Atatürk gelse de seksen küsür yıllık ezberimizi bozan bir hedef koysa idi ne yapardık? “Bugün gelse adı Atatürk olmazdı, onu Atatürk yapan kurtuluş mücadelesidir” dediğinizi duyar gibiyim. Evet kahramanları kahraman yapan verdikleri mücadeledir.

Atatürk genç Türkiye Cumhuriyeti’ni mümkün olduğu kadar geliştirip dünya ülkeleri ile yarışır hale getirmeye gayret etti. Bunun için de içinde bulunduğu şartları olabildiğince zorladı. Kullandığı yöntemler ve argümanlar o zamanın şartlarına (yani yeni kurulan bir devletin şartlarına) uygun olabilirdi. Bazı kaygılar, korkular ve olağandışı şartlar daha iyisi yapılabilecekken daha düşük kalitede işler çıkarılmasına neden olmuş olabilir. O günkü şartların iyileşmesi durumunda o zaman katlanılmak zorunda kalınan bazı şeyler düzeltilebilir. Eminim ki Atatürk bugün yaşasaydı o günkü Atatürk’ü aşacak işler yapmaya çalışırdı.

Korkularımızı bir gözden geçirelim. Dönelim çocukluğumuza kadar gidelim. O zaman nelerden korkuyorduk, büyürken nelerden korktuk, gençliğimizde nelerden.. Olgunlaşınca değişti mi korkularımız; ya da yaşlanınca da korkacak mıyız? Korkacaksak nelerden?.. Evet şöyle bir bakarsak her yaşımızın her çağımızın ayrı ayrı korkuları var. Yalnız bir fark var: Çocukluğumuzda ezici gibi gelen korkularımız bugün gülümsememize yol açıyorsa bugünkü korkularımız da muhtemelen öte dünyaya ayak basma aşamasında bize ehemmiyetsiz gelecektir. O halde olaylara bakarken çocuk gözüyle bakmaya devam edersek hayatımızı içinden çıkılmaz bir hale getirir , acı çekmeyi de meslek haline getirmiş oluruz.

Dün genç bir devlet idik.. Ama bu millet genç kalmayacak kadar aksiyonerdir. Büyük bir kısmı “Biz asırlık çınarlarız, köklerimizi toplayıp yürüme zamanı geldi de geçiyor bile. Yaşlanma korkusuyla genç kalma adına olgunluk çağımızı elimizin tersiyle itemeyiz” anlayışındalar.

Biz muasır medeniyetlerin peşine takılırken onlar bize muasırlık kriterlerini dayatarak kabullendirmeye çalışıyorlar. Hem peşlerine takılıyoruz hem de kriterlerine uymayı reddediyoruz. Onu bırakın içeride dahi gelişimimize neden olacak bir çok işi kim bilir neler uğruna ellerinin tersi ile itmeye çalışıyorlar. Yani peşlerine takılsan kriterleri reddediyorlar, kendi bildiğini yapsan onu da reddediyorlar. Bunu yaparken hem kendilerini hem de memleketin vaktini tüketiyorlar. İşte size bir fıkra: “Cehennemde her milletin atıldığı kuyular var. Dışarı çıkmaya çalışanları zebaniler iterek geri içine atıyorlar. Yalnız Türklerin atıldığı kuyunun başında zebani olmaması dikkat çekiyor ve nedenini soruyorlar. Gerek yok, deniyor. İçlerinden birisi yukarı çıkmak istese, ötekiler hemen paçasından yakalayıp dibe çekiyorlar”. Ne dersiniz gülelim mi fıkraya?

“Boynuzlar alıp başını giderken kulaklar henüz kulak olduğunun farkında değil” diyor içimdeki ses. Memleketimizde maalesef ilericilik adına ilerlemeye korkunç derecede direnen bir kesim var. Buna da Atatürk’ü kalkan yapıyorlar Atatürkçülük adına.. Şunu söyleyebilirim: Atatürk, sözde Atatürkçülere bırakılamayacak kadar değerlidir. O yeri geldiğinde Atatürk’ümüz, yeri geldiğinde Kemal Paşa’mız, yeri geldiğinde de “Mustafa”mız. Günahıyla sevabıyla, doğrusuyla yanlışıyla onu tarihteki yerine oturtmak zorundayız. Ve bunu yaparken de onun bir insan olduğunu göz ardı etmezsek kendimize ve ona en büyük iyiliği yapmış olurlar.

Ben kuru kuruya “Atam, izindeyiz” diyenlerden değilim. Biliyorum ki onlardan bir kısmı “izin” bitince ancak dönebilecekler, bir kısmı da “iz” bitince yoldan dönecekler. Ben “Atam, gösterdiğin hedefe ve onun ardındaki hedefe yürüyorum” diyorum.

Şimdi bir soru da kendime: “Acaba bu yazıyı kaç yıl erken yazdım!”. Ne dersiniz?

25.11.2008 saat 16.15

 
Toplam blog
: 32
: 859
Kayıt tarihi
: 04.12.08
 
 

Hayatı yaşanabilir kılan bilgidir... Vakit buldukça yazmaya çalışıyorum. Yazılamayan, kaydedileme..