“Şaşırdım kaldım ben!” Çetin Altan / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Şubat '09

 
Kategori
Siyaset
 

“Şaşırdım kaldım ben!” Çetin Altan

“Şaşırdım kaldım ben!” Çetin Altan
 

Babam hep anlatırdı Çetin Altan’ı, o zamanları mecliste tek başına neler yaptığını mecliste ona yapılan vahşiliği. Ve övünürdü; o yıl seçimlerde Tokat’ta TİP’e 2 oy çıkmış biri annem biri babammış. Bu ülke nelerden geçti, hala geçiyor, rahmetli;o sert adam, Çetin Altan’ın aldığı ödülü, ödülün veriliş anını izleseydi, gözleri yaşarırdı. Başbakan ve Kültür Bakanı Çetin Altan’ı konuşması boyunca sahnede ayakta dinledi salonla birlikte ayakta alkışladı.

Demokrasi yolunda ömrünü ortaya koymuş, hayatı boyunca gerçeği aramış bir usta Çetin Altan.

TRT 2 naklen verdi ödül törenini; Çetin Altan şaşırdım kaldım ben! dedi. Bu ödülü bana vereceklerini öğrenince..

“Zamana dayanan yazının değeri artar.” dedi.

“Çok ırgalandı burada kalem sahipleri maalesef”. dedi. Anlattı ve kahkahalar attı, ben de izlerken kahkahalar atıyordum, Davos’tan daha önemli bir gelişme bence içerde verilen bu ödül: Aya İrini önceki akşam hayatını yerelden küresele adalet ve demokrasiye adamış bir insana Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verilmesine tanıklık etti.

“1943’te dokuzuncu sınıftayken adımı ilk defa basılı gördüm. Bir kalem, bir kâğıtla bilinmez bir okyanusta bir de baktım, 1 Şubat 2009 Aya İrini. 82 yaşında bir yaşlı âdem” “İnsan kendi dilinin lezzetini bildiği kadar vatanını sever. Bana sordukları vakit ‘sen ne istiyorsun?’ diye, ‘yazıya layık olmayı istiyorum’ dedim. Anadiline layık olmanın lezzetine özenmiş bir insanı kalkıp da bir kâtip gibi görerek, kendi propagandasını yapmak zorunda bir insanmış gibi değerlendirmek kendi anadilinin büyük çınarlarıyla süslenmiş bir dünyanın tadından uzak kalmak demektir.”

“Umarım elli yıl sonra biri dönüp baktığında bu ödülü yanlış kişiye vermişler demez” derken ince bir mesaj da verdi.

Konuşmasını Necmeddin Halil Onan’ın Çakıl Taşları şiirini okuyarak bitirdi:

“Biliyorsun ki kari, kalbin derinlikleri

Damla damla biriken gizli gözyaşlarıdır.

Kudretimin oradan çıkarabildikleri,

Halis inci yerine bu çakıl taşlarıdır.

Görüyorsun nihayet çakıl taşları sende,

Şairin kendi kalbinde kaldı.

Fakat şunu anla ki, o çakıl bulurken de,

Araştırmadan duyulan zevki aldı...”

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konuşması ise özenle hazırlanmış samimi ve tarihi bir konuşma oldu, açıkcası şaşkınım ve Çetin Altan için yapılmış olması nedeniyle gurur duydum iyi şeyler oluyor, dilerin nazar değmez.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konuşması:

“Bu ödülün Türkiye semasında renkli bir gökkuşağı olan değerli yazar, romancı, siyasetçi, gazeteci Çetin Altan’a verilmiş olmasından memnuniyet duyuyorum.

Türkiye’nin demokrasi tarihine denk bir düşünce serüveni izleyen, düşünceleri için bedel ödeyen, üslup ustası Çetin Altan’ı demokrasi ve özgür düşünce adına sevgiyle, şükranla selamlıyorum.

İlk eseri Üçüncü Mevki’yi 1946 yılında yayınlayan ve o günden bugüne aralıksız düşünce üreten, 62 yıl boyunca kesintisiz eser veren Çetin Altan beyefendiye daha nice eserler vermesini diliyorum.

Bu büyük ödül 1979 yılından beri veriliyor. Bu ülkede, bilim adına, sanat adına, edebiyat adına, düşünce adına, estetik adına taş üstüne taş koyan büyük düşünce ve gönül sahiplerini minnetle, şükranla yâd etmek boynumuzun borcudur.

Üzülerek söylemeliyim ki, yakın tarihimizde düşüncenin serüveni meşakkatli bir yolculuk olmuştur.

Farklılıkların kabulü kolay olmamış, kemikleşen önyargılar, tahammülsüz anlayışlar düşünceyi ağır şekilde cezalandırmış, bedelini ise bütün Türkiye ödemek zorunda kalmıştır.

Bu meşakkatli yolculukta direnç gösteren, ülkesinden umudunu kesmeyen, bedel ödemek pahasına düşünce sevdasından vazgeçmeyen, otoriter anlayışlara boyun eğmek yerine, eğip bükmeden gerçeği söyleyen aydınlarımızın, bilgelerimizin, yazarlarımızın öncülüğü büyük önem taşıyor.

Hiç kuşkusuz onlardan biri Çetin Altan’dır.

Geriye doğru baktığımızda bugün içimizi burkan acıların, çoğu kez üretilmiş vehimlere ve korkulara dayanması bugün bile aşabilmekte güçlük çektiğimiz birçok soruna kaynaklık etmektedir.

Kuşkusuz herkes Çetin Altan gibi yaşadıklarından, maruz bırakıldığı zorluklardan güler yüzlü bir felsefe çıkaramamış, kırgınlıklar, küskünlükler, açık uçlu yaralar yeni toplumsal sorunlara yol açmıştır.

Ödül törenleri, birer teşekkür, takdir ve vefa numunesi olma özelliklerinin yanı sıra aynı zamanda bir özeleştiri imkânı sunar.

Değerli yazarımızın ve daha birçok düşünce adamının yaşam öyküsü esasında kişisel birer öykü değil, bir anlamda Türkiye’nin öyküsü olarak da görülebilir.

Bütün gelgitlerin, fırtınaların olduğu, tıpkı Türkiye gibi zor yol alan bir serüven...

Bu serüvende hem güler yüzlü, hem yakıcı bir eleştiri var, mizah var, akıl var, birikim var, her kalemi ele alışında tazelenen umut ve heyecan var.

Bu birikimin, bu sonsuz entelektüel tecessüsün sonucu olarak bugün elimizde roman, tiyatro, deneme, tarih incelemesi, politik analiz, gezi kitabı, hatıra ve mizah türlerinde yayımlanmış, dünya dillerine çevrilmiş 40 tane eser var.

Evet, eleştirel akıl olmadan, eleştiriye tahammül olmadan yol alamayız, söz olmadan, yazı ve fikir olmadan uygarlık iddiamızı gerçekleştiremeyiz.

Farklı düşünmek asla birbirimizi anlamaya, en azından anlama çabasına mani olmamalıdır.

Demokrasinin temeli tahammül duygusudur, eleştirel aklın, farklılıklar arasında diyaloğun geçerli olmasıdır, her türlü düşünceye saygı duyulmasıdır.

Bugün mutlulukla ifade ediyorum ki, Türkiye artık ne Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran ve düşünceyi mahkûm eden bir Türkiye’dir, ne de Nazım Hikmet’i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan Türkiye’dir.

O alıngan, o vehimler üreten Türkiye artık yerini özgüvene bırakmıştır.

Bugün idealimizdeki noktaya ulaştığımız belki söylenemez, ancak düne göre çok daha iyi bir noktada olduğumuz, daha iyiye doğru ilerlemek için güçlü bir irade ve kararlılığa sahip olduğumuz söylenebilir.

Türkiye, Çetin Altan’ın ısrarla vurguladığı üzere “enseyi karartmamış”, umut kapılarını kapatmamış, içine kapanmaktan kurtulmuş, dünyaya açılmıştır.

Türkiye’nin artık dünya ile eşit ilişki içinde konuşabilen, gücünü hissettiren, halkının hukukunu koruyabilen bir düzeye ulaştığını görebilmekteyiz. Ancak bu Türkiye’nin bütün meselelerini halletmiş, eski yaralarını sarmış, bütün imkân ve kaynaklarını kullanacak seviyeye gelmiş olması anlamı taşımıyor.

Bu gücü, benim ülkemin yazarları da, sanatçıları da, siyasetçileri de, yöneticileri de, sinemacıları da, müzisyenleri de yüreklerinde hissetmelidir.

Bu mücadelede yerli kalabilen, ülkesi adına düş kuran, umudunu kesmeyen, halkının sevincine ortak olan, eleştirirken yıkmayan, karamsar senaryolara teslim olmayan yazarlarımızın, aydınlarımızın payı büyüktür.

Geldiğimiz noktada seslerimizi birleştirmek, birbirimizin ayağına basmadan, birbirimize kulaklarımızı tıkamadan birlikte yürümek zorundayız.

Ne Aşık Veysel’in bir tek türküsünden, ne Necip Fazıl’ın bir tek mısrasından, ne Yunus’un ilahilerinden, ne Fuzuli’nin bir kasidesinden vazgeçeriz; ne de yanı başımızdaki mazlum ülkelerin çığlıklarına kulak tıkayabiliriz.

Ne çağdışı ideolojik sloganlar yüreklerimizi ve akıllarımızı rehin alabilir, ne de insanlığın ortak birikimiyle elde edilen çağdaş ve modern dünyaya sırtımızı dönebiliriz.

Hüviyetimizi koruyarak uluslar arası camianın saygın bir ülkesi olacağız.

Cumhuriyetimizi, demokrasiyle, cumhurla, yani halkla, halkın iradesiyle birlikte yaşatacağız.

Türkiye, taşıdığı yüksek değerlerle modern dünyanın bunalımlarına çareler önerebilecek bir ülkedir. Onun için kendimizi iyi tanımalıyız.

Bu ülkenin tarihi ve kültürel hüviyetini, asli karakterini de hiçbir zaman reddi miras etmeden gözümüzün ışığı gibi koruyacağız.

Türkiye daha fazla özgürleşecek, daha fazla demokratikleşecek, daha fazla kalkınacak, daha fazla büyüyecek...

Dünkü koşullar farklı olabilir ama bugün, Batı ile Doğu arasında bir dilemma, bir ikilem içinde değiliz, olmayacağız.

İkide bir bizi saf tutmaya çağıranlar, eski koşullarla ve eski argümanlarla bize kendilerince yer gösterenler Türkiye’yi aşılmaz bir paradoksa düşürme çabasındadır.

Hayır, Türkiye’nin gücü sadece ölçülebilir, istatistiklerle test edilebilir bir güç değildir.

Türkiye’nin yeri bellidir, yönü bellidir, hedefi bellidir.

Türkiye maddi ve manevi birikimiyle birlikte kabuğunu kırmış bir büyük ülkedir.

Doğu-Batı arasındaki muazzam terkibi yapabilmiş müstakil, özgür, demokrasiden, özgürlükten, bilimden, modern dünyadan asla yüz çevirmeyecek olan bir ülkedir.

Doğu’nun yaralarını sarabildiğimiz kadar saracağız.

Batı’nın ortak değerleriyle buluşabileceğimiz kadar buluşacağız.

İnsanlığın vicdanı olabildiğimiz kadar olacağız.

Halkımızın meselelerine sahip çıkmayı, vatandaşlarımız arasında ayrım yapmadan adalet üretmeyi daima esas alacağız.

Devleti toplumdan, demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini, hukuku, adaleti, merhameti, üretimi, kaliteyi, rekabeti, şehri, medeniyeti halka çok gören, halktan esirgeyen demode anlayışa teslim olmayacağız.

Avrupa Birliği hedeflerimize sonuna kadar sahip çıkacak, bu ülkenin dünyadaki hukukunu sonuna kadar koruyacağız.

Türkiye tarihi, geçmişi, kültürü, potansiyeli olmayan sıradan bir ülke değildir.

Türkiye’nin sadece ekonomik açıdan, sosyal açıdan gelişmesi, çağdaş standartlara ulaşması yeterli değildir.

Türkiye’nin sahip olduğu düşünce potansiyelinin, kültür ve sanat zenginliğinin de dünyaya gösterilmesi, dünyayla rekabet edebilir hale getirilmesi gerekmektedir.”

Dünyanın gözü ülkemizin üzerindedir. Bu ülkede istikrar, bu ülkede demokrasi, bu ülkede hukuk devletinin eksiksiz işleyişi çok önem arz ediyor.

Sağ sol kutuplaşmalarını artık yaşamak istemiyoruz. Aşırılıklardan uzak, birbiriyle daha anlaşabilen bir ülke, bir zemin arayışı içindeyiz. Pusu kurmak siyasetini görmek istemiyoruz. Birbirimizin ayağına basılmasını artık görmek istemiyoruz. Hepimiz bu ülkenin insanlarıyız. Birbirimize saygı duymalıyız.

Birbirimizi doğru anlamaya direnç gösterilmesini istemiyoruz. Hazine’den geçinen imtiyazlı çevrelerin hiçbir risk almadan, hiçbir emek ve değer üretmeden, bu ülkenin imkan ve kaynaklarına göz dikmesini istemiyoruz. Statükoyu muhafaza ederek değişime direnilmesini istemiyoruz.

İşte verdiğimiz mücadele budur. Biz çetelerle mücadele ederken, biz mafya ile mücadele ederken inanıyorum ki bizim yanımızda olması gereken milletimiz var. Biz bunu görüyoruz. Bu ülkenin içe kapanması için tuzak ve hile siyaseti kurulmasını istemiyoruz. Hukuk tanımayan menfaat şebekeleri, çeteler, mafya olsun istemiyoruz. Türkiye tam bir demokrasiyi, devleti milletle bütünleştirecek olan tam bir hukuk devletini hak etmeyen bir ülke olamaz. Türkiye, demokrasinin hazzını, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar hissetmiştir. Buradan geriye gidişi kimse düşünemez. Son altı yıldır bu amaçla bütün dünyaya dil döküyoruz. Onur verici mesafeler aldık ama daha çok almamız gereken mesafeler var.

Çetin Altan’ın ifadesiyle “Türke Türk propagandası” yapmak yıllarca kamu yönetimimizi, diplomasimizi, siyasetimizi, güvenlik politikamızı, eğitim politikamızı rehin almış bir anlayıştır.

‘Biz bize yeteriz’ ve ‘dünya düşmanlarla dolu’ anlayışı ülkemizi uygarlık yarışında hak ettiği yere getirmemiştir.

Bu anlayış vehimler ve korku üretmekten başka bir işe yaramamıştır. Her olumsuzlukta “topu bir yere atma anlayışı” bu ülkeyi bu noktada tutuyor.

Biz altı yıldır, bütün gayretimizle Türk’ün ve Türkiye’nin imkân ve kaynaklarını dünyaya anlatmaya çalışıyoruz.

Evet, önümüz aydınlıktır. Bahtımız açıktır. Özgüvenimiz tamdır.

Yeter ki, birbirimizin gücünü eksiltmeyelim.

Yeter ki, eleştiriler hakkaniyet ölçülerini çiğnemesin.

Çetin Altan bey, arada bir 30 yıl 40 yıl önceki yazılarını köşesine alıyor ve ne kadar yerimizde saydığımızı ibretle gösteriyor.

O bazen bir Bektaşi fıkrası, bazen Nasrettin Hoca bilgeliğiyle, çoğu kez de eleştiriyle mizahı harmanlayarak zihinlerimizin kilitlerini açıyor. Sadece imajla, makyajla çağdaş olamayacağımızı, milli gelirimizle, rekabetle, üretimle, kaliteyle çağı yakalayabileceğimizi söylüyor. Gençlerimizin kulağına küpe olsun, Çetin Altan 82 yaşında... Bir üniversite öğrencisinden, hocasından daha çok çalışıyor. 62 yıldır Marmara’ya, Ege’ye, Akdeniz’e, Karadeniz’e tek tek deniz yıldızları atıyor. İyi ki varsın, iyi ki yazıyorsun Sayın Altan. Tebrik ediyorum, teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.”

 
Toplam blog
: 444
: 1284
Kayıt tarihi
: 13.09.07
 
 

MB zengin kültürel bir eksen; düşüncelerimizin buluştuğu, tartıştığımız, birbirimizi etkilediğimi..