- Kategori
- Siyaset
"Siyasette Cumhuriyet kuşağı ve 'Devlet(in) Adamı' Süleyman Demirel"
Süleyman Demirel’in vefatının ardından, Türkiye’nin son elli yılının masaya yatırıldığını söylemek yanlış olmayacak. Demirel’in 1964 yılı sonlarından bu yana geçen yaklaşık elli yıla bir şekilde damga vurduğunu söylemeye bile gerek yok. Belki de vefatı sonrasında dile getirilen düşünceler içerisinde tartışılmaksızın kabul edilebilecek tek gerçek olan da onun bu yönüydü. Kasım 1964’te Adalet Partisi Genel Başkanlığı’ndan, Başbakanlığa; Başbakanlık’tan, 1971 ve 1980’de darbelerle uzaklaştırılışına; 1980 sonrası siyasi yasakların kaldırılması ile birlikte tekrar genel başkanlığa -bu kez Doğru Yol Partisi- yeniden Başbakanlığa ve Cumhurbaşkanlığı’na kadar giden bir kariyer. Sadece bu da değil, 28 Şubat Darbesi’nde, 1971 ve 1980’de mağduru rolünü üstlendiği darbelerin bu kez sivil icracısı rolünü üstlenmesiyle, partisinin eski Rize milletvekili adayı olan ancak 1991 Genel Seçimleri’nde milletvekili seçilemeyen Mehmet Haberal’ı 2011 seçimleri öncesinde CHP’ye tavsiye etmesiyle ya da Tayyip Erdoğan’ın, onu siyasi polemiklerin içerisine çekmeye çalışmasına rağmen, bu tartışmalardan inatla uzak kalmaya çalışmasıyla Demirel, gerçekten de Türkiye siyasi tarihinin son elli yılında bir şekilde hep var oldu. 17 Haziran’daki vefatıyla birlikte, bir yandan “devlet adamı”, “baba” Süleyman Demirel’i, diğer yandan da Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını idama götüren süreçte, İlyas Salman’ın Kibar Feyzo filmindeki Bilo karakterine benzer bir rolü oynayan ve Türkiye siyasetine o ünlü “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz!” repliğini hediye eden “anti-komünist”, “popülist” Süleyman Demirel’i tartışmaya başladık: hem de aynı anda! “Bu Süleymanların hangisi gerçek Demirel’dir?” sorusunun cevabı yok! “baba” Süleyman Demirel de, Mart 1963 de Kayseri Cezaevi’ndeki eski DP’lilerin salıverilmeleri sonrasında AP Genel Merkezi’ne de taşınan olayların ardından “şapkasını alıp giden” Süleyman Demirel de gerçektiler.
Ragıp Gümüşpala’nın ardından AP Genel Başkanı olarak aktif siyasete tekrar dönen Süleyman Demirel de, 1969 seçimleri öncesinde eski DP’lilere ilişkin olarak çıkarılmaya çalışılan Af Kanunu’na karşı askerin yanında yer alan Süleyman Demirel’de gerçektiler. 1971 ve 1980 darbeleri ile hükümetleri düşürülen Süleyman Demirel’de, 1997’deki darbede hükümet düşüren Süleyman Demirel de gerçektiler. 1970lerde CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e sonunun Allende gibi olacağını hatırlatan Süleyman Demirel de, Bülent Ecevit’in cenaze törenine katılan Süleyman Demirel de; Hamzakoy’daki Süleyman Demirel de, Çankaya’daki Süleyman Demirel de; köy çocuğu Süleyman Demirel de, fötr şapkası ve kravatıyla özdeşleşmiş Süleyman Demirel de; velhasılı, “Çoban Sülü” de “Morrison Süleyman” da gerçek Süleyman Demirel’diler. Ve tüm bunları kendi kişiliğinde birleştirirken de –Demireller- hiç de “tutarsız” değildiler. Tüm bu çelişkilerin, tutarsızlıkların ortasındaki Süleymanları tek bir Süleyman Demirel yapan, bu tek bir Demirel’i “tutarlı” bir siyasetçi olarak tanımlamaya imkân tanıyan şey de onun “devlet(in) adamlığı” sıfatıydı. Bu nokta da durup bir nefeslenmek en iyisi. Türkiye siyasetinde “devlet adamlığı”kavramı, isminin önüne eklenen kişi için her daim bir “övgü” hitabı olarak kullanılır. Derdim, “devlet adamlığı nitelemesini bir küfür, bir aşağılayıcı sıfat olarak kullanmaya çalışmak değil. Tersine amacım, bir övgü, bir meziyet olarak kullanılan “devlet adamlığı” sıfatını, devlet adamı olarak tanımlanan kişinin, aslında, tam da devletin, resmî ideolojinin, hegemonyanın adamı olma niteliğini ön plana çıkarma ihtiyacıdır: Devlet adamı sıfatıyla nitelediğiniz bir kişiyi, devletin mantığından ayrı düşünmemek, o kişi üzerine konuşurken Türkiye’de devletin geçmişten günümüze doğası ve dönüşümü ile ilgili değerlendirmeleri akıldan çıkarmamak gerekmektedir. Her hangi bir övgü ya da yergi amacı taşımaksızın Demirel bir “devletin adamı” olduğu gerçeğinin altını bu çerçevede dikkatle çizmek gerekiyor. İşte tam da Demirel’in bu devletin, resmî ideolojinin, hegemonyanın adamlığı niteliğidir ki, yukarıda birkaçı sıralanan tutarsızlıkları, bizatihi Demirel’in şahsına mündemiç tutarsızlıklar olmaktan çıkarmakta; aksine onu tutarlı hale getirmektedir. Tutarsız olan, çelişen Demirel’in şahsı değildir; aksine Demirel, birbiriyle tutarsızlıkları, iç çelişkileri olan rejimin ve onun siyasal gündeminin peşinden giderek daima tutarlı olmuştur. Tutarsızlıklar, çelişkiler… onun değil, Türkiye siyasetinin tutarsızlıkları; çelişkiler onun değil aslında onun dönemindeki Cumhuriyet tarihinin siyasî çelişkileridir. Demirel, ne kadar tutarsız olursa olsun, ne kadar birbiriyle çelişirse çelişsin, adamı olduğu devletin resmî ideolojisinin yılmaz bir maslahatgüzarı olarak tutarlıdır: yine ona ait olan “Dün dündür bugün bugündür!” sözündeki o muhteşem “tutarlılığı!” başka türlü izah etmenin yolu var mıdır?
Umutmadan belirtmekte yarar var. Yukarıdaki değerlendirmelerimden “masum” “bîgünah” bir Süleyman Demirel portresi çıkatmaya çalıştığım da sanılmasın. Söylemek istediğim sadece şudur: Örneğin, TBMM’de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam oylamasında tüm suçu Demirel’e yükleyemez; bu gençlerin, tam da oylama esnasında TBMM AP grubu ön sıralarında oturan Demirel’in ayağa kalkarak tehditkar bakışlarla grup sıralarını süzmesi nedeniyle öldürüldüğünü söyleyemezsiniz. Ama idamların gerçekleşmesi sürecinde Demirel’in katkısını yok da sayamazsınız. Türkiye’de devleti konuşmadan, devletin adamı Demirel’in bu tavrını anlayamazsınız. Demirel ile ilgili olarak bir noktanın daha altını çizmek gerekiyor. Demirel, 1960’ların ikinci yarısından itibaren, siyasal sistemin önde gelen kurumlarında yavaş yavaş yer edinmeye başlayan Cumhuriyet’in ilk kuşağının ilk temsilcisi ve bu kuşağın aramızdan ayrılan son üyesidir. Cumhuriyet döneminin ilk kuşağı, gerçekten de 1960’ların ortalarından itibaren siyasal sistemin tepe noktalarında, karar verici makamlarda yer almaya başlarlar. Bu tarihlerden başlayarak, Cumhuriyet’in kurucu kuşağının, Cumhuriyet’in kuruluşunda rol alan Osmanlı’nın genç asker ve bürokratlarının yerini onlar almaya başlarlar. Perde, aslında, Alparslan Türkeş ile açılır; açılmış gibi yapar. 1917 doğumlu Türkeş, 27 Mayıs’ın muktedir Kurmay Albay’ı olarak siyasî yaşama adımını atar. Ama çok kısa bir süre sonra Milli Birlik Komitesi içersindeki tafsiye sonrasında Hindistan Büyükelçiliği’ndeki görevine atanması ile birlikte Türrkeş’in siyasî hayatı da başladığı gibi son bulur. Bu tarihler, aşağı yukarı, 1924 doğumlu Süleyman Demirel’in de siyasî kariyerine başladığı yıllardır. Gümüşpala’nın vefatının ardından AP Genel Başkanı seçildiği Kasım 1964’ten aylar sonra, Şubat 1964’te Türkiye’ye dönen Alparslan Türkeş, siyasete yeniden girer ve Mart 1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katılır. Aynı yıl içerisinde CMKP Genel Başkanı olur; ancak CMKP’nin adını ve ideolojisini baştan ayağa değiştirmesi CMKP’nin 1969’daki Adana Kongresi’nde olacaktır. Artık Türkiye siyasetinde bir Türkeş, onun Milliyetçi Hareket Partisi ve onun Dokuz Işık Doktrini vardır. 1926 doğumlu Necmettin Erbakan’ın siyasi yükselişi de Türkeş gibi 27 Mayıs ile birlikte başlar. Doç. Dr. Necmettin Erbakan, 27 Mayıs Darbesi’nin prestij projesi Devrim Arabaları’nın hem bir akademisyen hem de 1956’da kurulan ilk yerli motor fabrikası Gümüş Motor’un kurucularından biri olarak arkasındaki isimlerden birisidir; ancak siyasette Genel Başkan olarak yer alabilmesi için 1970 yılı Ocak ayını, Milli Nizam Partisi’nin kurularak Genel Başkanlığa kendisinin seçilmesini beklemek zorundadır. Bu arada, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Genel Sekreterliği gibi bir makamı işgal ettiğini, Demirel’in AP’sinden milletvekili olmaya çalıştığını, Demirel tarafından veto edildikten sonra aynı seçimlere (1969) Konya’dan bağımsız milletvekili adayı olarak katıldığını da hatırlatmak gerekiyor. 1970 yılı başında Genel Başkan olarak siyasal yaşamın en tepe noktalarında yer almaya başlar; ancak 1971 Muhtırası sonrası partisinin kapatılması ve İsviçre’ye gitmesi ile Erbakan’ın siyasi kariyeri bir kez daha kesintiye uğrar. Cumhuriyet’in ilk kuşağının siyasal sistemin tepe noktalarına taşınması sürecinde perde, 1972 yılı Mayıs’ındaki kurultayda İsmet İnönü’ye rağmen CHP Genel Başkan’ı seçilen Bülent Ecevit ile kapanır. 1970’lerin ortalarına gelindiğinde siyasal sistemin tepe noktalarında artık Osmanlı döneminin asker ve sivil bürokratları değil, Cumhuriyet’in ilk kuşağı yer almaktadır. 1964’te Demirel ile başlayan dönüşüm 1972’de Ecevit ile son bulur. Cumhuriyet’in ilk kuşağının siyasal yaşamın tepe noktalarından çekilme süreci aynı sırayı izlemez. 1997’deki vefatıyla Alparslan Türkeş bu kuşağın sahneyi ilk terkeden üyesidir. 2006 yılında Bülent Ecevit, 2011 Şubat’ında da Necmettin Erbakan vefat ederler. Perdeyi açan Süleyman Demirel’e, perdeyi kapatma görevi de düşecektir. Demirel için belki bir üçüncü not daha düşmek, bir başka ayrıntı daha eklemek yerinde olur. Türkeş de, Ecevit de, Erbakan da aktif siyaset içerisinde yer alırlarken vefat ettiler; sahneyi en son terkeden Demirel ise hem Cumhuriyet’in ilk kuşak temsilcileri içerisinde Cumhurbaşkanlığı görevi yapan tek kişi olarak hem de resmî bir görevin dışındayken vefat eden tek kişi olarak da anılabilir. Belli ki, “Yürümekle yollar aşın”mıyor; ama ömür aşınıyor demek ki! Mete K. KAYNAR