- Kategori
- Öykü
100 çocuk, 100 hikaye... Sekizincisi: Öldürmeseydi değil mi öğretmenim!..
Dünyada bir benzeri var mı bilmiyorum, rehabilite edilen; akranlarıyla uyum sağlayacak hale getirilen çocukların, hem yatılı olarak kaldıkları ve hem de okudukları bir özel eğitim okulunda geceleri belletmen öğretmen olarak bir süre görev yaptım.
Ayda en fazla sekiz gece görev alabiliyordum. Normal İlköğretim okulumdaki görevimi tamamladıktan sonra, bu yatılı özel eğitim okuluna gidip geceleri çalışıyordum.
Bu okulda okuyan çocuklar ya fakirlerdi ya da başka birçok dertleri olan çocuklardı. Kendinizi dinletmeyi başarırsanız, sizi dinler; sever ve sayarlardı. Ne çok disipline, ne de çok rahatlığa alışıklardı. "Feleğin sillesini yemiş" diye bilinen deyimimizin, erken yaşta vurgununu yiyenlerdi bunlar. Sigara içenleri olduğu gibi, alkol kullananları da vardı. Erken yaşta aşık oldukları, "aşkları" da vardı... Cep telefonu vardı çoğunun, öğretmenlerden en çok cepten cebe aktarmalı "kontör" isterlerdi. Arada bir para istedikleri de olurdu.
Akşam üstleri görev için okula giderken, sekiz on tane günlük gazete alırdım. Okumaya, hele de gazete okumaya düşkün olmalarını isterdim. Okul idaresi de aklı başında eğitimcilerdi, bu çabamı olumlu buldular; destek oldular bana. Okulun çok mükemmel bir de kütüphanesi vardı. Nöbetimde, bu kütüphanede, öğrencilerle beraber kitap okurduk. Her gidişimde çocuklara birer, ikişer dağıtabileceğim kadar da şeker götürürdüm.
Bir öğrencimin amcasının oğlu hapisteydi. Öğrencimin adına, kütüphanede mektup yazar, tutuklu akrabasına yollardık. Kalem, kağıt, zarf ve pul istemişti bir keresinde, bunları da göndermiştim. İçeriden gelem mektup hep nasihat yüklüydü. Nasihat ağırlıklı olarak okumayı ve adam olmayı telkin ediyordu.
Bir keresinde, bir öğrencim, söğüt ağacının dibinde oturmuş ağlıyordu. Yaza yaklaşmıştık. Hayat, herkese "neşelen" diyordu sanki, ama öğrencim hüzünlüydü. Yanna vardım, konuştum. Öğrencim:
-Benim babam öldü, dedi...
Çoğunun derdi ölümden ağırdı... İlk gençlik yaşlarında olmalarına rağmen, acılarını içlerine atmayı öğrenmişlerdi. Söyleseler de, yeni başgösteren acılarını birbirlerine, bir yararı olmayacaktı, çünkü acılara üzülecek güçleri kalmamıştı.
İki kardeş vardı okulda. Burada okuyanların hepsi erkek öğrenciydi, erkek öğrenciler için yapılmış bir okuldu zaten... Bu iki kardeşin büyüğü yedinci sınıfta, küçüğü ise henüz ikinci sınıfta idi. Büyük olan, yaşadığı ağır acıyı isyan ve boşvermişlikle kapatmaya çalışıyordu. Sessiz ve sakindi. Ancak yaşama sevincini yaşadığı da söylenemezdi. Küçük olan, ağaca tırmanır, jimnastik sporu, bale eğitimi almış gibi vücüduyla her hareketi yapardı. çok sevecendi. Hemen her öğretmenin "küçük sevgilisi" gibiydi. Öğretmenler O'na; O, öğretmenlere sarılırdı. Konuşması çoğu kez iki üç kelime ile sınırlıydı.
Bu sevimli çocuk bir gün yanımda oturuyordu ve cebindeki bir mektubu çıkarıp öpüp öpüp tekrar cebine koyuyordu. Merak ettim, okumak istedim, çocuk da verdi. Selam ve sevgi ile başlayan mektuptaki bir cümle dikkatimi çekmişti: "Üzülüp merak etmeyin, çıkıp geldiğimde herşey çok iyi olacak."
Zarfa baktım, "Görülmüştür" falanca cezaevi ibare ve adresini görünce cezaevinden geldiğini anladım.
Ağabey olan, büyük öğrenciyi çağırdım: "Bak, gözün aydın!.. Babandan mektup gelmiş, hadi gelin kütüphaneye cevap yazalım..."dedim. Hiç aldırıp, oralı bile olmadı; hatta kızarcasına uzaklaşıp giitti benden. Babasına çok kızgın olduğu belliydi. Öğrencilerin acılarını merak etmezdim, okulda da söylenmezdi, prensibi vardı okulun, buna uyuluyordu.
Zaman içinde, yaşanan olaylardan, parça pinçik konuşmalardan çocukların dertlerini sezebiliyordum. Her birine daha yapıcı davranabiliyordum. Geceleri aniden kaybolan, kaçıp giden çocuklar da oluyordu. İlk başlarda çok korkuyordum, ama öğrendim ki kaçan her çocuğun nereye gideceği de biliniyordu. Sonra da, ya bir yakını ya da polisler alıp getiriyorlardı.
Ertesi gün öğrendim ki, "içerideki baba", çocukların annelerini, gözlerinin önünde öldürmüş!..
Ağabey olan büyük kardeş bu travmayı hala yaşamaktaydı... Konuşup dertleştim kendisiyle... Saygıyla dinledi beni... Bu konuşmalarımızdan aklımda çakılıp kalan sözlerinden biri şuydu:
-Öldürmeseydi!.. Öldürmeseydi daha iyi olurdu, değil mi öğretmenim?!..
-Elbette, dedim, "Tabii ki öldürmemeliydi"...
Öldürmek, neyi çözer ki!..
Öfkelendiğin insanın canını alırsın, ya sonrası...
Sonrasında katlanan acılar, kin ve nefret olur sadece...
Ne yazık ki, ülkemde, kadınları öldürmek hız kesmeden devam ediyor...
Bugünkü gazetelerde bir haber vardı: "Güldünya kavgasında yedisi ağır otuz yaralı!.." Kucağındaki çocuğu ile çekilmiş fotoğrafındaki, o vakur duruşuyla hala gözümün önünde Güldünya...
Ahı fena tutar fani annelerin...
Geçen yıl okuttuğum bir öğrencimde de, "Öldürmeseydi, değil mi öğretmenim!.." diyen öğrencimin, yaşadığı dramı yaşadım yeniden...
Bu sene gene beraberiz, bu şahin bakışlı öğrencimle...
Dört yıl arayla benzer iki olayı yaşadım öğrencilerimde...
Bir türkümüzün çok sevdiğim iki mısrasi ile noktamızı koyalım:
"Beni ağlatma ki sen de gülesin;
Hem maksuda, hem murada eresin!.."
Murada ermek isteyenler, hiçbir Allah kulunu ağlatmasın!..