- Kategori
- Güncel
1000 günün içsel hesaplaşması “kedidir o, kedi”

RESİM INTENETTEN ALINMIŞTIR
Günün haberlerini kovaladım, her gün yaptığım gibi. Köşe yazarları, haberler, magazin vs. Bilgisel doyum noktasına varıp, ülke ve dünya genelinden haberdar olduktan sonra, kendi kabuğumda içsel yönelim, akşamdan başlayan düşünce fırtınası içinde, yazmak yolunda karar vermiş olduğum konunun yoğrulması böylece son buldu.
Artık yazacağım konuya ilişkin paragraflar netleşmiş ve resim ortaya çıkmaya başlamıştı.
Bazı zamanlar, yazmayı istediğim konunun içeriğine ilişkin kısa bilgilerle eşimin fikrini sorarım. İlginç saptamaları, görmediğim noktaların aydınlanması için büyük yardım sağlar.
Bazı günler yazacağım konuyu anlatınca, yüzündeki ifade karışır. Anlarım ki, pek memnun kalmadığı bir konu.
Konuyu; eşimi memnun etmek, etmemek üzerine belirlemiyorum tabi ki. Onun, memnun olmayan hali, bana bir şey olmasından korkmak sebebine dayanıyor.
“Hadi canım” der misiniz? Diyorsunuz dur, diyorsunuz dur. Yaşadığımız günlerin üzerimizde oluşturduğu güvensizliği önünüze koysam?
“Pardon” der misiniz? Dersiniz, dersiniz.
Eşimin, kaygı duymasını anladınız sanırım. Ben de anladığıma göre devam ediyorum.
Aklıma çocukken, okul korosunda söylediğimiz şarkı geldi “Bahtiyar kuş, ötüşünde bir neşe var ümit var. Sanki güneş, senin baygın gözlerinde parıldar”
“Bu ne şimdi?” Diyecekseniz, demeyin. Ben de bilmiyorum. Aklıma geldi yazdım. Altında mana aranmasın lütfen, kimseye bir gönderme yoktur.
Böylece bu gün yazacağım konunun, diş etleri üzerinde yapacağı kötü etkiyi göz önünde bulundurarak hemen çark ettim. Dişe, kemiğe acı vermeyen, kendi halimde bir yazma sevdalısı olarak, hemen konuyu saptırdım.
Başarılı bir manevrayla, yönümü değiştirdim. “Tabi ki dönmedim, ama biraz durağanlaştım” diyelim.
Endişeye mahal yok, yazacağım konu da zaten beni içeri attırmayacak ve nasihat ettiklerini kulak ardı etmediğim bir yazar hakkında.
Kim? Kim? Bilin bakalım, kim?
Bu gün, twitter sayfasında, Ahmet Hakan’ın sokakta bulduğu kediyi sahipleneceğini duyuran mesajını okudum. Blog yazım böylece yön değiştirdi. Kediye, ismine dokundurarak yazmaya karar verdim.
Bak, “Dokundurarak” o ne demek? “Değinmek” diyecektim, pardon.
“Bin bir günde devri alem” diye bir hikaye mi vardı? Bu gün 1000 günü dolduran (“İçerdekiler” diye bir eser de var mıydı?) insanlarla bir ilgisi yok hatırladığım hikayenin. Beni korkutmadı zaten. Haksız yere 1000 gündür içerdekiler, zaten mantıksız. Hayatın, mantıksız olayları, çevirip yapanlara yönlendirdiğini söylerdi büyüklerim.
Şey, anlatmaya çabaladığım, “Ne koyarsan önüne, o gelir seninle” Bunun da imgesel çağrışımları var. Aman, kediye dönüyorum, kediye.
Ahmet Hakan, bundan birkaç hafta önce “Genç yazar adaylarına öneriler” gibisinden sözler söylemişti. Naçizane, o söylemden “Hakkında yazacağınız insanın çamur olmaması” manasını çıkarttığım paragrafı düstur edip, yazmaya devam.
Ahmet Hakan’ın kedisi, bana bizim kedileri hatırlattı haliyle.
Bundan iki yıl önce, bir şubat ayıydı. Üsküdar’da bulunan gümüşçüm Tandoğan ağabeye uğramıştık eşimle. Kedisi Şımarık yeni doğum yapmış ve sekiz adet yavrusu olmuştu. Şımarık, sevdiğimiz bir kediydi. Sevilmeyecek gibi de değildi zaten. O, bizi, biz onu severek sürdürdük ilişkimizi.
Tandoğan ağabeyle sohbet ediyoruz, kahveler söylenmiş. Koyu bir muhabbet ki ne muhabbet? Az sonra kurtulacak, Balkanlar ve Arap Yarımadası, hatta Türkiye ve tüm dünya şeklinde.
Kucağıma yavrulardan biri atladı. Biraz sevdim yere indirdim. Yok, zıp arkamdan geri atladı ve sırtımdan kucağıma oturdu. Sıpa, daha bir aylık var yok. Birkaç tekrarlayan bu indirme ve yeniden kucağıma atlama gösterisi sonunda, gelip paltomdan içeri koynuma girdi ve oturdu. Kafası göğüs kısmımdan bakıyor, ama çıkmaya hiç niyeti yok.
Tandoğan ağabey, “Kızım, kediler sahiplerini kendileri seçer. Bu yavrucak seni seçti. Bırakma onu. Yazık. Sokağa atmak zorunda kalacağım. Al da kurtulsun” dedi.
Ben, ben geceleri bir kedinin olduğu evde dahi uyuyamayan, ben. Yüreğim yumuşadı. Şu çocukların plastik hamurları gibi oldum. Nereye çeksen gidecek denli yumuşak kalpliyim.
“Tamam dedim” Eşimin gözleri yerinden uğradı, baktı. İnanamaz gözlerle yeniden baktı. “Emin misin?” deyebildi sadece. “Evet, alalım. Yazık, bak beni çok sevdi” dedim.
Amaa, Tandoğan ağabey hız kesmiyor “Bak, onu alırsanız, diğer kardeşi onsuz yapamaz. Çelimsiz, zayıf. Kardeşi olmazsa ölür” dedi. Bir dişi kediyi de kolumuzun altına verip gönderdi bizi. Buyurun, hiç yokken iki kedili olmuştum dükkandan çıkarken.
O gece, pisiklere gerekli tüm malzemeleri temin edip eve gittik. Çocuklar sevinçten çıldırdı. Eşim biraz düşünceli ve karamsardı, fakat bizi yalnız bırakmadı.
Bir hafta sonra, ablam aradı. Kızının da bir kedi istediğini ve Tandoğan ağabeye sormamı istedi. Sordum, bir kedi daha almak için gittik. Bir minik daha ev sahibi olmuştu. Ben de mutluluktan deli olmuştum.
Ama onun macerası kısa sürdü, almam kızı korktuğu ve kediye kendisi bakmak zorunda kaldığı için vermek istedi. Bu seferde, küçük ablam kediye evini açtı. Birlikte yaşamaya başladılar.
Bizim miniklerin adlarını, o gün tesadüf Ali’nin okuduğu kitaptaki hikayenin kahramanları olan iki kediciğin adını verdik. Daha doğrusu Ali verdi. Kız, Pamuk. Oğlan, Tekir oldu.
Ablamın kedisini de Fıstık. Fıstık aşağı, Fıstık yukarı. Ablam ve Fıstık muhteşem oldular. Birbirlerine arkadaş. Adının Fıstık olmasının sebebi, dişi oluşu tabi. Neyse, ablam “Kızım” diyor, Fıstık bitiyor anında yanında.
Bir gün, yine ablamda oturuyoruz, Arda “Teyze, neden kızım diyorsun?” diye sordu. Normal olarak “Kız olduğu için” cevabını aldı. Arda başladı gülmeye, ama ne gülmek. Konuşamıyor, katıldı. Kendini toplaması uzun sürdü, teyzesine fenalık geldi ve Arda “Teyze, Fıstık kız değil. O bir erkek” dedi.
Ablam ve Fıstık bu duruma zor alıştılar. Kendinin “Kızım” diye çağrılmasına alışmış olan Fıstık bir müddet “Oğlum” komutunu almadı.
“Kızım” demeye alışmış ablam “Oğlum” demekte zorlandı. Bu tıpkı şeye benziyor. Kızı olanlar, erkek çocuklarına da alışkanlıktan “Kızım” diye seslenir. Yada tam tersi olur, öyle oldu.
Sonunda onlar alıştılar hayatlarını birlikte geçirmeye tıpkı bizim gibi.
Ahmet Hakan’da dün Atiye sokakta bulduğu kediyi sahiplenmiş. Bu gün isim aradığını söyleyince, yazdık aklımıza gelen isimleri. Ahmet Bey, Atiye sokakta bulduğu için kedisinin adını da “Atiye” koymuş.
Yok, canım o ablam gibi yapmamıştır. Önce cinsiyetine bakıp, sonra isim koymuştur herhal?
Diyeceklerim karışıyor yazarken, oradan oraya zıplayıp duruyor.
1000 günün nereden çıktığını anlatacaktım, kediden önce.
Bizim kediler, nam-ı değer Tekir ve Pamuk. Evde yaşamaya fena alışmışlar. Ablamın bahçesine götürdük, ayaklarımızın dibinden ayrılamadı garibanlar.
Hesapladım, bu Şubat ayında iki yaşları bitecek. Yani yaklaşık 365*2=730 gün ediyor. Artık sokağa çıkamaz hale gelmişler, iki yılda.
İçeridekileri düşünüyorum sonra. Benimkiler kedi olduklarını 730 günde unuttular zahar.
İçerdekilerin de her şeyi unutmalarını mı bekliyorlar acep? Unuturlar mı?
Sanmıyorum, unutulacaklarını da, unutacaklarını da sanmıyorum.
Tekir ve Pamuk kedi, yani hayvan.
Diğerlerinin “İNSAN” olduğunu hatırlatmak istiyorum.
Sağlıkla ve mutlu kalın 30/11/2011
Gülay Mustafaoğlu