- Kategori
- Futbol
11 Eylül- İstanbul’da
İkiz kulelerin yıkıldığını haber aldığımda New York’a bir hayli uzakta, İstanbul’da, yaşadığım şehirde, yirmi bin kişiyle beraberdim. Bugün seyircisiyle gönül bağını koparmasa bile, fiziksel bağını kopartan Ali Sami Yen stadyumunda sarı kırmızı renklere gönül verenlerle birlikte tribünlerdeki saflarda bana ayrılan yerdeydim. Galatasaray, Şampiyonlar Ligi maçı için sahaya çıkacaktı. O günün anlamı ise birazdan duyacaklarımla birlikte çok başka olacaktı. Kulaktan kulağa yayılan haberler bize ulaştığında büyük bir dehşetle irkildim. Amerika’ya saldırılmıştı. Etrafımdaki kalabalıktan üçüncü dünya savaşının çıktığını duyuyordum. İnsanlar, suratlarındaki anlamsız gülüşle, Amerika’ya saldırıldığını ve koca koca kentlerin artık bir harabeden farksız olduğunu iddia ediyorlardı. Şüphesiz ki, heyecanlı bir radyo spikerinin kurbanı oluyorduk o dakikalarda.
Bir an etrafıma şöyle bir bakınma ihtiyacı hissetim. Yirmi bin kişiyle beraber, Mecidiyeköy’ün göbeğinde oturuyordum. Şimdi düşündüğümde oldukça nahif gelen bir düşünceyle sarsıldığımı hatırlıyorum. Aklıma ilk gelen, Amerikanın bu saldırıya nasıl bir karşılık vereceği olmuştu. Geleceğimin bundan sonra hayal ettiğim gibi olmayacağını düşünmüştüm; oysa ne bir Amerikan vatandaşıydım, ne de Amerika’ya gitmek gibi bir planım vardı. Küçük burjuva bir aileye mensup genç bir üniversite öğrencisiydim. New York’un ne hale geldiğini merak ediyordum. Filmlerden ve resimlerinden gördüğüm kadarıyla tanıdığım bu şehrin bana hiç de yabancı olmadığını, işte o dakikalarda hissetmiştim. Önce Galatasaray’ın mabedini, ardından Mecdiyeköy’ü, Beşiktaş’ı, Kadıköy’ü, Beyoğlu’nu ve yaşamaktan çokça nefret etsem de, uzak kaldığımda burnumun direğini sızlatan bu koca şehri, İstanbul’umu düşündüm. Dünya savaşı çıktıysa; şurası kesin ki benim güzel şehrimde yara alacaktı. Amerikan devletinin peşinden ayrılmamayı düstur edinmiş zavallı politikacıların yönettiği bir ülkede yaşamak demek, böyle bir korkuyu yaşamam anlamına geliyordu.
Bir anda tribünlerden yükselen “KAHROLSUN AMERİKA” tezahüratlarıyla kendime geldim. Bir iki saat önce tanıştığım ve Galatasaray’ın geyikleriyle maçın başlamasını beklediğim biri omuzlarıma yaslanmış coşkuyla zıplıyor ve tüm içtenliğiyle haykırıyordu. “KAHROLSUN AMERİKA”. Evet kahrolsundu Amerika, yakılsın yıkılsındı; ama gerçek çok acıydı, ya da en azından benim için. Bu koca kalabalığın içinde yine yalnız kalmıştım. Dünyanın sahip olacağı bir huzurun ihtiyacını duyuyordum. Bunca senedir okuyordum; mezuniyetime yalnızca iki yıl kalmıştı ve ben savaşan bir dünyada, üstelik de intikam duygusuyla gözü dönecek olan bir ülkenin müttefikinin vatandaşı ve askeri olarak var olmak istemiyordum. İstanbul’u harabe bir halde görmek istemiyordum; daha uzun yıllar bu şehirde tüm benliğimle var olmalıydım. O şehir de tüm benliğiyle birlikte benimle olmalıydı.
Neyse ki, asparagas haberler yerini gerçeklere bıraktı. Fundamentalist eylemciler kaçırdıkları uçaklarla “İkiz Kuleleri” yerle bir etmişlerdi. Böyle bir felaket haberi, tüm dünyayı içine alacak bir savaş haberinden çok daha iyi sayılırdı o anda. O gece televizyon ekranlarından kulelerin çöküşünü, insanların ölümle yüzleşmelerini tekrar tekrar izledim. İstanbul’dan bunları izlemek farklıydı. Metropolün göbeğinde benzer tecrübelerle yaşıyorduk. 11 Eylül’den birkaç gün önce Taksim’de bir canlı bomba polislerin içine dalmıştı, birkaç yıl önce yaşadığım semtteki alışveriş merkezlerinden birini kundaklamışlardı. Aslında İstanbul’da New York’lu olmayı biliyorduk. Orada yaşayanların hissettiklerini en iyi anlayabilecek olan insanlar bu ülkede yaşıyordu. Terör bizimle beraber büyümüştü, biz de onunla. Çocukluğumuz, TRT ekranlarından evlerimize kadar gelen terörist saldırılarını izleyerek geçmişti adeta. Binlerce kilometre uzakta yer alan dağlar, tüm ihtişamlarına rağmen, isimleri zikredilince korkuyu getiriyordu kalplerimize. O korku, yıllar sonra kaynağına dönüşmüştü. Artık, terör kalplerimizdeydi: yirmi bin genç, İstanbul’da yaşamamıza rağmen, hep bir ağızdan bağırıyorduk “Oh Oh!” diye.
Alper Yalçınkaya
2003. Eylül. Erenköy Fizik Hastanesi