- Kategori
- İnter-rail
1993 yılında bir Marmaray öngörüsü / Dehşet tüneli 2005

Aşağıdaki bilim- kurgu hikayesi İnsan ve Kâinat isimli bilim dergisinde 1993 yılında tarafımdan yazılmıştır. Marmaray ya da o zaman ki adıyla tüp geçiş henüz daha proje aşamasında bile değilken ve İstanbul için gerekliliği tartışılırken,özellikle deprem açısından taşıyabileceği risklere dikkat çekmek için kaleme alınmıştır. O tarihte bu projenin 2005 yılında bitebileceği öngörülüyordu ama bilinen nedenler yüzünden ancak 2004’te başlanmış ve 29 Ekim 2013’te bitebilmiştir.
Çok şükür ki vaktiyle çok dile getirilen bu gibi fikirler sayesinde Marmaray sekiz şiddetindeki depremlere bile dayanabilecek bir sağlamlıkta inşa edilmiş ve belki çok iddialı bir deyimle herhangi bir şiddetli deprem esnasında İstanbul’un en güvenli yeri olacağı ifade edilmiştir.
Gerçekten de biraz meraklı kalabalığının dağılmasını bekleyip, hizmete açılışının dokuzuncu günü sabah işe giderken Ayrılıkçeşme’den binip, Yenikapı’da Marmaray’dan indiğimde bu güven konforu ben de bizzat yaşadım. On dakika içinde yer altından bir boyuttan başka bir boyuta geçer gibi bir kıtadan başka bir kıtaya geçtim.
Henüz hikayede konu edildiği gibi depremleri önceden tahmin edip Marmaray’ı trafiğe kapatamayız ama ben inanıyorum ki dünyanın en iyi deprem mühendisliği teknolojisine sahip Japonların inşa ettiği bu dev tesis, yanıbaşındaki kadim Ayasofya gibi depremlere meydan okuyan yüzlerce yıllık bir sağlamlık anıtı olacaktır.
…………………….. ………………………………………………………………
Avrupa ile Asya’yı boğazın altından birbirine bağlayan tüp geçişin Kocamustafapaşa girişi karşı yakadaki Koşuyolu girişiyle birlikte saat altıdan itibaren trafiğe kapatılmştı. Sabahtan beri her iki yönde vızır vızır işleyen trenler istasyonlara çekilmiş, bekçiler dışında herkes evine gönderilmişti. Ancak tüp geçişin girişleri bekçilerin değil İstanbul polisinin denetimindeydi.
Saat altıdan beri Avrupa girişinde nöbet bekleyen komiser Ahmet Saygıner on milyon İstanbullu gibi heyecanın zirvesindeydi. Gece saat on buçukta olması beklenen deprem herkes gibi onu da ürkütmüştü. İki gün botunca kendini buna alıştırmaya çalışmıştı. Bu sıralarda onu asıl kaygılandıran şey deprem değildi belki de. O daha çok saat dokuz sularında Zeynep Kamil Hastanesi’ne kaldırılan eşini düşünüyordu. Komiser ilk defa baba olmuyordu ama eşinin ikinci defa anne olması biraz çetin geçecekti. Feride Hanım ilk çocuğunu müdahalesiz, gayet rahat doğurmasına rağmen ikincide bambaşka bir manzarayla karşılaşmıştı. Zavallı kadın çok şiddetli bir sancı ile hastaneye kaldırılmış ve hiç bekletilmeden ameliyata alınmıştı. Ancak bir saate yakın bir zaman geçmesine rağmen ameliyattan çıkamamış ve bu arada da kan verilmesi gerekmişti.
Genç kadın ameliyat masasında ecel terleri dökerken eşi durumundan dakikası dakikasına haberdardı. Komiser bir yandan görevini yürütmeye çalışırken bir yandan da telsizini kulağına yapıştırmış, ameliyathanenin dışında bekleyen kayınbiraderinden son haberleri alıyordu. Dakikalar geçerken sabrı da tükeniyor, tünelin girişinde boşu boşuna beklemek yerine bir an önce hastaneye koşup eşinin yanında olmak istiyordu. Oraya gitmekle bir şeyin değişmeyeceğini biliyordu ama yürek bu, sabredemiyordu işte. Komiser bir yandan da dokuz yaşındaki kızı Nur’u düşünüyordu. Amcasının onu gözü gibi kollayacağından emindi. Ancak gelen şaka değil gerçek bir felaketti. Gerçi olacaklar önceden belliydi ama depremin lâfı bile insanı iliklerine kadar titretmeye kâfi geliyordu.
Saatler gecenin onunu gösterdiğinde sinirler iyice gerilmiş, karşıdan gelen dev bir dalgayı göğüslemeye hazırlanan gemiciler gibi herkes kendine tutunacak bir yer aramaya başlamıştı. Çünkü insanlar Richter ölçeğine göre 7,5 şiddetindeki bir depremde açıkta bile fazla emniyette sayılmazlardı. Ne bileyim? Yakındaki bir bina üzerine devrilebilir veya ayağınızın altındaki zemin boydan boya yarılabilirdi.
Adamlarını son bir defa kontrol eden Komiser Ahmet, hemen bir köşeye çekilerek telsizine sarıldı. Henüz on dakika önce aramıştı ama daha fazla beklemeye tahammül edememişti.
Bu defa gelen haber kötüydü. Alelacele ameliyathaneden çıkan bir doktor hastanın durumunun kritikleştiğini söylemişti. Durumu idare edip, panik çıkarmak yerine her şeyi olduğu gibi anlatan kayınbirader Ahmet Bey’i iyice endişelendirmişti. Artık burada daha fazla bekleyemezdi. Yardımcısıyla konuşarak tünelin girişine doğru koştu. Girişte her ihtimale karşı bekletilen tek kişilik bir otoray vardı. Hemen pilot koltuğuna oturarak motoru çalıştırdı. Tam yola çıkarken saatine baktı. Onu çeyrek geçiyordu. Saatte 80 km. hız yapan otorayla 12,5 km.lık tüneli on dakikada katedebilir ve deprem başlamadan rahatlıkla Koşuyolu çıkışına varabilirdi.
İstanbul’un hemen her yerinde elektrikler kesilmişti. Deprem sırasında olabilecek elektrik kökenli yangınlara karşı bir tedbirdi bu. Ancak tüp geçiş bundan istisna edilmişti. Çünkü deprem sırasında olabilecek bir su sızıntısında tüneli kaybetmemek için içeri dolan suyunhemen boşaltılması gerekecekti. Bu yüzden de tüp geçişin elektrikleri kesilmemiş, dev su tahliye pompaları her an çalışmaya hazır tutulmuştu.
Komiser Ahmet Saygıner ray üzerinde kayarak hızla ilerleyen otoraya hakim olmaya çalışırken gözünü de saatten ayırmıyordu. Dakikalar ilerledikçe heyecanı artıyor, bir süredir çoğalan kalp çarpıntıları dayanılmaz bir hal alıyordu. Biraz da bunun tesiriyle yapmaması gerekeni yaptı ve alabildiğine gaza yüklendi. Birden şaha kalkan otoray hızla ileri atıldı ama daha elli metre gitmeden raydan çıkarak yana devriliverdi. Bereket versin ki aracın devrileceğini anlayan Komiser frene basmış ve otorayı yavaşlatmayı başarmıştı. Tekerleklerinden kıvılcımlar saçarak yavaşlayan araç buna rağmen raydan çıkmaktan kurtulamamıştı.
Bu kazayı büyük bir şans eseri sıyrıksız atlatmıştı ama hayati önemi olan zaman kaybına yol açmıştı. Her şeye rağmen hızla kendini toparlayan komiser Ahmet insanüstü bir gayret sarfederek hayli ağır olan otorayı tekrar raya oturtmayı başarmıştı. Motoru çalıştırıp hareket edince gözü ister istemez kolundaki saate gitti ama çarpmanın şiddetiyle cam kırılmış ve saat durmuştu. Ancak neredeyse on buçuk olmalıydı. Bir an iliklerine kadar ürpererek ansızın gelecek sarsıntıyı bekledi. Ancak saniyeler akıp gidiyor ve hiçbirşey olmuyordu. Ipıssız tünelde kayıp giden otorayın sesinden başka bir şey yoktu.
Komiser tam artık deprem olmayacağına kanaat getirmişti ki ansızın dipten gelen bir uğultuyla tünel beşik gibi sallanmaya başladı. Ray üzerinde gitmesine rağmen direksiyon hakimiyeti kaybolan bir araba gibi sağa sola yalpalayan otoray çok geçmeden tekrar raydan çıkıverdi. Can havliyle bir yere tutunarak sarsıntının geçmesini bekleyen komiser rayların bir yılan gibi sağa sola kıvrılmasını dehşetle izliyordu. Bir yandan da tavandan çeşitli parçalar kopup takırtılarla yere düşüyordu. Komiser bir an duvarların yarılmasını ve deniz suyunun çılgın bir nehir gibi içeriye hücum etmesini bekledi ama hiçbirşey olmadı. Birer yıl gibi uzun gelen saniyelerin ardından sarsıntı birden bire duruverdi. Hemen kendini toparlayan Komiser hızla doğrulup ayağa kalktı ve duvar dibindeki servis yolundan ileriye doğru koşmaya başladı. Duvardaki rakamlardan çıkışa birkaç yüz metre kaldığı anlaşılıyordu. Bu hızla giderse birkaç dakika sonra gün ışığına çıkabilir ve yer altında olmanın tedirginliğinden kurtulabilirdi.
Ancak İstanbul depremine en olmaz yerde yakalanan adamın çilesi bununla bitmeyecekti. Arkasına bakmadan ileri doğru koşan Komiser Ahmet ardından gelen boğuk bir uğultuyla irkildi. Durup geriye kulak kabarttığında “ Korktuğum başıma geldi “ diye inledi. Su sesiydi bu. Nehirler gibi çağlayan bir su sesi..Anlayan tünel bir yerlerden delinmiş ve deniz suyu içeriye dolmaya başlamıştı. Komiser durumu anlayınca çılgın gibi ileriye doğru koşmaya başladı. Ne kadar ileride olursa boğulmaktan uzak kalacağını iyi biliyordu. Ancak tünel koşmakla bitecek gibi değildi. Ardındaki su dehşeti giderek yaklaşırken komiser “ Bu iş buraya kadar “ diye geçirdi içinden..” Fareler gibi boğulacağım burada “ Çocukluğundan bu zamana kadar bütün yaşantısı bir film şeridi gibi gözlerinin önüne geliyordu. Eşini ve kızını düşününce hüngür hüngür ağlayası geldi. Hele yeni doğacak çocuğunu görememek ..”Allahım! Bundan feci bir şey olamaz..” diye haykırası geldi içinden..
Fakat bu ölüm-kalım mücadelesini hemen bırakmaya niyeti yoktu.Koşacaktı..Sular başından aşarsa bile yüzerek tünelin çıkışına varmaya çalışacaktı.
Ve komiser durmadan koştu. Servis yolunun kenarına kadar ulaşan suyun giderek yükselmesini, dizlerine, beline ve nihayet göğsüne kadar ulaşmasına şahit oldu.Ancak bir an bile duraklamadı.Su boğazına kadar yükseldiğinde son bir hamle yapıp yüzmeye çalıştı. Birkaç kulak atmıştı ki ileriye doğru değil, geriye doğru sürüklendiğini hissetti. Aynı anda boğuk bir uğultu geldi kulağına. İyice kulak kabarttığında bütün tüneli sarsan titmik gürültünün tüp geçişin pompa sistemi olduğunu anlaması uzun sürmedi. Sonunda su tahliye pompaları çalışmış ve açılan delikten içeri dolan suyu çekerek dışarı basmaya başlamıştı.
Geriye doğru sürüklenirken bir yere tutunmayı başaran Komiser Ahmet son bir gayretle kendini servis yoluna çekti. Önce birkaç dakika boylu boyunca yere uzandı. Tehlikenin geçtiğine emin değildi ama artık adım atacak takatı da kalmamıştı.Neden sonra ayağa kalkıp hızlı adımlarla ileri doğru ilerlemeye başladı. Birkaç dakika sonra yukarı baktığında tünel hâlâ yanmakta olan tünel lambalarını değil bol yıldızlı gökyüzünü gördü. Dehşet tüneli sonunda tükenmişti.
Karşı yakada kalan arkadaşları onun içeri girip, karşıya geçmeye kalkıştığını anons ettiklerinden tüp geçişte kalan adam İstanbul’u ayağa kaldırmıştı. Koşuyolu çıkışında yüzlerce kişi karşıladı onu. Bir kahraman gibi omuzlarına aldılar.Neredeyse ağzına kadar sokulan medya telefonlarına:
- Koştum..
dedi yalnızca..
- Deliler gibi koştum o kadar..
Komiserin koşusu henüz bitmemişti. Bir polis aracıyla Zeynep Kâmil Hastanesi’ne giderken yüreği yerinden fırlayacak gibiydi. Hastanenin yerle bir olacağından korkmuştu ama dimdik ayaktaydı hastane binaları..Daha kapıdan girer girmez aldığı müjde kan çanağına dönmüş yüzünü sevinçle doldurdu. Hanımı sağ salim ameliyattan çıkmış ve nur topu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya getirmişti.
- Şükürler olsun..
Diye mırıldandı yavaşça.
- Bu her şeye değdi doğrusu..