- Kategori
- Futurizm
21. Yüzyılın Küresel Tezgahları (5)

Net'ten...
Bizleri hem ruhumuza hem egomuza yabancı bazı şeyler idare ediyor sanki, farkında mısınız? Eşzamanlı eşduygululuk yaşayan kümelere dönüştürülüyoruz. Asıl bireysel kaderlerimiz iflas etmiş, yedek kaderlerimiz devreye girmiş gibi... Tüm değerler sistemimiz yeniden tanımlanıyor ve küresel tezgâhtarların istedikleri formata sokuluyor. Klasik mantık ve klasik pozitivizm hızla eriyor.
En kötüsü de deneye ve kanıta dayalı somut bilimsel doğruların yerine, girdiği kabın şeklini alan “su mantığı”na dayalı bir “akıl yürütememe süreci” ikame ediliyor. Dindarlık kavramı değiştiriliyor, yerine içi boşaltılmış bir inanç sistemi veya ılımlı dindarlık denen şey getiriliyor. “Dinler arası diyalog” etiketi altında neo-kapitalizm ile neo-islâmizmin sentezi oluşturuluyor.
Bu yöntemle, zaten içi boşaltılmış olan İsevî ve Musevî değerlere, içi boşaltılan Muhammedî değerler ekleniyor ve sahneye küresel sermayeyi daha da zenginleştirip güçlendirecek olan “dindarların ve etnik grupların iktidarı" senaryosu konuyor.
Gazeteci Nuray Mert şöyle yazmış: "Ortadoğu’da olanları 1989’da Doğu Avrupa’da olanlara benzetenler var. İsterseniz biz de oradan başlayalım. Gerçekten de, yeni ‘halk devrimi’ ve ‘halkın gücü’ (People’s power) kavramları bu süreç içinde siyasal dile yerleşti. 1989’da Doğu Avrupa’da yaşanan ‘devrimler’i tartışmaya açmayacağım, sadece bir hususu hatırlatmakla yetineceğim: ‘O günden bu yana Doğu Avrupa’da, AB şemsiyesi altına girmenin ötesinde neler oldu, otoriter rejimlerden kurtulan bu ülkelerde demokrasi ne âlemde?’ diye sormakta fayda var. Sonra, Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan ve Lübnan’da gerçekleşen renkli devrimlerin ardından neler oldu? Hiç sorup soruşturmak aklınıza geldi mi? Umut kavramı vaat edici olmalı; ama şu ana kadar gerçekleşen ‘halk devrimleri’ bu açıdan çok umut vermedi! Siyasetin, ‘siyasal eylem’in içinin boşaltılmasının, en güçlü hegemonya yöntemi ve aracı olduğunu unutmayalım.”
Kısacası hem Türkiye’de hem de Arap coğrafyasında, ülkelerin bu kadar kısa tarihine kolay kolay sığmayacak radikal oluşumlara tanık oluyoruz. Aklı başında her insanın sabrı dikiş yerlerinden patlayacak duruma geldi aptallaştırıcı bunca olaydan sonra! Oysa gece-gündüz bunca darbe senaryoları konuşulurken dört bir yanımızda, gerçek darbenin 2002 yılında yapıldığını kimsecikler konuşmuyor her nedense.
Hatırlayalım: Son Ecevit Hükümeti -medyada hiç görünmeyen, basında adından hiç söz edilmeyen Hüsamettin Özkan’ın kışkırtması sayesinde- 18 Kasım 2002’de yıkıldı! Yapılan genel seçimlerde 5 partinin tümü meclis dışında kaldı ve AKP gökten paraşütle iktidara indirildi. AKP 15 aylık bir parti olarak 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde en yüksek oy oranını alan parti olarak (geçerli oyların %34,63'ü), Abdullah Gül başkanlığında 58. Cumhuriyet Hükümeti'ni kurdu. Aldığı siyaset yasağı nedeniyle kabine ve TBMM'de yer alamayan genel başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu yasağı -Cumhuriyet Halk Partisi'nin de desteklediği- bir anayasa değişikliği ile aşıldı. Erdoğan, 8 Mart 2003 tarihinde Siirt'te yapılan yenileme seçimlerinde milletvekili seçilerek meclis'e girdi. Bunun üzerine Abdullah Gül başkanlığındaki 58. Hükümetin 11 Mart 2003 tarihindeki istifasının ardından Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'den hükümeti kurma görevini alan Erdoğan, 15 Mart 2003 tarihinde 59. Cumhuriyet Hükümeti'ni kurdu. (Ne müthiş, ne görkemli ve nasıl da oya gibi ince ince işlenmiş bir tezgâh, değil mi?!)
Hatırlayalım: Cezaevinden yeni çıkmış; 4 yıllık belediye başkanlığından başka hiçbir etiketi olmayan; bir tek gün dahi devletin üst kademelerinde çalışmamış bir eski belediye başkanı neden Avrupa'nın başbakanları, cumhurbaşkanları ve ABD Başkanı Bush tarafından kendi makamlarında yüceltici törenlerle ağırlandı ve sonra paraşütle indirildi bu ülkenin başbakanlığına? Böylesine büyük bir projeye büyük bir hedef olmaksızın girişilebilinir miydi?(Kimse bana halkın böyle istediğini söylemesin lütfen! Medyanın üçüncü güç olduğu çağımızda, 4 ay sonraki seçimlerde istenirse CHP tek başına iktidar yapılabilir; bu süreç işte bu kadar kolaylaşmıştır küresel sermaye ve medya sayesinde!)
Hatırlayalım: ABD askerlerinin Kuzey Irak’a Türkiye üzerinden girmelerine 1 Mart 2003’te TBMM’den tezkere çıkmayınca, K. Irak’taki Türk Özel Kuvvetleri’nin karargâhı basıldı ve askerlerimizin başlarına çuval geçirildi! “O izin neden çıkmadı AKP’nin Meclis'teki sandalye sayısı fazlasıyla yeterli olmasına rağmen?” diye soran, sorgulayan hiç olmadı! O zamanki kulislerde konuşulan ve kasten basına sızdırılan dedikoduya göre, 50 kadar Bülent Arınç yanlısı milletvekilinden bazıları çekimser kalmış, bazıları ret oyu vermişti. Asıl sebep bu muydu acaba? Peki, Bülent Arınç neden karşı çıkmıştı Mardin’e kadar gelmiş olan Conilerin Irak’a girişlerine?.. Bu soru neden hiç sorulmadı, Irak’ı mahveden bu büyük tezgâhın bu ülkedeki sorumluları,1 milyar dolar hibe alanların eylemleri niçin hiç sorgulanmadı, hâlâ da sorgulanmıyor?..
Hatırlayalım: 28 Şubat 1997 yılındaki o sözde “post-modern darbe”nin baş aktörü Orgeneral Çevik Bir idi; peki şimdi nerede bu emekli paşa? İsrail’deki ve Amerika’daki bazı şirketlere danışmanlık yapıyormuş. Pekâlâ, darbecilerden hesap soracağı vaadinde bulunan AKP neden onun hakkında tek bir dava dahi açma girişiminde bulunmadı? Üstelik “1980 yılındaki 12 Eylül darbecilerinden hesap soracağız!” diyerek Anayasa Referandumu’nda halkın oyunu alanlar, anayasanın 12 Eylül 2010 günü oylanmasını öyle ince hesapladılar ki, 30 yıllık süre aşımı tam da o güne "tesadüf" etti! (Bu da mı tezgâh değil? Nasıl olsa benim halkımın böyle ince şeylere aklı basmaz, düşüncesinden güç aldıkları besbelli değil mi?!)
Hatırlayalım: Dünyanın demokratik hiçbir ülkesindeki hiçbir genelkurmay başkanı komuta ettiği ordu içindeki disiplinsiz davranışları medya önünde tartışmaz, tartışılmasına yol açmaz. Kendi kurumsal, sorunlarını askeri iç disiplin yollarını kullanarak çözümler. Peki, bizim son üç genelkurmay başkanımız neden bunları kamuoyu önünde tartışıp durdu? Neden Yaşar Büyükanıt paşa seçimlerden hemen önce, 27 Nisan 2007’de kendi eliyle bir e-muhtıra yazıp Genelkurmay’ın internet sitesine yerleştirerek, AKP’nin ekmeğine yağ sürdü? Dahası, başbakanla yaptığı ve ölünceye kadar sır olarak saklayacağı Dolmabahçe Sarayı’ndaki o ünlü görüşmenin içeriğini açıklayamayacağını bile bile ve görüşmeyi gizli yapabilecekken, neden medya mensuplarını sarayın kapısında bekleterek yaptı?..
Bütün bu soruların yanıtlarına ulaştığımızda küresel tezgâhların gerçek sahiplerini ve amaçlarını anlamamız kolaylaşacaktır; ama bunlara kolayca erişim şimdilik mümkün değildir. Ancak zamanı gelince teker teker açıklanacak ve hatta bir başka tezgâh olan Wikileaks aracılığı ile -belge adı altında- dünyaya dağıtılacaktır, bundan emin olabilirsiniz.
Dip not: Pentagon-CIA eşbaşkanlığı, dünyanın en çok patent sahibi olan bir bilim insanının evine girdi öldüğü gün, kasasını kırdı ve tam 700 buluşun yanı sıra gizli tuttuğu buluşlarına değgin tüm belgeleri alıp götürdü. O belgelerden bugüne kadar kayda değer hiçbir açıklama yapılmadı! Fakat gerek general elektrik firması ile, gerek Westinghouse ile ve gerekse ampulün mucidi Edison ile yaptığı çalışmalardan çıkarılan ipuçları hakkında çok sayıda kitap yazıldı. Bunlar arasında “Zihin kontrolü ve hipnoz teknikleri” ile UFO’lara benzeyen, disk biçiminde çok hızlı uçaklar ve iklimleri değiştirebilme teknolojileri de vardı. Bunların küresel tezgâhtarlarca nasıl kullanıldığını gelecek blogda yazmayı düşünüyorum...
Günün sorusu: Arabistan yarımadasındaki Osmanlı topraklarını, İngilizler tarafından kışkırtılan Mekke Emiri Hüseyin bin Ali’nin 1. Dünya Savaşı yıllarında başlattığı isyandan sonra kaybettik. Peki, BOP kapsamındaki ülkelerle aramızdaki sınırlar kalkar (zaten vizeler kalktı, kalkıyor), Osmanlı coğrafyası tekrar dirilir, işsiz-güçsüz-eğitimsiz gençler içimize doldurulur ve ardından eften püften nedenlerle bu insanlar tekrar kışkırtılıp isyana teşvik edilirlerse, yani tarih tekerrür ederse; bunun yaratacağı sonuçları hesap edecek kadar ileri görüşlü siyasetçilere ve uzun erimli stratejilere sahip miyiz?