- Kategori
- Sosyoloji
8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Kadın Cinayetleri

Türk toplumu çok güzel değerlerinin yanında genel olarak, kadın ve erkek hukukuna mesafeli olan ataerkil bir yapıya sahiptir. Bu da kadının, erkeğe göre daha fazla yıpranmasına ve birçok haktan mahrum kalmasına neden olmuştur.
Hükümetler, bu durumu düzeltme adına, biraz Avrupa’nın, biraz da feminist hareketin zorlamasıyla kadın hakları konusunda çeşitli çalışmalar yapmaktadırlar. Medyada hiç eksik olmayan “kadına şiddet” haberleri de ilgili bakanlığı bu doğrultuda yeni yeni yasalar çıkartmaya yönlendiriyor.
Bu çerçevede aşkla, şevkle çalışan Aile ve Sosyal Politikalar bakanları, iyi niyetli, ama genellikle de farklı branşlardan geldikleri için konulara hâkim değiller. Sonuçta işi, ilgili bakanlığın uzmanlarına bırakıyorlar. Bu uzmanlar ise, konuya öncelikle kadının bireysel özgürlüğü çerçevesinde yaklaşıyor.
Kadının toplumdaki statüsünü değiştirme ve mağduriyetlerini gidermek için, aile ve toplumsal dinamiklerimizi dikkate almadan, sadece bireysel özgürlük parolasıyla yola çıkan bazı uzmanlar, bakanları da maalesef yanlış yönlendiriyorlar. Bu da kadınların konumunun düzeltilmesi adına iyi niyetli çabaların büyük bir bölümünü ne yazık ki sonuçsuz bırakıyor.
Örneğin Avrupa ve Amerika'da örnekleri görülen, eşine şiddet uygulayan erkeğin belli bir süre evden uzaklaştırılması, kamuoyuna büyük bir yenilik gibi sunuldu. Peki ne oldu? Sonuç kadına karşı şiddet ve hatta ölümcül şiddetler daha da arttı veya “görünür oldu!”. Çünkü Sayın Bakana bunu önerenler, ülkenin kültürel yapısını anlamaktan uzak, Batı'daki örnekleri sorgulamadan medeniyet adına, kadını öne çıkarma adına uygulamak isteyenlerdir.
Türkiye'nin hangi bölgesinde alt ay evden uzaklaştırılan, eve gidemediği için de ya annesinin yanında ya da otelde kalan ve bundan dolayı da maddi ve manevi baskı altında bulunan bir erkek, hiçbir şey olmamış gibi eşiyle birlikte yaşayabilir? Yaşayamadığı da ortada. Ölümle sonuçlanan şiddet vakalarının neredeyse büyük bir bölümü, herhangi bir sosyal veya ekonomik nedenden dolayı eşiyle anlaşamayıp da evden uzaklaşan veya uzaklaştırılan erkekler tarafından işleniyor olması bize bir gerçeği göstermiyor mu?
Batı toplumlarındaki uygulamaların aynen bize de dayattırılması şeklindeki örneğe diğer birçok uygulamaları da ekleyebiliriz. Geçenlerde bir gazetede aynen şöyle bir haber yer alıyordu:
“Evde karısına 'Dırdır etme be kadın, sen bilmezsin' diye bağırarak aşağılayan koca 1 ay süreyle evden uzaklaştırıldı.”
Bu ve benzeri cezaları bakanlık yetkililerine önerenlerin bir bölümünü, feminist yaklaşımlardan ziyadesiyle etkilenen kadınların olması da burada düşündürücüdür.
Batı toplumlarının aile hayatını bitiren feminist kuramlar, 8 Mart Dünya kadınlar Günü nedeniyle yine televizyonlarda kurtuluş reçetesi olarak sunulmaya devam ediyor. Dün bir televizyon programında kadına yönelik şiddete hayır kampanyası yürüten aydın bir köylü kadınla, meşhur bir kadın hakları savunucusunu dinlerken buna bir kez daha şahit oldum.
Amatör bir ruhla “Yün Bebek” adlı bir film de çeviren köylü teyze, aile içi sorunların çözümünde eşler arası iletişimin önemini, erkeğin aslında kadının yardımcı olduğunu, hayatındaki en büyük desteğin eşinden geldiğini anlattı. Diğer entelektüel düzeyi yüksek(!) hanım ise, kadınların şiddet görmemeleri ve daha özgürce yaşamaları için doğrudan “asi” olmaları, erkeğe başkaldırmaları gerektiğini vurguluyor ve çözümün öncelikli olarak devletin sığınma evlerinin sayısını çoğaltmasında bulduğunu belirtiyordu.
Sığınma evlerini erkek-kadın ilişkilerinde kadının “asi” olması için bir güvence olarak gören yaklaşım, aslında kadına yönelik şiddeti devam ettiren ve besleyen yapının kendisi değil mi? . En azından sorunun kaynağını görmemize ve bu doğrultuda çözüm önerileri getirmemize engel olan bir zihniyet değil mi?
Kadın-erkek ilişkileri ve aile hayatının yardımlaşma ve fedakârlık duyguları üzerine kurulu olması gerektiğini vurgulamak yerine, aileyi iktidar mücadelesinin yaşandığı bir arenaya çevirmek, kadına da, erkeğe de aile hayatına da huzur getirmez.
Anlaşılan, “kadına şiddete hayır” demek için, önce bize ait olmayan bu anlayışa “hayır” demek gerekir.
Ve daha da önemlisi, kadınlarla ilgili düzenlemeler yapılırken, geçmiş asırların açığını kapatmak adına, haklar bol kepçeden dağıtılmamalıdır.
Çünkü “derman haddi aşarsa dert getirir”.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün tüm insanlığa huzur getirecek güzel çalışmalara vesile olması dileğimle…