​ Sarıgöl Dalyanı / Balıkçılık / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ağustos '06

 
Kategori
Balıkçılık
 

Sarıgöl Dalyanı

Sarıgöl Dalyanı
 

"Di di di diiit", "di di di diiit". Evet, sanırım uyanma vakti geldi. Sabah denilecek saatlerdi ama hava karanlıktı hala. Sabahın 5'i. Son gördüğüm rüyadan olacak nerede olduğumun farkında bile değilim.

Bir çadırdayım. Yumurtalık Sarıgöl Dalyanı. Aylardan Ağustos. Mevsimin en sıcak zamanları. Ama o müthiş sabahın serinliğinde uyanmak bir başka duygu.

Zorlukla doğruluyorum yerimden. Solumda dayım, sağımda kardeşim yatıyor. Horul horul uyuyorlar. Kardeşim "Boş ver beni uyandırma" demişti. En iyisi dayımı uyandırayım.

- Veysel Dayı. Veysel Dayııı. Kalk sabah oldu. Gitmeyecek miyiz?

İlk başlarda tepkisiz olsa da bir iki kıpırdanmadan sonra hareketlenen dayım uyanıyor. Sanırım karabasan türünde bir rüya da o görmüş olmalı ki beni görünce şeytan görmüş gibi oldu bir anda. Her neyse kendine geldi sonradan.

- Saat kaç?
- Sabahın beşi.
- İyi.
- Hadi gidelim mi artık dayı?
- İyi iyi gidelim.

Dayım 36 yaşında ve yaşına göre oldukça genç görünen birisi. Bir balık uzmanı diyebilirim. Olta, zıpkın. barikat, ağ, kafes vs vs yapmadığı balık avcılığı türü kalmadı desem yalan olmaz.

Bir gece öncesi…

- Yahu dayı napacaz bu kadar kefalı, karidesi? Hayır balık ta yok ki? Biz yesek, bize bile fazla.
- Yeğenim, ne olur ne olmaz her zaman tedbirli olmak lazım. Balık çok olur da yem biterse o zaman ne yapacaksın?
- Peki tamam.

Elimizde su altı lambası, kayalıkların arasında gece 10-11 sularında dolaşıyoruz. Benim elimde de bir kepçe, dayımın arkasında.

- İşte orda, diyor birden ve hışımla kepçeyi suya daldırıp havaya kaldırıyorum. Yaklaşık 10-15 cm boyunda kefallarla, orta boy karidesler yakalıyoruz. Dışından çiviyle deldiğimiz ve belime takılı olan 15 lt lik bidonun içine atıyor ve sabaha canlı yem stoğu yapıyoruz.
- Hadi dayı yeter. Artık gidelim. Uykum geldi. Sabah kalkamayacağız sonra.
- Tamam. Hadi dönelim.
- Kepçeyi aldın mı?
- Aldım.
- Çuvalı?
- Aldım (Sanki tonla balık yakalayacağız)
- Kumanyayı?
- Aldım.
- Yemleri sudan çıkardın mı?
- Çıkardım.
- E de hadi gidelim o zaman.

Yola koyuluyoruz. Olta atmaya gideceğimiz yer yaklaşık 2 km uzakta. Çadır kentten uzakta, sakin. Tan ağarırken sahilde yürümek çok farklı bir duygu. İnsan kendisini bir garip hissediyor. O kadar sessiz ki ve o kadar serin.

Bir kaynak suyu var. Denize dökülüyor. Bazen buraya yüzmeye geliriz. Duş almak kolay oluyor diye. Dayım buradan olta atalım dedi. Levrek tatlı su kaynaklarını severmiş.

Malzemeleri yere koyuyorum. Gündüz sıcağında kavrulan sahil kumu, ne kadar ıslak ve serin. Yem bidonunu bileğim derinliğinde suya bırakıp, kazık çakıyorum. Yakınıma bir yere bağlıyorum.

Dayım da bu arada 3-4 m arkamızdaki sazlıklardan yaklaşık 2 m boyunda sazlar kesiyor. 7-8 tane kestikten sonra yere koyuyor. Her birini birer metre aralıkla kuma saplıyor. Sazların tepe noktalarına çakısıyla ince bir çizik atıyor. Misinayı sıkıştırmak için.

Oltaları hazırlamaya başlarken bana bakıyor. Sanırım gidip yem getirmem gerek.

Dayım hep levreğin en çok canlı kefal sevdiğini söylerdi. Elimi bidona daldırıyorum. Küçücük alanda onlarca kefal ve karides oynaşıp duruyor ve elimi gıdıklıyorlar. 4-5 tane kadar alıp poşete koyuyorum. Dayımın yanına vardığımda oltalar çoktan hazırdı bile. Aslında bana kalsa o güzelim kefalları şişe dizer, mangalda pişirir yerdim ama neyse. İşin ucunda levrek var.

Poşetten bir kefalı dayıma uzatıyorum. Elinde şöyle bir tur döndürüyor. Oltanın iğnesini kefalın kuyruğunun hemen arkasından derisine batırıyor. Derisinin altından geçirip kafa kısmına yakın bir yerden ucunu çıkarıyor. Canlı zoka. Bu adamın balık yakalama tekniklerine bayılıyorum. Böylece kefal suyun içinde sürekli hareket ediyor ve uzun süre canlı kalıyor.

Levrek ilginç bir balık. Ben ona balıkların efesi diyorum. Zıpkınla daldığımızda bile koca koca levrekler korkusuzca yanımızda gezerlerdi. Salına salına, pörtlek gözüyle seni şöyle bir süzer “Ne işin var burada? Buraların efesi benim” der gibi. Levrek yemini asla mundar etmez. Mesela çipura, mıncıklaya mıncıklaya yer yemini. Ama levrek bir seferde kendisinin1/3’ü kadar yemi yutabilir. İnanılmaz bir hızla avına saldırır. Bazen zıpkına daldığımda sırf onun avlanışını izlerdim. Genelde kefal sürülerinin altında sakin sakin dolaşır. Kıvrıla kıvrıla. Sonra birden yukarıya fırlar ve kocaman bir kefalı yutar. Muhteşem bir avcı.

Dayım 5 tane olta hazırladıktan sonra oltaları yere bıraktı. Oltayı hep tutacak olanın sallaması gerektiğini söyler. Bu onun şansını belirlermiş. Ben oltalardan ikisin almaya kara verdim. Sırasıyla denize doğru fırlattım. Yaklaşık 10 m kadar gitti diyebilirim. Dayım da bu arada oltalarını sallamış, misinaları gerginleştirip, kuma sapladığı sazlardaki çentiklere sıkıştırmıştı. Ben de aynısını yaptım. İki oltayı sağıma alıp ikisine de baka vaziyette oturdum. İşin en heyecanlı tarafı bu işte. Beklemek.

- Nevaleyi çıkar da yiyelim.
- Tamam dayı.

Çantanın içinden bir gece önce hazırladığım ekmek arası peynir, domates ve yeşil biber kombinasyonundan birisini dayıma uzattım. Diğerini kendime ayırarak sarılı olduğu gazete kağıdıyla beraber yerine koydum.

Bilmem sizde de var mıdır? Bir şeyler yerken mutlaka gözüm bir yerlere takılır, eski gazete kupürleri gibi. Onları okurum. Ekmek sarılı gazeteyi elime aldım ve bir yandan okurken bir yandan da açmaya başladım. Dikkatimi bir haber çekti. Çünkü yumurtalıktan bahsediyordu. Sabahın alacasında göz bebeklerimi büyütüp okumak için kendime yaklaştırdığım sırada bir ses duyuldu. “PAT”

Bu ilk levrekti. Sazı yere indirmişti. Ve benim oltamdaydı. Ekmeği yere bırakıp koştum uzak köşedeki oltaya. Önce sazı sonra misinayı yakaladım. Evet bu bir levrek. Yana doğru geliyor. İnanılmaz bir heyecan kapladı içimi. Kafamı çevirip baktığımda dayımın 3 oltasının da yerde olduğunu ve dayımın 2 oltayı birden çektiğini gördüm. Aman Allahım, madene düştük galiba. Yarım dakika kadar bir zaman sonra ilk levreğimi çektim. 200-250 gr kadar vardı. Hemen çuvala attım. Kefalı yiyememiş ama öldürmüştü. Yemi değiştirmek için suya girdim, bidonun yanına ki “PAT”. İkinci olta yerde. Hemen yanına koştum ve oltayı çekmeye başladım. Levrek. Yine 200-250 gr civarı. Onu da çuvala koyduktan sonra dayıma 3 tane kendime de 2 tane kefal çıkardım. Dayımın öğrettiği gibi kel kör kefalı oltaya taktım. Bu durumda dayımdan yardım beklemek mantıksızdı. O dünyayla ilişkisini koparmıştı.

Bu böyle ne kadar sürdü bilmiyorum ama artık balık vurmamaya başladığında karnımdaki ağrı bıçak saplanırcasına şiddetli olmuştu. Hala ekmeğim gazete kağıdına sarılı ve yerde duruyordu. Dayım da farklı durumda değildi. Muhtemelen saat dokuz olmuştu bile. Arkama dönüp çuvala baktığımda inanamıyordum. Bir çuval dolusu levreği ve onlarca çipurayı olta ile yakalamıştık. Dayıma en son kalan yemi (karidesler kalmıştı) verdikten sonra oturmaya ve kahvaltıma yapmaya karar verdim. Arkamı denize dönüp o muhteşem manzarayı izleye izleye ekmeğimi yiyecektim. Gazeteyi çıkardım. Yere attım. Ekmekten bir ısırık aldım. Ağzıma gelen domates, peynir ve biber aromasının lezzetini anlatamam. Hala damağımda saklıdır.

Neden sonra gözüm gazeteye ilişti ve o meraklandığım haberi aradım.
Evet doğruydu Yumurtalıkla ilgili bir haberdi bu… Gazete 2 gün öncesinindi.

Başlık aynen şöyleydi: “YUMURTALIK SARIGÖL DALYANI PATLADI”

Yumurtalık Sarıgöl dalyanını çevreleyen çitler aşırı deniz akıntıları nedeniyle patladı. Çevrili alanda buluna balıkların büyük bir kısmı kaçtı. Dalyan sahibi M.E. “ Zararımız çok büyük. Kaçanları yakalamamamız olanaksız. Ama en azından her biri 200-250 gr gelirdi. Yani 10-15 gün sonra hasat yapacaktık.”

Peynir boğazıma takılmıştı…

Cem KADEŞ

Su Ürünleri Mühendisi

 
Toplam blog
: 2
: 1409
Kayıt tarihi
: 11.08.06
 
 

Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesinden 1995 yılında mezun oldum. Eşim eczacı. Alanya'da eczanemi..