‘’Yanaklarında, kristalleşmiş iki damla gözyaşıyla geldi yanıma. Soğuktan ve ayazdan yanmıştı. Alev alev kıpkırmızıydı yanacıkları. Belli ki birkaç kez sökülmüş ve başka sökülen kazakları..
İşte yine bir yılın son günü ve sayılı saatler kalmış son anlarındayız. Aslında zaman sonsuz… İnsanoğlu kendince bu sonsuzluğu, takvimlerle, saatlerle bir çerçeve içerisine almaya çalışmış...
Yeni yıla birkaç gün kala… Yeni yeni umutlar yükler gönül, umut dağarcığına. Eski yıl… Bitip giden! Giderken de geride kalan anılar, alıp götürdüğü de neler neler! Hem de bir çırpıd..
Bütün ahali toplanmış! Yarışmayı seyre dalmışlardı. Hem de ne yarışma! Kıyasıya… Elbette her bir kimsenin favorisi başkaydı da! Yarışma tüm hızıyla..
Sofraların baş tacı. Baklagiller familyasından. Tut ki zeytinyağlısından, etlisine, sucuklusundan, pastırmalısına. Tut ki kavurmasından, turşusuna; konservesinden kızartması..
Yıkık dökük harabelerin arasında; hayata tutunmaya çalışan, titrek yapraklarıyla, Güneş ışığını arayan, bir cılız papatya idi ''O''... Son kez baktı gökyüzüne doğru. Artık dayanacak ne gücü..
Harem’den, Üsküdar sahiline doğru alırken yol, boğazın derin sularının kıyında, kıyıya 200 metre kadar uzaklıkta; minicik bir adacığın üzerinde, gelinliğinin eteklerini yaymış da oturan bir gelin k..
Bu yazıyı okurken, bir yazıdan ziyade dostlar arasında bir sohbet, hoş bir muhabbet olarak algılamanızı dilerim. Belki birkaç gün gecikmiş oldum bunu yazmakta ama can arkadaşımız ve kadim d..
Duyar gibiyim… ‘’O ‘’da mı diyeceksiniz? Kutup değiştiren değiştirene! Şimdi… Güneş de uymaz ise bu değişime! Nasıl gireriz ki ALTIN ÇAĞ günlerine? ..
An vardır. Öyle bir an ki… Zaman durur. Hayat durur. Dünya durur. Bedenin, ruhun acıya teslim olur. Üzerine çöken karabasanın; dert, sıkıntı ve acı sarmalında ve tarifsiz bi..
Aydoğdu; kızgın güneşinde Ağustos'un, sararmıştı altın sarısı başaklar. Kırlangıçların göç dansın..