“ Akşam diyordun, işte oldu akşam…” Balkonun sırdaş masasına oturunca Cahit Sıtkı Tarancı’nın dizeleri düştü aklıma, “ Al getir, ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan” “ Yaşamak istiyo..
Şöyle sarısı, hüznü, rüzgârı bol bir sonbahar yazısı karalayayım, olmadı, okunduğunda insanın içini acıtacak, “vay be, helal olsun adama” dedirtecek kısa bir öykü uydurayım istiyorum… Bir kurgu..
Üzüldüm çocuğun haline… Yüzündeki pişmanlığı, tavırlarındaki yerin dibine geçme isteğini, utancı, kelimelerin boğazına dizilmesini, cevap vermek isterken yutkunmasını izledim, tepkisizdim… ..
Yanında sohbet edecek biri varsa, keyiflidir bu olta bağlama işi, yalnızsan eziyet olur, en fazla sekiz, on köstek bağlar bırakırsın, canın sıkılır, sanki dünyanın en zor işini yapıyormuşsun da yor..
“Saygı görmek istiyorsan, saygı göstermelisin” diyemedim, telefonda konuştuğum, kalbi kırık, sinirli çocuğa… “ Özür dileyecek benden!” dedi… Tut ki diledi ne değişecek? Yaşananlar y..
Cenaze dolayısı ile kapalıydı mahalle kahvesi… Grisi bol, beyazı az bir sokak kedisi yalanıyordu salkım söğüdün altında, Mualla’nın muhabbet kuşu kayıp! Nasıl olduysa, açık ..
Balık gelecek de, anlatmaya hikâye çıkacak… Rüzgâr, aklını başından alıyor adamın, kumlar gözüne gözüne… Olmadık düşler kuruyorum, balığın en büyüğü oltama gelecek, kamışı sırtlandığı gibi ..
Dün gece akşamın sekizinde uyuya kalmışım, ses olsun diye açtığım televizyonun karşısında… Kafayı takmayayım, böyle şeyler nasıl oluyor, adalet neredearamayayım, düşünmeyeyim diye müzik kan..
Anlamadan, hissettirmeden, neredeyse selam bile vermeden, eski bir dost gibi yanımdan geçip gidiverdi Eylül... Sararmış yapraklarda kaybolduğum, insan nefesinin çekildiği, kır kahvelerinin ..
Nezleyim, gözlerim kan çanağı gibi, cumartesi pazarı neredeyse yatarak geçirdim. Şimdi aynaya bakıyordum da, kâğıt havlu ile sıkıp silmekten burnumun kenarları soyulmuş, dudaklarım da çatla..