​ Açık yeşiller, koyu yeşiller... / Futbol / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Şubat '07

 
Kategori
Futbol
 

Açık yeşiller, koyu yeşiller...

Hani bizim Karadenizli’ye atfedilen bir fıkra vardır:

Temel, ırk ayrımının had safhada olduğu bir zaman ve mekanda Amerika’da otobüs şoförlüğü yapıyormuş. Yolcular otobüse binmeye başladıktan sonra bir kavga patlak vermiş. Temel, kaptan sıfatıyla olaya el koymuş ve ne olup bittiğini sormuş. Gelen cevap, beyazların ön sıralarda oturmak istediği ve zencilerin de buna karşı çıktığı şeklindeymiş… Temel celallenmiş:

- O nasi laftu oyle? Ne demek siyahtur, beyazdur? ! Herkes bir yere otursun pakayım, hepinuz yeşilsunuz!..

Bu ilginç kaptanın sert tutumu karşısında biraz şaşkınlıktan, biraz da korkudan herkes sus pus olur ve karışık otururlar. Temel bakar, bakar ve sonunda:

- Açuk yeşiller öne, koyu yeşiller arkaya, der.

Temel’in aklından ne geçmiştir de böyle söylemiştir, bilinmez. Belki mevcut şartlar altında böyle bir eşitliğin yürümeyeceğini anlamıştır, belki kendisi de bu görüntüye zihnen hazır değildir…

Bana öyle geliyor ki, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda –kuşkusuz iyi niyetle- ortaya atılan “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” düşüncesi de, Temel’in “hepinuz yeşilsunuz!” nidasından pek de farklı bir şey değildi. Ne yazık ki sonrası da fıkraya benzemiştir. Temel gibi doğrudan ve açıktan “açık yeşiller öne, koyu yeşiller arkaya” denmemişse bile zaman içinde herkes yerini almıştır. Aslında yerini almıştır demek bile belki fazla, hiçbir zaman hiç kimsenin yeri değişmemiştir.

İnsanlık tarihi boyunca hiçbir zaman, hiçbir yerde insanların renk tonu tıpatıp aynı olmadı. Zaman zaman bu ve benzer talepler ortaya çıktı, hâttâ toplumun talebine bakılmaksızın tepeden dizayn etme çabaları da… Fakat ne talepler karşılık bulabildi ne de dizayn çabaları olumlu sonuç verdi.

Çünkü insanların zeka, yetenek ve karakterleri; aile, çevre ve toplumdan kazandıkları özellikleri farklı farklıdır. Ne kadar istense ya da uğraşılsa bile mutlak bir eşitlik, aynîlik temin edilemez.

Bununla beraber, Dünya’da ve Türkiye’de kaynakların adilane bölüşüldüğünden ve gerçek anlamda fırsat eşitliğinin varlığından söz edilemeyeceği de açıktır. Biz şimdilik Dünya’yı bir yana bırakalım ve günümüz Türkiye’sinde ne olup bittiğine kısa bir göz atıp, sonra da esas konumuza gelelim.

Türk futbolunda sık sık söz konusu olan “İstanbul kulüpleri – Anadolu kulüpleri” ayrımı, aslında futboldan çok daha öte anlamlar taşır. Sosyal, siyasi, ekonomik, sanatsal, kültürel… Her alanda bu ayrım fazlasıyla mevcuttur da, futbol diğerlerinden daha popüler, daha göz önünde olduğu için en fazla onda tezahür eder mahiyettedir.

Cumhuriyet'in kurulmasıyla, siyasi elit ve karar mekanizmalarının merkezi Ankara'ya kaymış görünmekle birlikte, İstanbul'da temerküz etmiş büyük sermayenin rızası hilafına kolay kolay adım bile atılamamaktadır. En müreffeh ülkelerde bile ülkenin her noktasının aynı gelişmişlik düzeyinde olması elbette beklenemez, mesela Amerika'da da California ile Oregon eyaletleri herhalde birbirini tartamaz. Ancak Türkiye gibi ekonomi ve ona bağlı olarak toplumun diğer dolaşım sistemi unsurlarının, büyük ölçüde daracık bir alana sıkışıp kalması, ülkenin dengesini bozmakta, uluslar arası arenada daha önemli roller oynamasının önünü tıkamaktadır.

Konu hayli geniş, lakin bizim yer ve zamanımız sınırsız değil. Dolayısıyla meseleyi etraflıca incelemek yerine, en popüler alan olan futbol üzerinden acizane bir tahlil yapmaya çalışalım, çünkü orada her şey ayan beyan görülmekte, diğer bütün alanlarda olup bitenler için bir ayna vazifesi görmektedir.

Futbol, Osmanlı’nın son dönemlerinde bu topraklarda oynanmaya başlamış, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da ulaşım ve iletişim kanallarının gelişmesiyle birlikte tıpkı Dünya’nın pek çok yerinde olduğu gibi bir tutku haline gelmiştir.

1959’da Türkiye 1. Futbol Ligi kurulurken, ülkedeki ulaşım imkanları göz önünde tutularak üç büyük şehir olan İstanbul, Ankara ve İzmir takımlarıyla, bu üçgenin arasında kalan Bursa, Eskişehir ve Bolu gibi vilayetlerin takımları ancak lige alınabilmiştir. Hem gelişmiş bir şehir, hem de ileri düzeyde futbol oynanan bir merkez de olsa bu sebepten ötürü Trabzon’un bir takımı o dönemde 1. Lige dahil edilememiştir. O yıllarda Trabzon’dan Ankara’ya bile iki günde ancak gidilebiliyordu çünkü…

İstanbul’da ilk dönemlerde başa baş oynayan çok sayıda takım varken, zaman içinde üç tanesi ön plana çıkmış, daha sonraları da bütün ülke futbolu üzerinde tahakküm kurmuşlardır. Ne olmuştur da diğer İstanbul takımları ya kapanmış ya da sonradan kurulan 2. ve 3. ligin derinliklerine doğru gömülmüşlerdir? O takımların semtlerini ve o semtlerin sosyo-ekonomik durumlarını şöyle bir gözünüzün önüne getirir misiniz? Karagümrük, Kasımpaşa, Beykoz, Adalet, Vefa… Bir de Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın kuruldukları muhitlerin durumlarını gözden geçirirseniz, “açık yeşiller” ile “koyu yeşiller” in değişmeyen hikayesinin burada da aynen yazıldığını rahatlıkla görebilirsiniz.

1.Lig’in ilerleyen yıllarında İstanbul’un “koyu yeşiller” i birer ikişer sahneden çekildikten sonra, Anadolu’nun "koyu yeşilleri" meydane çıktılar. Bunların içinde şampiyonluğu zorlayanlar, Türkiye Kupası’nı birkaç kez kazananlar da oldu. Ancak Trabzonspor dışındakilerin hiçbiri şampiyonluğa ulaşamadı.

Trabzonspor’un nasıl şampiyon olduğu/olabildiği başka bir yazının konusu olabilir. Ancak biz şimdi oraya girmeyeceğiz. 1981’de İstanbul’a geldiğimde, ürkütücü boyutlara ulaşmış bir Trabzonspor nefreti gözlemlemiştim. Bir Anadolu şehrinin takımı, 1. Lig’e çıkmış ve 7 yılda tam 5 şampiyonluk elde etmişti. Bu ezberlerin tamamını altüst eden bir durumdu ve zaman içinde ilk şaşkınlık yerini nefrete bırakmıştı. Çünkü:

İstanbul kulüplerinin taraftarlarını sadece kurulmuş oldukları semtlerin sakinleri oluşturmuyordu. Geçen yıllarla birlikte, Türkiye’nin futbola ilgi duyan kalabalıkları, kendi şehirlerinin takımları varlık gösteremeyince, eski tebaa bilincinin getirmiş olduğu bir tür biat duygusuyla “Payitaht”ın öne çıkmış camialarına eklemlenmeyi uygun görmüşlerdi. Kendi şehirlerinin başaramadığını bir başka Anadolu şehrinin başardığını görmek zaten yeterince rahatsız ediciydi. Buna bir de İstanbul’a Anadolu’dan göçmüş insanların içinde bulundukları sosyo-psikoloji ilave olununca zihinler fena karışmıştı. İstanbul’a göçmüşlerdi, çünkü memleketlerindeki hayat standardını yeterli bulmamışlardı. İstanbul’da hangi şartlarda yaşadıkları da önemli değildi, işte fiziksel olarak bu şehirdelerdi, hiç değilse tuttukları takım gol attığında puro içen başkanıyla bir anlığına da olsa eşitleniveriyorlardı. Geride bıraktıkları memleketlerinin de 1. ya da 2. ligde bir takımları vardı mutlaka; o takıma da acımayla karışık sempatiyle bakıyorlardı. Ancak bölge şartları elvermediği için o takımın İstanbul’daki takımlarıyla başa çıkması imkansızdı.

İşte Trabzonspor’un ortaya çıkıp şampiyonluğa (hem de defalarca) ulaşması, paradigmayı yerle bir etti. Bugüne kadar yapıla gelen tercihler zincirinin baştan yanlış olduğunu düşündürdü bu yarı şehirli insanlara… Trabzonspor onlara göçe mecbur olmadıklarını futbol üzerinden ispatlamıştı sanki… Düşünsenize bir; İstanbul’a daha iyi bir yaşam standartı için gelmişsiniz, aradan yıllar geçtiği halde bir türlü bu standardı tutturamamışsınız, günün birinde köyden bir haber alıyorsunuz ki, bıraktığınızda aç sefil olan birisi –yine köyde kalarak- sizden çok daha iyi bir düzeye çıkmış… Canınız sıkılır, değil mi?

İşte “açık yeşiller”in işini kolaylaştıran tam da budur. Bir Anadolu kulübü (ki buna Trabzonspor da dahil) bir İstanbul kulübüyle şampiyonluk yarışına girip de bazen gizli kapaklı, bazen de açık açık çelmelendiğinde bu yüzden kimsenin sesi çıkmamaktadır. Anadolu'dan çıkmış ve adını 4. büyük olarak kabul ettirmiş Trabzonspor'un, her sendelediğinde İstanbul'lu açık yeşiller tarafından bu unvanının elinden alınmaya kalkılması ve yine her seferinde diğer Anadolu kulüplerinden o sene biraz iddialı sonuçlar almaya başlayanın Trabzonspor'un yerine talip olmasının da sebebi bundan başka bir şey değildir.

Türkiye'nin neresinde yaşıyor olursa olsun, İstanbul kulüplerinden birine biat etmekle renginin açıldığını düşünmektedir insanlar... Yıldız futbolcunun attığı golü kendi başarısı saymakta, o anda Türkiye'nin en açık yeşil renkli insanıyla kendini eşitlemektedir. Başka türlü başarılı olmasının da, otobüsün ön koltuğuna oturabilmesinin de mümkünatı bulunmadığına inanır çünkü...

Velhasıl-ı kelâm, Türkiye'de açık yeşillerin rengini açan, koyu yeşillerin yanlarına bile yaklaşmasına mani olan düzeni idame ettirenler bizzat koyu yeşillerdir. Yoksa, arz ettikleri ürünler satın alınmasa, gazeteleri okunmasa, televizyonları izlenmese statü ve sınıflarını nasıl muhafaza edeceklerdir açık yeşiller?

Lafa bir fıkrayla başladık, Can Dündar'ın "Gölgedekiler" kitabında anlatılan Atatürk'e ait bir anıyla bitirelim:

Atatürk, Sofya ateşemiliterliği döneminde Sofya'da kalburüstü insanların gittiği bir lokantaya gitmiş. Biraz sonra bir Bulgar köylüsü, geleneksel kıyafetleriyle lokantaya girmiş ve bir masaya oturmuş. Çok geçmeden görevliler gelip, kendisinin burada oturmasının yakışık almayacağını, mekanın ona uygun bir yer olmadığını filan söylemişler. Köylü gürlemiş:

- Benim ektiğimi yiyor, benim diktiğimi giyiyorsunuz. İstediğim yerde otururum!

Atatürk de, "Ah ne olurdu bizim köylülerimiz de bu kadar bilinçli ve cesur olsalardı, " diye hayıflanmış...

Aradan bir asır geçtikten sonra bu memlekette fazla bir şeyin (belki de hiçbir şeyin) değişmediğini görmek ne kadar acı... Belki bazıları abarttığımı düşünüp, "Kimsenin kimseyi bir yerden kovduğu mu var? " diyebilirler. Doğru olabilir, kimse kimseyi bir yerden kovmuyordur ama insanın gitmeye cesaret bile edemediği bir yerden kovulması da mümkün değil ki zaten...

Hani bizim Karadenizli’ye atfedilen bir fıkra vardır:

Temel, ırk ayrımının had safhada olduğu bir zaman ve mekanda Amerika’da otobüs şoförlüğü yapıyormuş. Yolcular otobüse binmeye başladıktan sonra bir kavga patlak vermiş. Temel, kaptan sıfatıyla olaya el koymuş ve ne olup bittiğini sormuş. Gelen cevap, beyazların ön sıralarda oturmak istediği ve zencilerin de buna karşı çıktığı şeklindeymiş… Temel celallenmiş:

- O nasi laftu oyle? Ne demek siyahtur, beyazdur? ! Herkes bir yere otursun pakayım, hepinuz yeşilsunuz!..

Bu ilginç kaptanın sert tutumu karşısında biraz şaşkınlıktan, biraz da korkudan herkes sus pus olur ve karışık otururlar. Temel bakar, bakar ve sonunda:

- Açuk yeşiller öne, koyu yeşiller arkaya, der.

Temel’in aklından ne geçmiştir de böyle söylemiştir, bilinmez. Belki mevcut şartlar altında böyle bir eşitliğin yürümeyeceğini anlamıştır, belki kendisi de bu görüntüye zihnen hazır değildir…

Bana öyle geliyor ki, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda –kuşkusuz iyi niyetle- ortaya atılan “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” düşüncesi de, Temel’in “hepinuz yeşilsunuz!” nidasından pek de farklı bir şey değildi. Ne yazık ki sonrası da fıkraya benzemiştir. Temel gibi doğrudan ve açıktan “açık yeşiller öne, koyu yeşiller arkaya” denmemişse bile zaman içinde herkes yerini almıştır. Aslında yerini almıştır demek bile belki fazla, hiçbir zaman hiç kimsenin yeri değişmemiştir.

İnsanlık tarihi boyunca hiçbir zaman, hiçbir yerde insanların renk tonu tıpatıp aynı olmadı. Zaman zaman bu ve benzer talepler ortaya çıktı, hâttâ toplumun talebine bakılmaksızın tepeden dizayn etme çabaları da… Fakat ne talepler karşılık bulabildi ne de dizayn çabaları olumlu sonuç verdi.

Çünkü insanların zeka, yetenek ve karakterleri; aile, çevre ve toplumdan kazandıkları özellikleri farklı farklıdır. Ne kadar istense ya da uğraşılsa bile mutlak bir eşitlik, aynîlik temin edilemez.

Bununla beraber, Dünya’da ve Türkiye’de kaynakların adilane bölüşüldüğünden ve gerçek anlamda fırsat eşitliğinin varlığından söz edilemeyeceği de açıktır. Biz şimdilik Dünya’yı bir yana bırakalım ve günümüz Türkiye’sinde ne olup bittiğine kısa bir göz atıp, sonra da esas konumuza gelelim.

Türk futbolunda sık sık söz konusu olan “İstanbul kulüpleri – Anadolu kulüpleri” ayrımı, aslında futboldan çok daha öte anlamlar taşır. Sosyal, siyasi, ekonomik, sanatsal, kültürel… Her alanda bu ayrım fazlasıyla mevcuttur da, futbol diğerlerinden daha popüler, daha göz önünde olduğu için en fazla onda tezahür eder mahiyettedir.

Cumhuriyet'in kurulmasıyla, siyasi elit ve karar mekanizmalarının merkezi Ankara'ya kaymış görünmekle birlikte, İstanbul'da temerküz etmiş büyük sermayenin rızası hilafına kolay kolay adım bile atılamamaktadır. En müreffeh ülkelerde bile ülkenin her noktasının aynı gelişmişlik düzeyinde olması elbette beklenemez, mesela Amerika'da da California ile Oregon eyaletleri herhalde birbirini tartamaz. Ancak Türkiye gibi ekonomi ve ona bağlı olarak toplumun diğer dolaşım sistemi unsurlarının, büyük ölçüde daracık bir alana sıkışıp kalması, ülkenin dengesini bozmakta, uluslar arası arenada daha önemli roller oynamasının önünü tıkamaktadır.

Konu hayli geniş, lakin bizim yer ve zamanımız sınırsız değil. Dolayısıyla meseleyi etraflıca incelemek yerine, en popüler alan olan futbol üzerinden acizane bir tahlil yapmaya çalışalım, çünkü orada her şey ayan beyan görülmekte, diğer bütün alanlarda olup bitenler için bir ayna vazifesi görmektedir.

Futbol, Osmanlı’nın son dönemlerinde bu topraklarda oynanmaya başlamış, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da ulaşım ve iletişim kanallarının gelişmesiyle birlikte tıpkı Dünya’nın pek çok yerinde olduğu gibi bir tutku haline gelmiştir.

1959’da Türkiye 1. Futbol Ligi kurulurken, ülkedeki ulaşım imkanları göz önünde tutularak üç büyük şehir olan İstanbul, Ankara ve İzmir takımlarıyla, bu üçgenin arasında kalan Bursa, Eskişehir ve Bolu gibi vilayetlerin takımları ancak lige alınabilmiştir. Hem gelişmiş bir şehir, hem de ileri düzeyde futbol oynanan bir merkez de olsa bu sebepten ötürü Trabzon’un bir takımı o dönemde 1. Lige dahil edilememiştir. O yıllarda Trabzon’dan Ankara’ya bile iki günde ancak gidilebiliyordu çünkü…

İstanbul’da ilk dönemlerde başa baş oynayan çok sayıda takım varken, zaman içinde üç tanesi ön plana çıkmış, daha sonraları da bütün ülke futbolu üzerinde tahakküm kurmuşlardır. Ne olmuştur da diğer İstanbul takımları ya kapanmış ya da sonradan kurulan 2. ve 3. ligin derinliklerine doğru gömülmüşlerdir? O takımların semtlerini ve o semtlerin sosyo-ekonomik durumlarını şöyle bir gözünüzün önüne getirir misiniz? Karagümrük, Kasımpaşa, Beykoz, Adalet, Vefa… Bir de Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın kuruldukları muhitlerin durumlarını gözden geçirirseniz, “açık yeşiller” ile “koyu yeşiller” in değişmeyen hikayesinin burada da aynen yazıldığını rahatlıkla görebilirsiniz.

1.Lig’in ilerleyen yıllarında İstanbul’un “koyu yeşiller” i birer ikişer sahneden çekildikten sonra, Anadolu’nun "koyu yeşilleri" meydane çıktılar. Bunların içinde şampiyonluğu zorlayanlar, Türkiye Kupası’nı birkaç kez kazananlar da oldu. Ancak Trabzonspor dışındakilerin hiçbiri şampiyonluğa ulaşamadı.

Trabzonspor’un nasıl şampiyon olduğu/olabildiği başka bir yazının konusu olabilir. Ancak biz şimdi oraya girmeyeceğiz. 1981’de İstanbul’a geldiğimde, ürkütücü boyutlara ulaşmış bir Trabzonspor nefreti gözlemlemiştim. Bir Anadolu şehrinin takımı, 1. Lig’e çıkmış ve 7 yılda tam 5 şampiyonluk elde etmişti. Bu ezberlerin tamamını altüst eden bir durumdu ve zaman içinde ilk şaşkınlık yerini nefrete bırakmıştı. Çünkü:

İstanbul kulüplerinin taraftarlarını sadece kurulmuş oldukları semtlerin sakinleri oluşturmuyordu. Geçen yıllarla birlikte, Türkiye’nin futbola ilgi duyan kalabalıkları, kendi şehirlerinin takımları varlık gösteremeyince, eski tebaa bilincinin getirmiş olduğu bir tür biat duygusuyla “Payitaht”ın öne çıkmış camialarına eklemlenmeyi uygun görmüşlerdi. Kendi şehirlerinin başaramadığını bir başka Anadolu şehrinin başardığını görmek zaten yeterince rahatsız ediciydi. Buna bir de İstanbul’a Anadolu’dan göçmüş insanların içinde bulundukları sosyo-psikoloji ilave olununca zihinler fena karışmıştı. İstanbul’a göçmüşlerdi, çünkü memleketlerindeki hayat standardını yeterli bulmamışlardı. İstanbul’da hangi şartlarda yaşadıkları da önemli değildi, işte fiziksel olarak bu şehirdelerdi, hiç değilse tuttukları takım gol attığında puro içen başkanıyla bir anlığına da olsa eşitleniveriyorlardı. Geride bıraktıkları memleketlerinin de 1. ya da 2. ligde bir takımları vardı mutlaka; o takıma da acımayla karışık sempatiyle bakıyorlardı. Ancak bölge şartları elvermediği için o takımın İstanbul’daki takımlarıyla başa çıkması imkansızdı.

İşte Trabzonspor’un ortaya çıkıp şampiyonluğa (hem de defalarca) ulaşması, paradigmayı yerle bir etti. Bugüne kadar yapıla gelen tercihler zincirinin baştan yanlış olduğunu düşündürdü bu yarı şehirli insanlara… Trabzonspor onlara göçe mecbur olmadıklarını futbol üzerinden ispatlamıştı sanki… Düşünsenize bir; İstanbul’a daha iyi bir yaşam standartı için gelmişsiniz, aradan yıllar geçtiği halde bir türlü bu standardı tutturamamışsınız, günün birinde köyden bir haber alıyorsunuz ki, bıraktığınızda aç sefil olan birisi –yine köyde kalarak- sizden çok daha iyi bir düzeye çıkmış… Canınız sıkılır, değil mi?

İşte “açık yeşiller”in işini kolaylaştıran tam da budur. Bir Anadolu kulübü (ki buna Trabzonspor da dahil) bir İstanbul kulübüyle şampiyonluk yarışına girip de bazen gizli kapaklı, bazen de açık açık çelmelendiğinde bu yüzden kimsenin sesi çıkmamaktadır. Anadolu'dan çıkmış ve adını 4. büyük olarak kabul ettirmiş Trabzonspor'un, her sendelediğinde İstanbul'lu açık yeşiller tarafından bu unvanının elinden alınmaya kalkılması ve yine her seferinde diğer Anadolu kulüplerinden o sene biraz iddialı sonuçlar almaya başlayanın Trabzonspor'un yerine talip olmasının da sebebi bundan başka bir şey değildir.

Türkiye'nin neresinde yaşıyor olursa olsun, İstanbul kulüplerinden birine biat etmekle renginin açıldığını düşünmektedir insanlar... Yıldız futbolcunun attığı golü kendi başarısı saymakta, o anda Türkiye'nin en açık yeşil renkli insanıyla kendini eşitlemektedir. Başka türlü başarılı olmasının da, otobüsün ön koltuğuna oturabilmesinin de mümkünatı bulunmadığına inanır çünkü...

Velhasıl-ı kelâm, Türkiye'de açık yeşillerin rengini açan, koyu yeşillerin yanlarına bile yaklaşmasına mani olan düzeni idame ettirenler bizzat koyu yeşillerdir. Yoksa, arz ettikleri ürünler satın alınmasa, gazeteleri okunmasa, televizyonları izlenmese statü ve sınıflarını nasıl muhafaza edeceklerdir açık yeşiller?

Lafa bir fıkrayla başladık, Can Dündar'ın "Gölgedekiler" kitabında anlatılan Atatürk'e ait bir anıyla bitirelim:

Atatürk, Sofya ateşemiliterliği döneminde Sofya'da kalburüstü insanların gittiği bir lokantaya gitmiş. Biraz sonra bir Bulgar köylüsü, geleneksel kıyafetleriyle lokantaya girmiş ve bir masaya oturmuş. Çok geçmeden görevliler gelip, kendisinin burada oturmasının yakışık almayacağını, mekanın ona uygun bir yer olmadığını filan söylemişler. Köylü gürlemiş:

- Benim ektiğimi yiyor, benim diktiğimi giyiyorsunuz. İstediğim yerde otururum!

Atatürk de, "Ah ne olurdu bizim köylülerimiz de bu kadar bilinçli ve cesur olsalardı, " diye hayıflanmış...

Aradan bir asır geçtikten sonra bu memlekette fazla bir şeyin (belki de hiçbir şeyin) değişmediğini görmek ne kadar acı... Belki bazıları abarttığımı düşünüp, "Kimsenin kimseyi bir yerden kovduğu mu var? " diyebilirler. Doğru olabilir, kimse kimseyi bir yerden kovmuyordur ama insanın gitmeye cesaret bile edemediği bir yerden kovulması da mümkün değil ki zaten...

 
Toplam blog
: 4
: 792
Kayıt tarihi
: 03.02.07
 
 

1967'de Trabzon-Şalpazarı'nda dünyaya geldi. İlköğretimini Şalpazarı'nda tamamladıktan sonra İstanbu..