​ O günden sonra ne oldu? / Futbol / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Şubat '07

 
Kategori
Futbol
 

O günden sonra ne oldu?

Giresun’ da bir genç intihar etti. Bıraktığı notta “tabutumu Trabzonspor bayrağına sarın” dedi. Vasiyeti yerine getirildi.

- Camia büyük bir travmaya girdi ve yıllarca etkisinden kurtulamadı.

-Yönetim ve teknik kadro, birkaç ay sonra istifa etti. Yeni yönetimin başında eski başkan Mehmet Ali Yılmaz bulunuyordu ve zaman içinde başarılı olmuş kadroyu tasfiye etti, yerlerine yeni futbolcular getirdi. Fakat hiçbir hamle ve icraat sadra şifa olamadı, Trabzonspor birkaç yıl içinde küme düşme hattına kadar geriledi. Bu süreç, eski başkanın “Onursal başkan” sıfatıyla kulüp tarihinde “onurlu” yerini almasıyla sonuçlandı.

Hani bazı filmlerde son sahnede yazılar belirir, filmde işlenen hikaye bir takım sonuçlara vesile olmuştur, izleyici de bu sonuçları şiddetle merak etmektedir. Filmi vücuda getirenler de, konuya anlam ve zaman derinliği kazandırmak, gerçekçilik katmak amacıyla son sahnede bu yazılarla gelecekte vuku bulmuş gelişmeleri özetlerler.

Trabzonspor’un da 1996 Mayıs’ına kadar olan macerası bir filme konu olsa ve film de o sisli akşamda bitse, herhalde girişte koyduğumuz maddeler (ve belki daha pek çok madde) filmin son sahnesinde sıralanabilir.

1996 Mayıs ayı, bütün Trabzonsporluların gözünde bir dönüm noktası ya da bir kırılma kabul edilir. Hem de çok ciddi bir kırılma … Köşe yazılarında, arkadaş sohbetlerinde, taraftar forumlarında ağıtlar yakılır, neredeyse toplu ağlama ayinleri düzenlenir. Bunların yanında ciddi ve serinkanlı analizler de yapılır yapılmasına ama onların da çoğu kendilerini tasvir etmeye çalıştığımız/çalışacağımız duygusal atmosferin son derece ağır sado-mazoşist etkisinden kurtaramazlar.

Tam üç yıl sonra Bayern Münih'in başına gelen benzer hadise, Trabzonspor'un dramından önce olsaydı, kesinlikle Trabzonspor'a ibret teşkil etmeyecek, travmanın etkisini azaltmayacaktı. Çünkü kabul edelim etmeyelim, biz ıstırap çekmeyi, kendimize acımayı, başımıza gelenleri melodramatik hale sokmayı seven bir toplumuz. Öyle oturup meseleyi adamakıllı bir şekilde masaya yatırmak; kaçınılmaz travmanın etkilerini hafifletmek ve mümkün olan en kısa zamanda tamamen atlatmak adına politikalar geliştirmek ve derhal uygulamaya sokmak bize göre işler değildir. Biz kara bahtımıza yanıp yakılmayı severiz. Sanki biraz da arzu ederiz bu durumu.

Bayern Münih'in başına ne geldiğini de kısaca bir özetleyelim de, aradaki benzerlikler daha iyi anlaşılsın:

Bayern, eski adıyla Şampiyon Kulüpler Kupası'nı arka arkaya olmak üzere üç kez kazanmış olduğu halde, tam 23 yıldır bu kupaya sahip olamıyordu. Arada Aston Villa ve Porto gibi Avrupa'nın en büyük armadaları arasında sayılamayacak kulüplerle oynadığı finalleri de kaybetmişti. 1999 senesi Şampiyonlar Ligi finalinde Manchester United ile karşı karşıya geldi, maçın ilk dakikalarında golü de buldu. Karşılaşma boyunca üstün oynadı, gol pozisyonlarına girdi, hâttâ iki topu da direkten döndü. Artık kupayı kaldırmaya hazırlanıyordu ki, son dakika içinde birbirine çok benzer pozisyonlarda yediği iki golle bir anda herşey tersine döndü. Manchester United kupayı kaptığı gibi gitti, Bayern'i yıkılan hayalleriyle baş başa bıraktı.

Kimse intihar etmedi... Başkan görevi bırakmadı... Teknik adam işine devam etti... Kadro dağıtılmadı... Ağlama duvarları kurulmadı... Ve aynı Bayern Münih, iki yıl sonra hemen hemen aynı kadroyla arka arkaya Real Madrid ve Manchester United'i saf dışı bırakarak finalde Valencia'yı devirdi ve tam 25 yıl sonra kupaya uzandı.

96 Mayıs'ı sonrası Trabzonspor'un yapması gereken şey neydi? Maç biter bitmez kulüp başkanı önce yanında oturan rakip takımın başkanını, sonra rakip soyunma odasına inip galip futbolcuları tebrik edecek, sonra evine gidip sabaha kadar gelecek günlerde ne yapılması gerektiğini düşünecekti. Travma kaçınılmazdı, yapılacak şey onu en az hasarla atlatabilmekti. Başkan ve yönetim, bütün mekanizmaları harekete geçirerek camiayı rehabilite etmeliydi. Şampiyonluğun hedeflerden sadece biri olduğu, hayat memat meselesi olmadığı, futbol tarihinde benzeri durumlarla zaman zaman karşıya kalındığı vurgulanmalıydı. Hiç olmadı, PTT maçı ve sonrası örnek verilerek yapılabilirdi bu rehabilitasyon... Futbolcu kadrosu aynen korunmalı, uzmanlarından psikolojik destek almak suretiyle pozitif anlamda beyinleri yıkanmalıydı. Bayern Münih, dramatik finalden iki sezon sonra yarı finalde Manchester United ile oynadığında futbolcuların yüzlerinde gördüğüm ifadeler hiç gözümün önünden gitmiyor. Konsantrasyondan neredeyse gözlerini bile kırpmıyorlardı.

Yönetim baktı ki olmayacak gibi görünüyor; o durumda 1978'da yapılanın benzerini yapacak, yıldız futbolcuları elinden çıkarıp (astronomik paralar teklif edilmişti onlara), genç ve dinamik bir ekip oluşturacak, transferlerden gelen paraları kurumsallaşmaya harcayacak, bütün gücüyle alt yapıya yüklenecekti. Nitekim, o günlerde takıma yeni yeni giren bir futbolcuyu geçtiğimiz sezon başında yüksek bir bedel karşılığında yurt dışına sattılar. Halen en iyi Türk forveti kabul ediliyor bu futbolcu. Sonraki yıllarda Trabzonspor alt yapıya gerekli önemi verseydi, çok kaliteli bir kadro oluşturabilir, öz güvenini kısa sürede yeniden kazanabilir, içine düştüğü kaos ortamında bu kadar uzun süre savrulup durmazdı.

Dönemin Trabzonspor yönetimi bildiğimiz kadarıyla kısmen böyle bir çabanın içine girdi ama başarılı olamadı. Belki olurdu, dış faktörler bu kadar ağır basmasaydı...

O malûm maçtan önce ve sonra, "Sistem" bütün gücüyle Trabzonspor'un üzerine abandı. Maçtan önce, iki düşman ülkenin takımları karşılaşacakmış gibi alınan güvenlik tedbirleri, sonradan itiraf edildiği üzere (nedense bu itiraf karşısında kimsenin kılı kıpırdamadı) sahneye konan sarılı kafa komedileri vs. ile oluşturulan ağır psikolojik atmosfer... Maçtan sonraki gün ve aylarda medyada oluşturulan "Bu takım miadını doldurmuştur, başarılı olamamıştır, artık bir şey beklememeli, yıldızlar satılmalıdır" korosu...

Yukarıda "Sistem" dedik... Trabzonspor'un o sezon uyguladığı politika, Dünya'da (ve dolayısıyla Türkiye'de) futbola yön veren güçlerin ana stratejilerine ters geliyordu ve Trabzonspor'un şampiyon olması, kafaların karışmasına, yerleştirilmesine çalışılan zihniyetin akamete uğramasına sebebiyet verebilecekti. Kadrosunda yerli – yabancı 15 tane milli futbolcu vardı Trabzonspor'un ve bu futbolcuları başka kulüplerin teklif ettiğinden çok daha düşük bedellere oynatıyordu. Halbuki futbol artık bir endüstriydi ve her geçen gün işin içinde daha fazla para olması gerekiyor, pastanın ne pahasına olursa olsun büyümesi gerekiyordu. Bu işler öyle üç kuruş parayla dönmezdi, dönmemeliydi. Daha fazla para harcayan başarılı olmalı, başarılı olmak isteyen de daha fazla para harcamalıydı. Sponsorlar, yayıncı kuruluşlar vs. daha fazla para vermeli, taraftarlar daha fazla lisanslı ürün alarak kulübüne destek olmalıydı ki, başarı gelsin... Yoksa Trabzonspor gibi hüsrana uğrardınız maazallah...

Nitekim hemen sonraki yıllarda Türkiye'de 8-10 milyon dolarlara transferler yapıldığına şahit olduk. Öyle yapılmalıydı, başka türlü başarılı olamazdınız yoksa. Hal böyle olunca, bu paraların nereden gelip nereye gittiğini sormak da kimsenin aklına gelmiyordu. "Ölü rahmet bulsun da, nereden bulursa bulsun" atasözünü istediğimiz gibi yorumlama hakkımız bile doğuyordu o zaman...

Biz hikayemize devam edelim. Trabzonspor da bu işlerin parasız olmayacağını anladığı için, birkaç ay sonra yine kulübün başına "paralı başkan"ı getirdi. Daha önce de aynı görevi yapmıştı başkan... Ancak onun yönetim felsefesi içinde bulunulan kaotik ortamdan kurtulma çarelerini üretmekten çok uzaktı, nitekim çöküş süreci hızlanarak devam etti.

İyi de ne olacaktı bu işin sonu? Koca kulüp göz göre göre eriyip gidecek miydi? Hayır... Trabzon imparatorluklara başkentlik yapmış çok eski bir şehirdi. Ayrıca köklü bir futbol geçmişi ve kültürüne sahipti. Bu gidişe "Dur!" diyecek iradeyi bünyesinden çıkardı. Aynı bünyede sürekli yayılmakta ve vücudu tehdit etmekte olan rahatsızlığı teşhis ve tedavi etmeyi başardı.

Ancak 96 travmasının yol açtığı hasar o kadar büyüktü ki, nekahet dönemi biraz uzun sürmüş ve son dönemde rahatsızlık nüksetmiş, paralı başkan nöbeti yeniden kendini gösterir gibi olmuştu.

Mevcut durum, asla ve kat'a 2000 kongresi öncesindeki kadar vahim değildir. Trabzonspor'un bünyesinden çıkacak irade, teşhisi zaten malum olan rahatsızlığın tedavisini evvelkinden daha kolay başaracaktır.

 
Toplam blog
: 4
: 792
Kayıt tarihi
: 03.02.07
 
 

1967'de Trabzon-Şalpazarı'nda dünyaya geldi. İlköğretimini Şalpazarı'nda tamamladıktan sonra İstanbu..