Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Mart '14

 
Kategori
Haftasonu
 

Ada'm

Ada'm
 

1930 senesi Heybeliada Mektebi Müdür ve Muallimeleri


Ne kadar da uzun zaman olmuştu Heybeliada'ya gitmeyeli...

Zaman denen melek yüzlü şeytan, insanları 'sözde' olgunlaştırmak adına sevdiklerini er ya da geç ellerinden söküp alırken, acaba hiç olmazsa 'Ada'mın bozulmasını görmeyeyim diye düşünmüştüm de o yüzden mi ada havası almak istediğimde, çocukluğumun onca güzel anısını barındıran Heybeli yerine her seferinde Büyükada'nın faytonlarında ve sahilindeki gazinolarında buluvermiştim kendimi?

Büyükada'dan Heybeli'ye bakarken, kimbilir belki de farkında bile olmadan, ''Göz görmezse gönül de katlanır'' diye düşünmüş olabilir miyim?

Geçen gün 'nihayet' bu hasrete son verdim;

Yıllar ne de çabuk geçip gitti,

Ta kendisiyim neredeyse elliye merdiven dayamış bir adam'ın.

Bugün en sonunda hasret bitti,

Şimdi sokak kedisiyim biteviye gezerken yollarında ada'mın.

Uzaktan ancak pencerelerine bakabildim çocukluk odamın,

Altında yudumlarken sıcak çayımı, kıyıdaki eski bir damın.

Martılar düşerken peşine iskeleden uzaklaşan vapurun,

Haykırıyordum nefesim yettiğince, ''Zamanı durdurun''

Anladım ki ne bir hatırlayanım kalmış ne de bir hükmü adımın,

Kazanan yine zaman; alamet-i farikası da bu, atılan her adımın.

Bostancı'dan kalkan vapura biner, yukarıda en arkaya geçerim, sigarayı bırakalı (iyi ki de) çok oldu ama en azından sıcak bir çay, martılara simit...

Alemdağ'dan yola çıkıp da Bostancı iskelesine ulaşana kadar içimden kendi kendime konuşarak sürekli olarak adada neler yapacağımı planlıyorum. Uzun zamandır görüşmemiş iki dostun buluşmasına gidermiş gibi hissediyorum, heyecanlı ve merak dolu.

Acaba çok değişmiş midir?

Değişmez mi, her şey değişirken o nasıl direnebilsin zamana? Sen sanki değişmedin mi de adanın değişmemesini istiyorsun?

Değişiyor zamanla en hası bile adam'ın,

Aynı mı kalır sanırsın Heybeli'si ada'nın?

İnsan yaşadığı yerleri bir gün bırakıp; insanlarını, sokaklarını, dostlarını, havasını, suyunu...

Uzaklara gider mi?

Gider.

Sonra yıllar geçer, derken bir gün döner geri gelir. İşte o zaman ister ki hayat, her şey, o bıraktığı andaki gibi kalmış olsun. Eskiyi bilir çünkü. Onunla yaşamaya alışmıştır. Yeni ise bilinmezdir. Ne yapacağına karar veremez, eli ayağı birbirine karışır, hafızasını yitirmiş gibi bir başına kalıverir ortada.

Ne umut edersen et, değişim kaçınılmaz olmuş ve artık hiçbir şey bıraktığın gibi değildir.

Her anımsanışında kalbini ısıtan, yüzüne bir gülümsemenin yayılmasını sağlayan onca anı, yalan oluvermiştir bir anda...

Vapur yerine bir motor sahilde bekliyor, onunla gitmek gerekiyormuş adaya. Yok eğer illa ki de vapur diye tutturursam da daha bir kaç saat beklemem gerekirmiş.

Motorun bana hiçbir şey anımsatmayan yabancı koltuklarına oturuyorum. Başımda dikilip duran çaycı'nın varlığını, sanırım bir kaç kez aynı şeyi sorduktan sonra farkediyorum ;

''Tamam peki ver bakalım öyleyse bir çay...''

İçimden ''Bari biraz temiz hava alayım'' diyerek, motorun arkasına sanki biraz da mecburiyetten sıkıştırılmış gibi duran bölüme geçiyorum ama, o dapdaracık yere deniz kokusundan çok yanık mazot kokusu hakim.  Ancak bir süre dayanabiliyor ve gerisin geriye tekrar içeriye, o yabancı yere dönüyorum.

İlk önce Büyükada'ya uğruyor motor.

Yoksa birisi beni deniyor mu?

''Dur bakayım bu sefer gerçekten de Heybeli'ye gitmek konusunda kararlı mı acaba?'' diye düşünüyor olabilir mi?

Yerimden bile kıpırdamıyorum. İnenler, binenler. Yüzler değişiyor ve işte hepsi o. Ben gene yabancıyım herşeye. Onca yılın ardından Lefter'i ya da bir zamanlar karşımızdaki konakta oturan madamı aramayacak kadar kendimdeyim ama, yine de ''Bu kadar mı değişir bir yerde yaşayan insanların profili?'' diye de düşünmeden duramıyorum.

Bir ayna bulsam şu anda, aksime baksam, acaba kendi kendime de yabancı gelir miyim?..

İskeleye yanaşır yanaşmaz sanki bir yangından kaçarcasına motordan atlıyorum ve ilk işim de dönüş için motor yerine 'vapur' saatini öğrenmek oluyor.

Daha çok zamanın var, yavaş yavaş hiç acele etmeden hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya da çalışarak sokaklarda dolaşabilirim.

Askeri lojmanlara taşınmadan önce kaldığımız evi arıyorum. İstanbul'un dibindeki gürültülü patırtılı şehirden adaya ilk geldiğimiz günlerde, sessizlikten sıkılıp da evdeki dolabın içine girip bağırmak için annemden izin aldığım günleri hatırlıyorum.

Gülümseyerek, ''Sen nasıl istersen öyle yap'' diyen annem acaba içinden de bana biraz da olsa acıyor ya da daha da kötüsü benim için kaygılanıp üzülüyor muydu acaba?..

Ada yine o günlerdeki gibi sessiz ama, bu seferki nedense sanki bir başka. Sessizlik, sükunetten çok hüzün veriyor bana. Huzur değil de bir sıkıntı kaplıyor yüreğimi.

Eskiden çocukluğumda arkasına takıldığımız faytonlar bir köşede toplanmış duruyorlar. Atlar kendi hallerinde başları önde, faytoncular da ellerinde sigaraları, uzaklara dalıp gitmişler.

Sanki bugün hepimiz sözleşip uzun yılların ardından adaya çıkıp gelmiş ve değişim karşısında da dillerimiz tutulmuş gibi bir duyguya kapılıyorum.

Ada'da ilk dikkatimi çeken eşekler oluyor, daha doğrusu eşeklerin olmayışı.

''Eşeksiz ada mı olurmuş?'' diye soruyorum kendi kendime. Faytonlar, atlar, faytoncular tamam da, eşeklere ne olmuştu acaba?

Avrupa arabalar gelince yok olan Anadollar ya da bir zamanların gözdesi Doğan görünümlü Şahin'lere ne olmuşsa, sanırım eşeklerin kaderi de oydu.

Kimse hem onca para verip hem de semerin üzerinde poposu acıya acıya tepelere tırmanmak istemiyor olmalıydı. Faytonun rahat ve konforunu tercih eden müşteriler yüzünden işsiz kalan eşekler, çoktan eşek cennetinin yolunu tutmuşlardı muhtemelen.

Hangi sadakat karşılık bulmuştu ki hayatta, en sadık ve sessiz, kaderine razı hayvan olan eşeklerin kıymeti bilinsindi?...

Kısacası, 'Konforuna düşkün eşekler çoğaldıkça, eşekler gözden düşmüş ve zamanla da  yok olmuşlardı...'

Her sokakta en az bir kaç evin camlarında satılık ilanları asılı. Kıyametten önceki gün gibi bir durum var ortada. Herkesin kaçıp kurtulmaya çalıştığı terkedilmiş bir ada sanki. Sanırım adaya yabancılaşan bir tek ben değilim. Değişimin yönünü beğenmeyenler kendilerini çemberin dışına atmaya çalışıyorlar.


Parklar, yollar kısacası her yer bomboş. Adada olup da bisiklete binen, adımbaşı top peşinde koşan çocuklar görmeyi beklerken saatler boyunca ancak bir elin parmağı kadar çocuk görmüş olmak da beni en çok şaşırtan şeylerden biri oluyor.

Sahilde bir martı ile gözgöze geliyoruz. Dikiyorum gözlerine gözlerimi. İçine giriyorum. Birazdan havalanıyoruz, yukarıdan adaya bakıyorum. Adanın arkalarına doğru gidiyoruz gökte süzülerek. Mimozaların kokusunu ciğerlerime dolduruyorum. İşte sayıları azalsa da bence adamın en güzel hatıralarından birisi de bu mimozalar. Mimoza, bahar demek. Bahar, toprağın, bitkilerin kısacası yaşamın yeniden doğuşu, reenkarnasyon, yenilenme.

Ferahlamış bir halde çarşıdaki fırının önüne konuyoruz. Martı ile vedalaştıktan sonra fırından içeri giriyorum. Mis gibi ekmek kokuyor.

Ekmeğim elimde tekrar lojmanlara doğru yürümeye başlıyorum. Annem evde akşam yemeğine artık beklemiyor olsa da, Cumhuriyet-Milliyet-Günaydın alıp bakkala on lira verdiğim günler çoktan geride kalsa da, yarın okulun son günü olmadığını ve ertesi gün Yalova'daki yazlığımıza gitmeyeceğimizi bilsem de 'eve', 'evimize' doğru yürümeye devam ediyorum.

Önce ucunu kopartıyorum elimdeki ekmeğin ve hemen ardından da sağ elimin işaret parmağını açmış olduğum delikten sokarak hamurunu çıkartıp topak yapıp yemeğe devam ediyorum. Yokuşun başına geldiğimde çoktan ekmeğin yarısını halletmiş olduğumu farkederek adımlarımı hızlandırıyorum, yoksa hem yemeğe geç kalacağım hem de eve gittiğimde ekmek çoktan bitmiş olacak...

Lojmanların kapısına gelince asker abi(!) önüme çıkıyor. Kimliğimi gösteriyorum. ''Çocukluğumda burada oturmuştuk da şöyle bir bakacaktım.''

O koca binalar nasıl da küçüklermiş meğer, geniş yollar dar, hiç kaybetmeyecek sandıklarım da 'ölümlü'...

Vapura binmeden iskeledeki çocuktan eşim için mimoza alıyorum. Bu kez çocuğun gözlerinde gözlerim. Adanın tepesindeyiz, bir pazar günü elimde yarı boyumdaki bidon ile 'piknikçilere' soğuk su satıyorum.

Su kaç para?

Bir lira.

Çokmuş, elli kuruştan verirsen iki bardak içerim.

Olur abi...


Vapur adadan uzaklaşıyor,

deniz köpürüp aklaşıyor,

dalgaları aşıyor,


Annem artık sadece anılarda yaşıyor...

Not: Fotoğraf, son katıldığım müzayedede elime geçti arkasında;

Heybeliada ilk mektep müdür ve muallimlerinin 1930 senesi hatırası yazıyor.

Kimdi bu insanlar, nasıl hayatlar yaşadılar, öğrencileri kimlerdi şimdi onlara ne oldu?

İnternet ortamında tek bir bilgi kırıntısına bile rastlayamadım bu konuda. Onca insan boşa mı yaşadılar? Tarihe mutlaka notlar düşmek gerekir. Tarih sadece savaşlar, politika ve ölümsüz sanat eserleri demek değildir.

'Muallimlerin' öğrencilerinden belki bazıları hala hayatta olabilir ya da bu güzel insanları tanıyan yakınları.

Uzun uzun yazmak da gerekmez, kısa bir kaç cümle bile 'vefa' için yeterlidir, bu sıradan insanların bile hayatta bir önemleri olduğunu hissetmelerini sağlar.

 
Toplam blog
: 344
: 1122
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..