- Kategori
- Gündelik Yaşam
Ağır sepetler...

Adam anlamıyor. Kendi kendine mırıldanmaya başlıyor gidenlerin arkasından bakarak: "Bu yolculuğun amacı sadece yolculuk. Belirlenen noktaya varmak değil." Yolculuğun diğer kahramanları, bunun tadı çıkarılması gereken bir yolculuk olduğunu unutmuşlar çoktan. Başlangıçtan bir süre sonra varılacak noktaya kilitlenip yolculuğun kendisini unutmuşlar. Ve şimdi etrafa bakmadan büyük bir hızla geçip gidiyorlar yollardan.
Kendi kendime mırıldanıyorum: "Hayatın içinde yolculuk yapan bizler de tıpkı o adamın yol arkadaşlarına benziyoruz. Çoğumuz yolculuğun kendisini unutmuş varış noktasına kilitlenmişiz. Oysa yolculuğumuzun amacı keşfetmek, merakla bakmak ve hayatın içinde var olan herşeyi son zerresine kadar yaşamak değil miydi?"
Yolculuğumuzun ilk zamanları şaşkın bir merakla koyulmuştuk yola oysa. Dünya, insanlar ve hayat...Yolun etrafındaki herşeye aç bir merakla bakıyorduk. Zaman zaman duruyor çiçekleri kokluyor, tek bir kuşun peşinde saatler harcıyorduk. Çimenlere şaşırıyoduk mesela.Nasıl bu kadar yeşil olabilirlerdi? Ya gökyüzündeki bulutlar. Çimenlere uzanıp onların kıvrımlarına dalıp gidiyorduk. Yol uzundu.Zaman vardı.Ve yolculuğun amacı sadece yolculuktu, varmak değil. O küçük meraklı akıl, dünya üzerindeki herşeye deli oluyordu, bir kelebek kanadından büyüleniyordu mesela ya da yapraklarını dökmüş bir ağacın altında saatlerce solgun sonbahar güneşinin tadını çıkarıyordu. İklimler akıl dışı geliyordu o tazecik yolcuya. Kar, güneş, rüzgar, gece ve gündüz...Bir de insanlar vardı.Yolun büyük bölümünü katetmiş telaşlı yolcular.Bakmıyorlardı bile etraflarına. Kamburlaşmış sırtlarında sanki dünyanın yüklerini taşıyor ve çılgın bir hızla yürüyorlardı hayatın içinde. Düşünüyorduk: "Neden bu acele? Varış yerinde çok önemli bir şeyler olmalı..." Bazen onları paçalarından çekip gökyüzünü gösteriyorduk.Hani şu parlayıp duran masalsı yıldızları. "Evet bir yıldız" diyor ve gidiyorlardı. Sen içinden "çok fazla yıldız görmüş olmalı" diye geçiriyor ve ekliyordun "İnsan ne kadar yıldız görürse görsün onlara asla "evet bir yıldız" diyemezdi...Ve dünya henüz tanıdık değildi o zamanlarda. Kesinliklerimiz yoktu. "Dünya böyle işte" cümlesi aklımızın kara tahtasına sabitlenmemişti daha. Ve delice merak ediyorduk yolculuk boyunca göreceklerimizi.
Zaman geçti ve biz yol boyu yürümeye devam ettik. Çok fazla çimen, çok fazla ağaç, çok fazla çiçek, çok fazla su gördük.Deniz yol boyu uzandı, kuşlar defalarca üstümüzden geçtiler, mevsimler değişti, gece ve gündüz çok fazla yer değiştirdi. Pek çok yıldız gördük ve onları saymayı bıraktık. Yanımızdan geçen, sırtında o çok ağır yükleri taşıyan insanlara başımızı yukarıya kaldırmadan bakacak kadar büyüdük. Ve farketmedik kendi sırtımızdaki sepetin zaman içinde ağırlaşmaya başladığını. Yola kilitlendi gözlerimiz.Zaman zaman başımızı çevirip baksak da etrafa pek de öyle şaşırmadık. Gök laciverde dönüp yıldızlar parlamaya başladığında "Evet bir yıldız" dedik.
Ve şimdi, tam şu an, kendi kendine mırıldanan bir adam var. Kendi kendine "Bu yolculuğun amacı sadece yolculuk. Belirlenen noktaya varmak değil." diyen bir adam. Çimlere uzanmış ve hiç de acelesi olmayan, amacı sadece yolculuk olan bir adam. Şaşırarak bakıyor geçen yolculara. Onların kambur sırtlarına, telaşlı adımlarına ve kilitlendikleri hedefe.Durduruyor ve soruyor: "Neden bu hız? Varmak istediğin yerde ne var?" Soruyorsun kendine; "Sahi ne var?" Bacaklarında tuhaf bir sızı, sırtında ağrılar.Ve o koca sepet. Büyürken içine doldurduğun telaş, kaygı, önyargılardan oldukça ağırlaşmış. Adam gülümsüyor: "Unutma" diyor "Yolculuğun amacı yolculuktur.Varmak değil."
RESİM: Diego Rivera