- Kategori
- Ben Bildiriyorum
Ağlamak

Anadolu'da yapılan arkeolojik kazılarda, MÖ. 2000 yılları Hititler dönemine ait, pişmiş topraktan yapılmış gözyaşı şişeleri bulundu.
Ölülerin arkasından ağlamak, çaresizliğin yanında sevgi ve saygının da belirtisi olarak, Anadolu insanında özel önem taşır. Hititler ölüleri için döktükleri gözyaşlarını şişelerde toplayıp onları ölünün yanına koyarlardı. İnce, uzun çok zarif, topraktan yapılmış bu kapları Ankara Arkeoloji Müzesı'nde görmüştüm. O eserler, Boğazköy'de yapılan kazılarda bulunmuştu.
Ağlamak, canlılara ait bir duygu olmasına karsın, toplum onu hep kadınlara ve analara uygun görmüştür. "Erkek ağlamaz" diyerek duygularını gizleyen erkek; Çok sıkıştığı vakit de " Anam Ağladı" diyerek kendini bu olgunun dışına çıkarmayı biliyordu. Günümüzde bu direnmeler de bitti. Cinsiyet ayırımı olmaksızın, isteyen istediği yerde ağlıyor.
İnsanlar bazen, ağlamayı bile amacından uzaklaştırarak onu duygu sömürüsü olarak kullanmaya yöneldiler. "Ağlamayan çocuğa mama vermezler" sözünün bir anlamı da bu sömürüyü çağrıştırıyor. Bir gayeye ulaşmak için ağlamak çocukların işi olmaktan çıktı. Şimdi büyükler de ağlıyorlar. Bizler de, ağlayanla ağlamayı erdem saydığımızdan, onlara karşı daha duyarlı oluyoruz. Onların haksızlığa uğramışlığı, içimizdeki adalat ve şefkat duygusunu tetikliyor. Maddî ve manevî varlığımızla onlara yardım etmek istiyoruz.
Bir cenazede bile ağlamayı gözlerden kaçıran erkeklerin, siyah gözlük takan bayanların TV ekranlarında göstere göstere ağlamalarına ne demeliyiz? Yaşam için esin kaynağımız, rehberlerimiz ünlü sanatçılarımızın ağladıklarını görmek, bizi düş kırıklığına itmez mi? Belki, albümlerine sığdıramadıkları duygu selinin gözlerden boşalmasıdır bu ağlamalar... Hitit geleneklerine karşın, günümüzün kristal vazoları boş dururken, o gözyaşlarını peçete ile silip atmak savurganlık değil mi?
Atalarımız da, duygu sömürüsüne karşı "Ağlarsa anam ağlar, kalanı yalan ağlar" diyerek bizleri uyarmadılar mı?