- Kategori
- Reklam
Ah!. Uh!.. Nerede O Birkaç Adam?... Hey.. Hey...
Benim gibi dünyada bir baltaya sap olamayanlar, sonunda ya emlâk komisyoncusu ya reklâmcı ya da münekkit olurlar. Kısaca benim durumum berbat. Hatta Cehennem’lik!.. Zira, ben bu pozisyonlardan komisyonculuk hariç, İkisini ve hatta daha fazlasını yapıyorum. “Kişi kendi kusurun bilmek gibi irfan olmaz.” diye de övünebiliyorum. Tabii züğürde teselli boldur. İlk deklanşöre bastığım zaman, ilk tetiği çektiğim zaman, (daktiloda) ilk tuşa dokunduğum zaman daha ilk okula gitmiyordum. Ne demiş büyüklerimiz? “- Adam olacak çocuk bastığı, çektiği, dokunduğu yerden ve netice alış şeklinden belli olur.” demişler, değil mi?.. İlk çektiğim fotografın, fotografik hiçbir sorunu yok. Parayı sorunsuz olarak tam göbeğinden vurmuşum. O yaşa göre daktilo ile yazdığım yazı da, bayağı iyi. Halâ değişik fotograflar çekiyorum. Halâ okuduğunuz manada yazılar yazıyorum. Halâ silâhın menzili içinde, sigarayı göbeğinden vurabiliyorum. Bu sebeple de yanımda ne silâh, ne fotograf makinesi ne de bilgisayar taşıyorum. Çünkü üçü de belli ölçülerde tehlikeli aletlerdir. İnsan hürriyetine yönelen objektif iğrenç bir objektiftir. Canlı hayatına yönelen namlu katil bir namludur. Cemiyet fikriyatını zehirleyen bir yazı, hayasız bir üründür. Ve bu işler ile uğraşan bizler gibi insanlar da, bıçak sırtında yürüyerek yol ve yönlerini, büyük bir vicdanla tayin etmekle yükümlüdür.
Buraya kadar okuduğunuz reklâmlardan sonra, gelelim esas reklâmlara. Ve parmak basalım, Türk halkına reklâm adına sunulan hezeyanlara. Evvel emirde reklâmcı olarak kasıt ettiğim kişiler, Türkiye piyasasında, bence üçe ayrılmaktadır. belli bir parası ve ön görüsü olup da, çoğunlukla reklâmdan anlamadığı halde, bu sahaya para kazanmak için girmiş kişilerdir. Bu kişiler bilindiği üzre: Bir ekip kurarlar. Ve varsa çevrelerini de iyi kullanarak, reklâmcılığa başlarlar. Ya batarlar ya da çıkarlar. Bu tür bir reklâmcının, esasen reklâmdan ziyade, halkla ilişkilerden daha fazla anlamasında ve işleri, bilinçli bir şekilde kurulmuş, artist bir ekibe bırakmasında, çok ciddi yararlar ve gerçekten mükemmel sonuçlar elde etme imkânı vardır. Bu örnek için en müşahhas misâl, Cenajans’ın sahibi Sevgili Nail Keçili’dir. Bugün dahî Dünya’nın en büyük reklâm şirketinin başında oturuyor olsa; kendi kurduğu ekibine güvenen ve de asla ürettikleri işlere karışmayan, sadece müşteri münasebetlerini ve ticarî meseleleri yürüten bir adamdır. Bu sebeple de, ekibi son derecede hür bir ortamda çalışmaya devam eder. Ve tabii bu ortamdan çıkan işler de, verimli işlerden olur. Ne zaman ki, bir hata söz konusudur. Nail Keçili ve benzerleri, bu hatayı da bir kelime ile bertaraf etme yetisine sahiptirler. Belki de bu sebeple Cenajans müşterisi: Çağdaş ve ilerici müşteri tipi olmuştur.
Bir diğer reklâmcı tipi ise, dirseklerini reklâm piyasasında belli bir miktar çürütüp, ciddi bir finansör bulduktan sonra, piyasaya atılan, ilk başta işi tam bilmese de, çareleri iyi bilen uyanık bir tiptir. Bu tip her ne tür bir ekip kurarsa kursun; o ekibin içinden burnunu çıkartmaz. Dolayısı ile de bu ekip belli bir baskı altında çalışır. Bu durum bazen iyi, bazen de kötü neticeler verir. Bu tipe de en güzel misâl: Güzel Sanatlar Reklâmcılığın ortağı Ünver Oral’dır. Ünver gerçekten çok iyi bir grafikerdir. Ama iyi bir reklâmcı olduğunu söyleyemem. Buna rağmen standarttın tabii üzerindedir. Ve çok daha az insanla, çok daha fazla iş bitirme yeteneğine sahiptir. Ancak inisiyatifi hep kendi elinde tuttuğu için, ekip çalışmasının mükemmel neticelerinden, nema elde etmeyi, hiç bir zaman bilememiştir. Ona göre her işte bir kusur vardır. En iyi iş kendi yaptığı iştir. Belki de bu sebeple, Güzel Sanatlar’ın müşterisi: İki arada bir derede kalmış bir müşteri tipidir.
Üçüncü tip ise, rekâmdan ziyade, ticaretin ruhundan anlayan, ticarete vakıf kişidir. Onun doğuştan şerbeti tezgâh açmak üzerinedir. Bu sebeple de iyi bir yerde durur. İyi zaman ve kişiyi bekler. Ne zaman ki zaman mekân ve olan çakışır, işte o zaman hedefindeki kişi zaten müşterisi olmuştur bile. Bu kişi reklâmdan anlar ya da anlamaz. Ancak, Onun anladıklarından da bir çok kişi bir şey anlamıyor olabilir. Çünkü aklı değişik bir tarzda çalışır. Ve mutlaka fikrinin arkasında başka bir fikir daha vardır. Çevresine seçtiği kişiler, genellikle çok kalifiye elemanlardan oluşur. Çünkü kendisi her tür meseleye tam bir profesyonel olarak bakar. Ve o kişi için her şey para ve paranın ulaştığı neticedir. Bu kişiye de misâl: Manajans’ın sahibi Eli Acıman’dır. Eli Acıman “Reklâm” sözünü sevmeyen ama “Reklâmcılığa” aşık olan biri olmakla; yukarıdaki tarifime delil teşkil eden şahıslardan biridir. Manajans’ın müşterisi ise: Genellikle klâsik tipli müşterilerden olmuştur.
Bu müşteri çeşitliliği ile birlikte, bu üç en büyük reklâmcı, Türkiye’nin çok büyük firmalarına servis vermiş reklâm şirketleridir. 2002 Yılı itibariyle şayet yanılmıyorsam, sırası ile en büyük ciro Cenajans, Manajans, Güzel Sanatlar şeklinde devam ediyordu. Ve biz bu üç reklâm şirketine de fotograf, multivizyon ve video servisi vermekteydik. Cenajans, kendisi için yaptığımız ve de büyük yararını gördüğü, tanıtım multivizyonundan bilitibar, bizim kendisi ve müşterileri için yaptığımız, milyarlarca liralık işlerin, hiçbir tarafına karışmadan, senaryodan finale kadar, işin hiçbir noktasında onaya dahî lüzum görmeden, hatta bitmiş işi müşterisi ile birlikte, sonuç sunumda seyreden, çok müthiş bir anlayış ile Dünya çapında beklenmedik zaferler elde etti...
Manajans önümüze koyduğu senaryo tahtında, kendisine iş vermemizi istedi ve bekledi. Kendisine verilen işi, kendi elemanları bozduğu zaman, re’sen işe müdahale edip, işi düzeltmemize ise, asla müdahale etmedi. Sonraki işlerimize de bize karışmayarak, Türkiye için beklediğinden öte neticeler elde etti. Hatta Eli Acıman, bizi her gördüğü yerde gülerek, bizim olduğumuz yerde bir problem olmayacağı için, rahat ettiğini dahî hep tekrarladı...
Sonunda baktık ki, o kendince bizlerden çok daha iyi biliyor. Biz kenara çekildik. Çoğu zaman bizim aletlerimizi kullanmak sureti ile kendi bildiği gibi işler yapan Ünvar Oral, bizimle çalışmaktan, iyi ve bakımlı malzemeler kullanmaktan, kendi yaptığı işin faturasını, bize ödemekten mutlu oldu. İşi de kendi, kendi kafasına göre yaptığı için, netice üzerinde hiç bir kusur bulamadı. Ancak her ne yanından bakarsak bakalım. Bizim imkânlarımızın ya da birikimimizin sadece %25 civarını kullandı.
Kazanan ortada. Biz bu üç reklâmcıdan da para kazandık. Ama bizim çalışmalarımızdan en fazla kazançlı çıkan reklâmcı muhakkak ki, Cenajans oldu. Sebep de açık. İşi ehline bırakıp, karışmamak. Bu üç duayen de, başkaları da, bizden aldıkları kaliteli işler için, kötü tek bir lâf edemezler. 01.04.1960 tarihinden başlamak suretiyle: 1111 Ayrı müşteriye fatura kesmişiz olmamıza rağmen, bugüne kadar toplam KırkDokuz senede, toplam Üç büyük hata yapmışız. 1) Fotograf çekiminden mizanpajına kadar, sadece Bir haftada biten, Çukurova Holdingin Yıllık Raporunda, raporun yetişmesi bile mucizeyken, ciddi bir aksilik ile sadece Mehmet Karamehmet isminin “t” harfi matbaada çıkmamış. Tüm “t” harflerini rapora el ile sonradan bastırarak hatamızı telâfi etmişiz. 2) Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası sehven Cumhuriyeti olarak yazılıp, okunmuş. Ve o hali ile murahhas azadan Gen.Müdüre kadar Yedi imza ile senaryo onay almış. Kendilerinin itirazı olmadığı için, bu hata maalesef öylece kalmış. 3) Akbank multivizyonunda aklımızın eremediği yüksek rakamlarda “000” fazla konmuş. Şüphemiz olduğu için, diğerleri de yedek tutulduğundan, onay esnasında hata hemen düzeltilmiştir. KırkDokuz yıl. Halka intikâl eden, sadece bir tek hata... O da Bir tek (i) harfi. Bu bile beni deli etmeye yeter de artar bile. Çünkü bu millete, hiçbirimizin yanlış ve kötü bir şeyi, bilerek sunmak hakkımız yoktur. Türkiye’de A’dan Z’ye en küçükten en büyüğe 50.Yıl zarfında İki + Bir hata ile gelebilmiş bir firma varsa, O firmayı milletim adına ayakta alkışlar, yöneticisinin de saygıyla heykelini dikerim.
Türkiye için çok büyük bir proje olan “Kurtuluş” kimsenin kimseyi vurmadığı, sürekli koşuşturmaların yapıldığı muharebe sahneleri, çoğu zaman İki derece sola yatık kamerası ile kimi ne kadar mutlu etmiştir? Bunu bilemem ama, yine Orta Doğu ve Balkanların makine parkı olarak da, en büyük projesi olan “İstiklâl Harbi Destanı” Milli görevimiz olması hasebi ve tabii büyük zararların sîneye çekilmesi sureti ile tarafımızca yapılırken, paranın para olduğu zamanda: YüzMilyon TL. ödül kazanmış, devletçe onaylı olan senaryosunda mevcut OtuzSekiz tarihten OtuzÜçü yanlıştı. Üç ay içinde, Harbiye’deki Askerî Müzeye teslime mecbur olduğumuz multivizyonu, bu ve benzeri fahiş senaryo hatalarının TRT tarafından yapılan tashihleri sebebi ile BirBuçuk senede teslim ettiğimizde bile, halâ bir tarih hatası olduğunu fark etmiş, Onu da düzelterek, tamamen rezil olmuş paramızı tahsil edebilmiştik..
Niye Sizlere bütün bunları yazdım?.. Tenkit edeceklerim ve burada tenkit etmesem bile tenkide şayan bulduklarım, kimin tarafından tenkit edildiklerini çok iyi bilsinler diye. Tabii benim de çok eksiklerim vardır. Ancak ve zannımca, şu an en iyi bildiğim bir konuda yazmaktayım. Aslında diğer konularda da yazabilmemin, belki de en belli başlı sebebi, bu meslekte edindiğim bazı tecrübelerdir. Keza bu meslek sayesinde, iyi kötü kazandığım gözlem yeteneğimdir. Ve tabii, asıl gerçeğin ne olduğunun farkına varma basiretimdir. Dikkat edecek olursanız, bendeniz Türk Dil Kurumunun kurulduğu günden beri ıskaladığı a, â, î, û, u gibi harfleri de ıskalamamaya çalışıyorum. Çünkü Türkçe dün bu harfler olmadan olmuyor, yanlış okunuyordu. Bugün de bu harflere x, w, q harflerini de zannımca ilâve etmek gerekiyor. Alfabe ya da lisana ilâve edilenlerden pek bir zarar gelmez. Aksine zenginlik hasıl olur. Asıl zarar, eskidi zanlı ile atılan, her ne varsa oradan gelir.
Reklâm konusunda Birinci abes ile iştigâl projesine bir bakalım. Çok büyük bir marka, bir milli bayan koşucuya sponsor oluyor. Çok güzel çok yerinde oluyor. Ancak firma, dolayısı ile reklâmcısı da, orada kalmayıp, markanın mutasavver Dünya birinciliğine eş değer olarak, ayağı burkulsa dahî saf dışı kalacak olan, bu millî koşucuya, Onun gücünü aşar bir mahiyette kendi reklâmlarında kullanmaya başlıyor. Oysa, bu yanlış mantık, esasen kullanılanı bu ünlü marka ve sahibi haline dönüştürüyor.. Bu marka ve sahibi, hem de iki yönden kullanılıyor. Birincisi: Son koşusunda, boyunun ölçüsünü ağır bir şekilde almış olduğu için, o hatun bir daha asla koşmayacaktır. Koşmaya kalksa bile aşırı kilosu ve doping problemi vardır. İkincisi ise; bütün bunları fark edemeyen reklâmcı, nihaî neticede de zaten görüldüğü gibi, bu markayı ve sahibini tamamen riske atarak, bu garip birlikteliği gerçekleştirilebilir sanmıştır. İyi de, Birinciliğe koşan bu marka, bu durumda, şimdi kaçıncılığa koşmuş oluyor?!. Bu ciddi sorun zannımca reklâmcının umurunda değildir. Ve aynı markanın reklâmları halâ tatmin edici değildir...
Reklâm konusunda İkinci abes ile iştigâl projesine de bakalım. Bir banka, millî basketçilere sponsor oluyor. Çok güzel gayet yerinde. Ardından bu işi şarkılarla reklâmlarla ekrana taşıyor. Türkiye ve Dünya sahalarında tek tek, tek başlarına başka takımlarda, başarılar kazanmış Onİki adam için “ah uh” diye hoş bir şarkı da besteletiyor. Sonra bu adamlar, Halep’teki potanın önünden, Şam’a atış yapıp, sayı da kaydediyorlar. Ve psikolojik olarak, artık bu Onİki dev adam, ayakları yere değmez, uçar bir hale geliyor. Hem devler. Hem de attıkları her top sayı. İyi de Halep oradaysa arşın nerede?.. Arşın çok net önümüzde. Bir araya gelince, sahalarda devliği mevliği kalmayan Onİki artist adam aslında döküm döküm dökülüyor. Pota önlerinde sadece dolanıp duruyor, birbirlerine doğru düzgün pas bile veremiyorlar. Ne hücum ne de müdafaada bir varlık gösteremiyorlar. İşte arşın!.. Bankanın prestiji dolaylı olarak etkilense de, etkilenmese de, bu durumdan reklâmcıya ne?.. Bu suali de bir kenara koyalım. Reklâm halâ ekranlarda olduğuna göre, benim hiç bilmediğim bu mantık, nasıl bir mantıksa? Bankanın da bu garabet omurunda değil! Ve banka şu mesajı neş’e ile halka tekrar ediyor, sanki. “Ben, kendi yarattığım, yenilen artistlerimi, çok severim. Ve Onları sponse ederim!..” Sen banka olarak kendi başına ne edersen et. O Seni bağlar ya da Seni çözer. Ancak Türk Basket Millî Takımını artist ve dev etme. Bırak da önce Onlar görevlerini bilsinler. Ve bu görevin gereğini yapsınlar. Milli Artistliğin bir alemi yok. Zaten bizde Milli Artist çok. Onların banka adına psikolojilerini bozmaya, takımı baskı altında bırakmaya, hiçbir hakkınız yok. Sponse et ve gereği veçhile sus. Böyle bir akıl Seni de takımı da yüceltir. Ve sponsorluk bir reklâm aracı değildir. Asil bir davranış nişanesidir. Ki bu davranış da, konuyu zaten reklâmın üzerine taşır. Malumu ilân, bu davranışı asil bir davranış tarzı olmaktan çıkartır. Çıkartmıştır da...
Üçüncü abes diye devam edecek olsam ki; bu çok mümkün. bu blog yazacaklarımı almaz. Giderek ağırlaşan, en basitinden en giriftine kadar, neredeyse her reklâmda, müthiş ve fahiş hatalar var. Hatalar sadece bir noktada da değil. Senaryosundan çekimine kadar, değişik konularda psikolojik, teknolojik, bilimsel, ilimsel, artistik, yüzlerce hata. Burada iki önemli husus var. Birincisi bu müşterilere günah değil mi? İkincisi halkı salak yerine koymanın ne alemi var? Üstelik bu ekonomik kriz esnasında, hem üretici hem de tüketici, her iki taraf da mağdur bir durumdayken, bu baştan sona yanlış reklâmların, ne işe yarayacağını, çok merak ediyorum?!. Kendilerini ve paralarını garanti altına almak için, bence iş adamlarının seçmesi gerekli olan, bilinçli bir yol vardır. Müessese reklâmını kime yaptırırsa yaptırsın. Ancak reklâm intişâr etmeden önce, aylıklı bir bilirkişisi olsun. Neyse tüm reklâm malzemesi, o kişiye gösterip, bir fikrini alsın. Aksi halde bu yapılan reklâmların çoğu, tamamen ters tepecek nitelikteki reklâmlardır. Bu yaklaşımlar da herkesin aleyhine gerçekleşecektir...
Diğer bir tarafta, çok müspet olan, başka bir örnek vereyim Sizlere. Bayanların muayyen ihtiyacını karşılayan bir firma, “Filenin Sultanları” diye adlandırılan, Bayan ve Genç Bayan Türk Milli Voleybol Takımlarımıza sponsorluk yapıyor. Çok da iyi ediyor. İyi ediyor, çünkü kantarın topuzunu kaçırıp da; bu sponsorluğu bir reklâm vesilesi haline dönüştürmüyor. Asla kullanamayacak olmama rağmen, kolilerce o mamulden alıp, bu akıllı firmanın cirosunu arttırmak istiyorum. Her kimse? Reklâmcısını da tebrik ederim. Hem Bayan, Hem de Genç Bayan Voleybolcu Millilerimiz, sessiz sedasız destanlar yazmakta. Dünya şampiyonu falan olmaktalar. İşte akıl ve bilgi bu mertebe olunca, çok faydalı oluyor. Ortaya hepimizi sevindiren, asil ve sesiz zaferler çıkıyor.
Müşteri ve millet için, hiç de hoş olmayan bu gelişmelere bakarak, yeni reklâmcılar, yukarıda kendilerine misâl verdiğim, Üç reklâm duayeninden birinin yolunu seçmelidirler. Belki Onlar da bazı hatalar yapmış olabilirler. Ancak burada işaret ettiğim kadar, fahiş bir hata yapmış olsalar, müşterileri Onları yaşatmazdı. Evet bugünkü müşteri de belki eski müşteri kadar işten anlamıyor olabilir. Bu taktirde, O müşteriyi daha da çok korumak, doğruyu anlatmak gerekir. Zîra işten anlamayan müşterinin sinirlenmesi de, fazla anlayışsız olacaktır. işin müşteri cephesinde de ciddi sıkıntılar olduğu acı bir gerçektir. Para kötü el değiştirdiği için, müşteri de bu gerçeği yansıtan bir porte ve portre çizmektedir. PowerPoint ile çok iyi düzenlemeler yaptığını zanneden yeni yöneticiler, bizim gibi prodüksion firmalarının da başına, gerçekten belâ kesilmiş durumdadırlar. Adamların kendi kültürlerine dayanarak yaptıkları takdimlerine bakıyorsun. Herkesin yaptığı gibi, sıradan ve çok ciddi hatalarla dolu, çocukların yapabileceği cinsten, alelade bir takdim. Renkler, grafikler, yazılar, karakterler, mizanpajlar, zeminler, kadrajlar, Türkçe ya da başka lisanlar, geçiş şekilleri, geçiş süreleri, kısaca akla gelen her şey, döküm döküm dökülüyor. Akademik olmaktan çok uzak, bilim ve bilinç dışı, yarardan ziyade zarar sağlayabilecek işler. Ancak, bu beyzadeler, bizler gibi ne olmazlara, ne imkânsızlara imza atmışlara, Yarım asrını bu yola koymuşlara, mutlaka herhangi bir firmanın cirosunu asgarî %10 gibi bariz bir oranda kımıldatacak, bazen de katlayacak olanlara, bu kriz dönemine rağmen, hem gerçeği fark etmeyerek hem de hadlerini aşarak: “- Seni neden zaferime ortak edeyim ki?!.” gibi abes bir söz de edebiliyor... Hangi zafer? Yukarıda verdiğim İki misâl gibi, çok hezimete, bunlar zannımca zafer diyor. Ve hatta hezimeti bile fark edemiyorlar. O zaman bu müşteriye göre, reklâmcı da böyle oluyor tabii... Bundan fazla olması da mucize olur zaten, Onlar birbirlerinden razı olsalar da; Ben Onlardan bu millet adına razı değilim. Zîra onların yanlış uygulamaları, reklâmlara hayran küçük çocukları perişân ediyor. Dolayısı ile de olan esasen millet fertlerine oluyor!..
Haydar Volkan
Çiftehavızlar: 30.08.2009