​ Ah Floransa... / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ağustos '15

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Ah Floransa...

Ah Floransa...
 

Signora Meydanı'ndaki Taklit Davud Heykeli - Michelangelo Floransa/ İtalya foto:Gülgün Çako


“ şehirler var karşılarken hoş sohbet,
 
şehirler  var ayrılırken ardın sıra gelir muhabbet ”
 
Kapısı zamansız çalınarak yatağından uyandırılan tescilli güzel edasıyla karşılıyor bizi Floransa. Öyle ki  dün  gece sonrası saçı başı dağınık. Yıkılan pek çok ağaç, kırılan dallar, savrulmuş her nesne tarumar bir hüznün temsilcisi.  
 
Şiddetli fırtına şehre oldukça zarar vermiş. Nereye baksak belediye görevlisi olduğunu düşündüğümüz kişiler ağaçların kırılan dallarını kesip düzeltmek,  yıkılan gövdelerini kaldırmakla meşgul.  Bu hüznün içinden geçip, Arno Nehri kıyısına geldiğimizde    işveleniyor güzel.   Ne kadar cilvesi varsa yürüdüğümüz   kıyı  boyunca.   su olup  akıyor. Ne kadar huzur veren,  ne kadar büyüleyici…
 
İtalyanca’da  “ Frenze ”   olan şehrin adı  “çiçek bahçesi ” anlamına geliyormuş.
 
Floransa’yı Floransa yapan Medici ailesi. İlginç olan, aile  aristokrat veya soylu değil.  Apenin Dağları eteğindeki Mugello Vadisi’nden gelmişler. Sadece Floransa’da ve Toskana topraklarında değil, bütün İtalya ve Avrupa üzerinde sanat sayesinde etkin olacak bir saltanat kurmuşlar ve soylu olmamalarının açığını, modern müzeler ve koleksiyonlar çığırını açan girişimleriyle kapatmışlar. Zenginlikleri ile  Rönesans’ ın  “ Bu hayatı bir kere yaşıyoruz, öyleyse onu daha güzel kılmak için elimizden geleni yapmalıyız.” düşüncesine  hizmet  etmişler.  Gelmiş geçmiş en güzel resim, heykel   ve yapıtların ortaya çıkmasında büyük rol oynamışlar. Onlar 15. Yüzyıl  İtalya’sında  gücün simgesi.
 
Nehrin hayranlık uyandıran doğal yapısı  bir yana etrafındaki eski binaları, köprüleri de  tarihi yanını güçlendiriyor. Gezmeye   Signora  Meydanı’ndan başlıyoruz.  Burası açık hava müzesi gibi.   Medusa’nın bedeninden ayrılmış  başını ellerinde tutan Perseus’u, Neptün Çeşmesini, tek bir mermerin oyulmasıyla yapılan Sabin  Kadınları’ nın Kaçırılması heykellerini görmek mümkün.  Michelangelo’nun  “Davud”  heykelinin bir kopyasını da...
 
Sonraki durağımız Floransa Katedrali, Duomo. Buranın Floransa’nın en yüksek yapısı olduğunu öğreniyoruz. Yeşil  mermerleriyle meydandaki binalar arasında benzersiz görünüyor. İçeri ücretsiz giriliyor. İçerisi cephesi kadar görkemli değil. Burada fotoğraf çekmekten vazgeçip etrafı seyretme isteği duyuyorum.  Heykellerin çoğu bronz ve yeterli ışık da olmadığından istediğim kareleri elde edemiyorum. Daha da önemlisi meydanı geçtikten ve  katedrali ilk gördüğümden bu yana   sanatın  tanrısallığı karşısında akıl tutulmasına uğruyorum.
 
Dilek dilemek için yakılan mumları metalden bir ağaca yerleştiriyorsunuz.( Belli ki bu fikir yeni) Emekli öğretmen Hasan amca ile birlikte geziyoruz. Bir dilek tutalım ve mum yakalım, diye teklifte bulunduğumda bu yaşta benim nasıl bir dileğim olabilir ki, diyor. Olmaz mı vardır bir dileğin elbet,  deyince a  öyle bir dilekte bulunuyor ki gün boyu  hepimizin dileği oluyor!
 
S. Giovanni Vaftizhanesi’nin (Baptistery) bronz kapıları sanatçı Ghiberti tarafından kırk yedi yılda yapılmış. Restorasyon çalışması dahilinde olan kapıların şaheserliğine hayran oluyoruz. Kapıların bronz olduğu söylense de altın gibi parlıyorlar.
 
Michelangelo’ nun bu kapıları  gördüğünde, “ Bunlar ancak cennetin kapısı olabilir.” demesine hak veriyoruz.
 
Floransa’ya gelip de Uffizi Müzesi’ni gezmemek olmaz. Grup arkadaşlarımızdan Necati bey emekli tarih öğretmeni ve gezi öncesi sıkı bir araştırma yapmış. Hazırladığı notları bizimle paylaşıyor. Ve onun notlarında da gezilecek yerler arasında önceliğin Ufuzzi Müzesi’ne verilmesi yer alıyor.
 
Müze U şeklinde ve iki katlı. Giriş yaklaşık  yirmi Euro. Aldığınız bilet üç gün geçerli. Altı bin metrekare alanı bir günde gezmek mümkün değil. Koridorlarında dünyaca ünlü sanatçıların eserleri var. Eserler ressamların temsil ettiği akıma göre sıralanmış. Koridorlara ait kırk beş odada da durum aynı. Bazı odalar yalnızca bir ressama ayrılmış. Bir gün de gezmek hatta hakkını vererek gezmek için daha çok zamana ihtiyaç var. Hatta bilgiye ve ilgiye.
 
Botticelli’nin “İlkbahar” ve “ Venüs’ün Doğuşu”, Fillippino Lippi’nin “ Madonan ve Çocuk” ve Titian’ın “ Urbino Venüsü “tabloları burada. Din ve sanat iç içe geçmiş.
 
Medici ailesinin bir zamanlar ofis olarak kullandığı müzenin bazı odalarının eskiden tiyatro olduğunu öğreniyoruz.
 
Müze sokağında ressamlar var. Bazılarına kendi resminizi yaptırabiliyorsunuz. Tabii yeterince zamanınız varsa.
 
Bisiklet kullanımının yaygın olduğu şehirde bolca fayton var. Fayton kiralayıp şehir tutu yapabiliyorsunuz.
 
Sadece ulaşım ve konaklamanın programa dahil olduğu bir gezi bu. Grubumuz çok renkli. Sıcak samimi insanlar. Çoğu Gelibolu’ lu. Çoğu öğretmen. Dört beş üniversite öğrencisi genç de var emekli olanlar da. Beş yaşında grup üyesi de var seksenli yaşlarda da. Böyle olunca gezi amacı ve yapılması  öncelenen değişiyor. Müze gezmek isteyen de var , şehrin sokaklarını dolaşmak isteyen, eğlenmek isteyen  ya da oraya ait lezzetleri tatmak isteyen de. Yakın amaçlar organize olmak da zorlanmıyor.
 
Pinokyo’nun yaratıcısı Carlo Collodi’ Floransa ‘da doğmuş. Birkaç dükkanın vitrininde ya da tezgahında Pinokyo figürüne rastladımsa da asıl   Bartolucci   zincirine ait dükkanı  arıyorum. Çarşı içindeki dükkânı bulmak zor olmuyor. Bu kadar    ahşap oyuncağı ilk defa bir arada görüyorum. Neler yok ki…  Miniğinden  çocuk   boyutuna kadar en çok da Pinokyo figürü var. Gepetto Usta’yı   arıyor gözleriniz. Ama Bertalucci ailesine ait  atölyede çekilmiş eski bir resim ile karşılaşıyorsunuz.
 
Bertolucci firması 1936 yılında Leopoldo, Ernesto ve Mateo kardeşler tarafından akordeon imalathanesi olarak kurulmuş. 1981 yılında tümüyle tahta oyuncak imalatına dönülmüş. Tahta oyuncak imalatı benim de ilgimi çekiyor.
 
Floransa’dan sonra yolumuz Pisa’ya. Bir saatlik (85 km) yol boyunca Floransa’dan söz ediyoruz. Arno Nehri  de denize dökülmek üzere  Pisa’ya gidiyor. Ama onu göremiyoruz.
 
Bu yolculuğun güzel yanı otobüsle seyahat ediyor olmamız. Gittiğimiz yolların oranın coğrafyasını, yerleşim yerlerini, tarımını, hayvancılığını vb görme olanağı sağlaması hoşuma gidiyor. Ve ilk defa sanayisi ile bizi karşılayan bir şehre giriyoruz. İlk şaşırmam bu oluyor. Pisa Kulesi’ni böyle bir yerde hayal etmemiştim, diye düşünüyorum.Sanki bir meydana gitmiyoruz da kaleye çıkıyoruz. Havanın kararmaya başlaması canımızı sıkıyor.
 
Pisa ticari limana sahip bir şehir. Pisa Kulesi yalnızca şehrin değil İtalya’nın da simgesi. Yapımı üç yüz yılda tamamlanabilmiş. Zemindeki çökme yüzünden daha yapım aşamasındayken eğilmeye başlamış. 1274 yılından, 1990’lara kadar 5.5 metre kadar eğilen kule restorasyon çalışmaları sonucunda   3.9 metre eğik duruma getirilebilmiş.
 
Pisa Kulesi’ni hep tek başına boynunu eğmiş görmeye alışığız. Oysa Mucizeler Meydanı denen bu yerde bir vaftizhane, bir katedral ve anıt mezarlar da var.
 
Ünlü fizikçi, matematikçi, gök bilimci ve düşünür  Galileo burada doğmuş.(1534) Düşen objelerin hızıyla ilgili deneyini bu kuleye çıkarak yapmış. Eğik olan kulenin bana en ilginç gelen yanı içinde her biri bir notaya denk gelecek şekilde yedi tane çan bulunması oldu.
 
Eğlenceli fotoğraflar çekiyoruz.
 
Pisa Kulesi’nin bulunduğu meydanda diğer şehirlerde de gördüğümüz Afrika kökenli satıcılardan bolca var. Meydana giderken gördüğümüz hediyelik eşya satıcıları kepenk kapatmak üzere. Açık olan son satıcıdan ufak tefek hediyelikler alıyor ve arkadaşların keşfettiği Türk dönercide karnımızı doyuruyoruz.
 
Hava iyice kararmış ve biz iyice yorulmuşken Floransa  Calenzano’ da Art Otel Miro’ya varıyoruz. Otel koridorlarında İspanyol ressam Joan Miro’ nun resimleri asılı. Dekorasyon renkleri ustalıklı.  Tuvaletler bile  koyu gri seramikleriyle tuval gibi. Ama o da ne, rezervasyonumuz kayıtlı görünmüyor. Aksi gibi otel dolu.  
 
Önce evsizler gibi bahçede, sonra lobide yaklaşık iki saat bekletildikten   sonra  çözüm arayan birkaç yetkilinin özür dilemesi ve yönlendirmesi sonucu 10 km ilerideki  Pistoia’da Milona Otel’e götürülüyoruz. Otelin daha konforlu olduğu ve farkı kendilerinin ödeyeceğini söylüyorlar.
 
Gittiğimiz otel konforlu ve temiz evet.   Gürültülü klimaları örneğindeki gibi konforu eski    ve bulunduğu konum itibarıyla kimse orada bilip, bulup kalmaz.  Bunun bir kandırmaca olduğunu ve pek çok kişinin başına geldiğini düşünmek de haksız değiliz.
 
Tescilli bir güzelin koynunda uyuyacağını sanırken yaşlı bir aristokratın kollarına düşmüş gibiyiz.
 
Ah Floransa! Uykudan uyandırdığımız güzel. Keşke bu kadar unutulmaz  olmasaydın…
 
Gülgün Çako  / 5 Ağustos 2015
 
Toplam blog
: 17
: 635
Kayıt tarihi
: 03.02.07
 
 

Yaşamı seven, farkı fark etme çabasında biri. Anlaşılmaktan çok anlama öncelikli... Çocuklar nefe..