- Kategori
- Öykü
Ah Sait Faik!

Kim bilir nerelerdesin şimdi. Senin “Hişt Hişt!” diye seslenen rüzgarını öyle çok özledim ki. Seni okumak hülyalı bir şeydi benim için. Hülyalı olduğu kadar da sarsıcı… Çünkü iyilik duygusuyla birlikte hissettirdiğin insan sevgisi ve sıcaklığının yanında , hayatın bazı anlarında canavarlaşan insanların kötücüllüğünü de farkettim seninle ben. Yaşamı zevkleriyle, lezzetleriyle olduğu kadar, ıstırapları ve tekinsiz halleriyle de algıladım. Onun içinde, ona rağmen var olabilmek için onu değiştirip, dönüştürebilecek, ona katlanacak ve bazen de ondan kaçarak, küçük sevinçler yaratmayı göze alabilecek cesareti verdin sen bana. Yalnızlığın yarattığı insanların sıradan dünyasına düşsel bir prizmadan bakıp yepyeni tonları yakalamamda da payın büyük...
Umarım yaprakların arasında, kuş cıvıltılarını duyabileceğin ışıltılı bir yerlerdesindir şimdi. Haksızlığın olmadığı, insanların birbirine güvendiği , tereddütsüz kucaklaşmalar diyarında…Denizin dağların, otların, ağaçların ve her çeşit çiçek kokularının arasında, o çok özlediğin alabildiğine yüz verilmiş çocukça hürriyetler içinde…
Biliyor musun Burgazada’ya en çok senin için gelirim ben …
Hem öykü sanatı, hem de hayatla ilgili bana verdiğin her şey için binlerce teşekkür ederim sana…
Tekneden indim. İskele meydanına doğru yürüdüm kalabalıkla birlikte. Durup sana bakmadan geçer miyim hiç. Durdum ve baktım. Saçlarını hafifçe ıslatıp yana yatırışını, sonra da ceketinin cebinden çıkardığın tarakla dilim dilim, ince dalgalara ayırışını babama benzettim. Adaşta sayılırdınız üstelik. Fakat tüm bunlardan daha önemlisi, onun da senin gibi, hayatın kaba gerçekleri yerine, sessizce gelip insanın göğsüne konan şeylerin yarattığı duygularla ilgileniyor olmasıydı.
12-13 yaşlarında olmalıydım. Güzel bir karne getirmiş, okuldan çıkar çıkmaz Yeşilırmak’ın üzerindeki iki yakayı birleştiren Çarşamba Köprüsü’nden nasıl geçtiğimi bilemeden kendimi babamın dükkanında bulmuştum. Sonra karnemi babama uzatıp, raflara özenle dizilmiş çiçekli kumaşların önünde duran taburelerden birine oturmuştum. Babam şöyle bir bakmıştı karneme. Bir de gazoz söylemişti bana. Sonra gözleri ışıldayarak nağmeli sözlerle saçlarımı okşamıştı. Onun tarzı böyleydi. Mutlu olduğunda coşkusunu türkü okur gibi ifade ederdi. Kitapları çok sevdiğimi de iyi bildiğinden daha elimdeki gazozdan bir kaç yudum bile almadan çevik bir hareketle tezgahın üzerinden atlayarak, beni hemen çapraz karşıdaki “Kültür Ali ”nin ( Ali Ağbi’nin) kitap ve kırtasiye dükkanına götürmüştü. Pek çok kitap aldığımı hatırlıyorum o gün. Aralarında Semaver de vardı. Babamın, bacaklarımın zor yetiştiği kırmızı Bisan bisikletinin sepetine kitaplarımı koyup, eve giden caddenin taşlı yolunda ilerlerken kendimi dağların arasında dolaşan beyaz bir bulut kadar hafif hissetmiştim.
Eve geldiğimde ilk Semaver’e gitti elim. Ali’nin Semaver’i içinde keder barındırmayan mutlu bir fabrikaya benzetmesini çok sevdim. Fakat hikayenin sonunda annesini kaybedip “bol bol ve sessiz bir yağmur gibi” ağlayınca bir kaç damla göz yaşıyla ben de ona eşlik ettim. Anladım ki Ali “mesutları çok az bir mahallenin” bahtsız çocuklarından biriydi. Tam Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ne başlamıştım ve öyle de sarmıştı ki hikaye beni, annemin yumuşacık sesi geldi mutfaktan.
Başka zaman olsa okumam bölündüğü için mızırdanabilirdim. Fakat o gün hiç ses etmeden kalkmış, kitabı yatağımın üzerine bırakıp, annemin yanına gitmiştim. Mutfağı çay ve vanilyalı kurabiye kokusu sarmıştı…Annem lacivert üzerine renk renk çiçekli elbisesinin içinde çok güzeldi.
Şimdi karşımda bir elin çenende, diğeri kemerinin üzerinde öylece durmuş uzaklara bakıyorsun. Kravatın ve pardesünle çok ta şıksın. Ama gözlerin kederli nedense. Belki “Dülger Balığı’nın Ölümü”ne, belki “Son Kuşları”n gidişine, belki de “Panço” nun bir daha artık hiç gelmeyecek oluşuna içerliyorsun.
“Bak, birden aklıma geldi şimdi. “ Sahi dedin mi öyle gerçekten?”
“… “
“ Hani yakaladığın balık küçükse, onu öpüp denize atarmışsın da… “Yahu hiç balık öpülür mü” diye soranlara da, “bu denizde artık benim öptüğüm bir balık dolaşıyor,” demişsin ya…”
“…”
“Susuyorsun, ama ben anladım. Böyle gülümsediğine göre… “
Kıpırdanıyor. Çantasını arıyor, alıp uzatıyorum. Şıkır şıkır nal sesleriyle bir faytonun çın çınları duyuluyor o sırada. Kalkıp ilerideki çay bahçesine doğru yürüyor. Ben de yanından yürüyorum. Ayağım bir çukura giriyor. Sendeliyorum. Beni tutuyor. Denize yakın masalardan birine oturuyoruz. İki çay söylüyor. Biraz da ekmek. Ekmeği parçalayıp denize atıyor. Denizin üzerine üşüşen martılar sevinç çığlıkları atıyor. Hızla geçen bir sürat teknesinin yaptığı dalga kıyıda patlayıp üzerimize serpişiyor. Tatlı bir serinlik duyuyorum. Çantasını açıp bir defter ve bir de kalem çıkarıyor. Bir şeyler yazacak diye beklerken, o elindeki kalemi ve defteri benim önüme sürüyor. Kalbim küt küt atıyor. Kalkıp denize doğru yürüyor. Bir süre ağlarındaki yosunları temizleyen balıkçılarla konuşuyor. Sonra küçük bir sandala binip gözden kayboluyor. O sırada denizin ortasında bir yunus mu sıçrıyor yoksa bana mı öyle geliyor bilemiyorum.
Yaz Hamra Aydemir