​ Akacak mecra ararken / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mayıs '08

 
Kategori
Öykü
 

Akacak mecra ararken

Son iki günümü bu küçük odada geçirdim. Bana sonsuz, acımasız yalnızlıklar yaratacağını bildiğim halde çalan telefonlara, kırılırcasına vurulan kapıya bakmıyorum. Zaman zaman Latin alfabesi yorgunu gözlerimi yağmurun süslediği sokakta gezdiriyorum.

11 haneli kimlik numarası sahibi insanlar koşuşturuyor sokakta.

Tek ortak noktamız bu mu acaba?

Hayır.

İnsanın kendi hayatının kahramanı olması az bir şey mi?

Onlar da bu yaşadıklarını hak etmediklerini ve çok daha iyisine layık olduklarını düşünüyorlar.

Kimlik numaralarımızı ezberleyecek kadar zihnimiz açık olmasa da ilk gençlik hayallerimizi unutalı uzun yıllar geçmiş olsa da değersiz ama sayılması gerekli görülen ya da değeri milyonlara bölünen mutsuz kalabalıklar için hazırlanan bu geçim kavgasıyla sürüyor ömrümüz.

...

Sabah gelen; çöpleri dökecek olan kapıcı olmalı, şu anda kapıyı tekmeleyenin kim olduğu konusunda ise bir fikrim yok.

Duvarın bir bölümünde bir televizyon dizisinde duyduğum (Yeditepe İstanbul – Ali Ulvi Hünkar) ve duyar duymaz heyecanla oracığa keçeli siyah kalemle karaladığım bir yazı başımı her kaldırışımda selamlıyor beni.

‘Biz hayata çok güzel şarkılar söyledik, elbette karşılıksız kalmayacak’

Buradaki ‘elbette’ sözüne bayılıyorum.

Gerçi karşılık bekliyor muyduk ki?

Elbette bekliyorduk, toprağın, denizin hatta gökyüzünün kendi rengine geri dönmesiydi istediğimiz.

Sefalette müsavat değil, refahta müsavat istiyorduk.

...

Fırlayıp çıkıyorum evden.

Bir yerlere yetişecekmişçesine amaçsızca yürümeye başlıyorum sokaklarda.

Her şey tam olarak bitmiş değil yine de.

Potansiyel evlendirme programları seyircilerinin arasından sıyrılıp denizi karşıdan gören bir korkuluğa yaslandıktan sonra bir de sigara yakacak kadar kısmetliyim hala.

Telefon...

Kolluk kuvvetleri bankta yayılmış oturan iki çocuktan kimliklerini göstermelerini istiyor.

Telefon...

Karşımda adamın birisi Sabah gazetesini okuyor. Gazetenin birinci sayfasında Başbakan bana bakıyor.

Büyük bir dert sahibi olduğumu hatırlıyorum tekrar.

Telefon...

‘Alo?’

Cem arıyor...

Ne çok derdi vardır Cem’in. Memleketin en iyi vurmalı sazcılarından birisi olmasına, iktisat fakültesi mezunu olmasına, mutluluğu için çırpınan bir ailesi olmasına rağmen bir türlü yüzü gülmez.

Nerde dert, tasa, bela var mıknatıs gibi çeker üzerine.

Kan gurubumu soruyor bu sefer, trafik kazası geçiren dayısının boşalan damarları için.

‘o rh (-) ‘ diyorum.

Kuş olup SSK’ya gelmemi istiyor hemen.

...

Yorgun, mutsuz ve uykusuz bir kuş olarak iki dakika sonra varıyorum acile. Yüzümü bu berbat duruma akortlayıp mavi muşambalı sedyeye uzanıyorum.

‘Tansiyonunuz normal seyrediyor’

‘Evet’

‘Herhangi bir rahatsızlığınız var mı?’

‘Hayır’

‘Hiç ameliyat oldunuz mu?’

‘Hayır’

‘Son zamanlarda uyuşturucu hap, esrar, kokain vs keyif verici maddeleri kullandınız mı?’

‘Hayır’

‘Son aylarda herhangi bir hayat kadınıyla cinsel ilişkide bulundunuz mu?’

‘Hayır’

‘Ne sıklıkla alkol alırsınız?’

‘(Senin içtiğin su kadar) Bayram, yılbaşı falan. Sevmem içkiyi’

Buna benzer düzinelerce sorudan sonra alıyorlar kanımı.

Harici bir yara adamınki. Neyse ki hayati tehlikesi falan yok.

İnsanın böyle anlamlı bir işe yaraması ne güzel diye düşünüyorum.

İşte acilin kapısında bana gülümsüyorlar.

Cem, yengesi, annesi, yeğenleri, karısı...

Dayı iyi olacak, iyileşecek.

Gülüşmeye başladık sessizce.

‘Yenge dayım bu Okan’ın kanını aldı ya artık hayatta iflah olmaz’

‘Hacıya gidecekti, hayırlısı ile bir iyileşsin adağım var’

‘Oğlum Okan sen de yarı hacı oluyorsun bu sayede’

‘Babam gitar çalmaya başlarmış şimdi’

Başım dönüyor biraz, sıkı bir badigard dayağı yemişim gibi eklemlerime hakim olamıyorum, belli etmemeye çalışarak izin isteyip ayrılıyorum yanlarından.

‘İlk fırsatta eve bekliyoruz’

‘Sen de bizim bi evladımız sayılırsın’

‘Koçum benim, hızır gibi yetişiverdi’

Abarttılar ama.

Böyle bir şey için teşekkür kabul etmek utandırıyor insanı. (hele hele!)

...

Bindim minibüse.

‘İkili koltuklar yanaşsın!’

‘ücretini gönderemeyen varsa bi zahmet’

‘Gençler pasoları görelim’

‘Dolmuştayım geliyorum’

‘Dattiri düttürü...’

Antalya’da toplu taşım aracı olarak kullandığımız Magirus, otokar tipi vasıtalar Dolmuş değildir.

Dolmuş; Teker teker yolcu alıp dolunca yola çıkan küçük toplu taşıma araçlarına denir. Dolmuş diyip durmasak ya minibüslerimize. (Kaptıkaçtı)

...

Eve varır varmaz bir ton balığı salatası hediye ettim kendime.

Bir saatimi aldı hazırlamak.

Her şeyi toparlayıp yıkamak gerekmese yiyecek bir şeyler hazırlamak zevkli bile olabilir. Kapı çaldı, açtım bu sefer.

Ev sahibim İsmet amca geldi ama bana neyi söylemek için geldiğini unutmuş yine. Kafasına, hafızasına küfrediyor, bir taraftan da deli gibi gülüyor.

Biz tavuk döner çocuklarına da böyle sevimli bir yaşlılık kısmet olacak mı acaba?

Salatadan ikram ettim ona, tamamen beni kırmamak için oturdu sofraya.

Derken hatırladı niye geldiğini.

‘Lan bizim anten fırtına da uçtuydu, sen bir dama çık da düzelt demeye geldiydim’ dedi.

Kan verdiğimden beri başım da fırıldak gibi dönüyor benim. Ama ismet amcanın ricasını da geri çevirmek olur mu?

Şimdi ‘başım dönüyor’ falan desem, başlayacak ‘hanım evladı’ ithamlarına.

Tünedim dama.

İsmet amca ‘Evlat Kepez’e çevir anteni’ diye bağırmaya koyuldu aşağıdan. Kepez dediği Tünektepe olmasın.

‘Tamam’ dedi sonunda.

Başım dönmeye, gözlerim kararmaya başlamıştı iyice.

Zoraki sırtüstü uzanıverdim ıslak damın düz zeminine.

Yaklaşık yarım saat çiseleyen yağmurun altında bulutları seyrettim.

‘Baharda lale misal bir kadeh al gel

o taze kızla özün içkiye sal gel

bakarsın ansızın almış seni toprak

bu laciverd göğe sevdalara dal gel’

Yatsı ezanı okunmaya başladı sonra. Sustum.

Tanrı’nın bir tane olması ve ulu olması hayatımıza yeteri kadar renk getirmiyordu sanki.


Okan Ünver

 
Toplam blog
: 104
: 489
Kayıt tarihi
: 06.03.08
 
 

1978 doğumlu Antalyalı bir müzisyenim, devamını ben de bilmiyorum..