​ Akademisyenlikti hayalim ama, gene akademisyenler batırdı hayalimi / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ekim '16

 
Kategori
Anılar
 

Akademisyenlikti hayalim ama, gene akademisyenler batırdı hayalimi

Akademisyenlikti hayalim ama, gene akademisyenler batırdı hayalimi
 

Sosyal Bilgiler Öğretmenliğini üçüncü sınıfta bırakınca, bana açık öğretimden devam etmemi çok öğütleyen olmuştu. Açık öğretimin klasik üç bölümü olan İşletme-İktisat-Kamu Yönetimi hiç sevmediğim bölümlerdi. O yüzden öğütleri hep kulak ardı ettim. Aradan bir yıl geçti, geçmedi, talih yüzüme mi güldü ne, açık öğretim fakültesi yeni bölümler açtı. Bunlar, Türk Dili ve Edebiyatı, Sosyoloji ve Felsefe bölümleriydi. 
 
Sosyal Bilgiler Öğretmenliği ben de bir milat olmuş, bana güzel bir alışkanlık kazandırmıştı. O alışkanlık kitap okuma alışkanlığıydı. İki yıl öncesine kadar 6 kitap okumuştum, iki yıl sonra ise sayı 150 kitap okumuştum. Dolayısıyla bu alışkanlığım, ben de güzel bir edebiyat aşkı aşılamıştı. Seçeceğim bölüm tabii ki Türk Dili ve Edebiyatı olmalıydı.
 
Sosyal Bilgilerdeki kaydım devam ettiği için, hemen ikinci üniversite hakkından yararlanıp, büyük bir istekle Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydoldum.
 
Okumaya başladık. Acayip zor geldi. Üst sınıflara geçtikçe daha da zorluyordu dersler. Yakınıyorduk zor diye. Sıkıntımızı anlattıklarımız içten içe gülerek geçiştiriyordu bizi. Çünkü, açık öğretimdeki köhnemiş bölümleri okumak çıkmış sorulara çalışmak olarak algılandığı için, açık öğretim okumak basit bir iş gelirdi çoğunluk için. Ama benim bölümün ilk öğrencilerinden biri bendim. Geçmişimiz, örneğimiz yoktu. Geçmek için okulun verdiği kitapları yalayıp yutmaktan başka şansımız yoktu. Ders anlatan bir hoca yoktu. Sınıf atmosferi yoktu. Arkadaş yoktu. Eğlence yoktu. Mizah yoktu. Sadece mavi kitaplar vardı. Senin ona, onun sana öküzün trene baktığı gibi baktığın kitaplar...
 
Dişimi sıktım, bölümün verdiği ilk mezunlardan biri oldum. Edebiyat okuyunca artık bu alan üzerine uzmanlaşmaya karar verdim. Fazla yüksek olmasa da, yüksek lisans başvurusu için yeterli olan puanları aldım. Diploma notum 2.73, ALES puanım 71'di.
 
* 
 
Annemle babamın gönüllerini aldım. yüksek lisans için başvurdum. 
 
Yüksek lisans için formaliteden bir yazılı sınav yapılır. Sınava birkaç gün kala fakülteye gittim sınav hakkında bilgiler almak için. Fakülte eski fakültemdi. Özlemle geziyordum fakülte koridorlarında. Ben tekerlekli sandalyedeyim, kardeşim arkadan beni itiyor. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün bölüm başkanının odasını buldum. Kapıyı tıkladım girdik içeri. Bölüm başkanı ve iki hoca var içeride. Ben yüksek lisans yazılı sınavı için bilgi almaya geldiğimi söyledim. Hemen bilgisayardan bilgilerime baktı bölüm başkanı, 'Ales puanın ve diploma notun diğer başvuru yapanlara göre düşük, yazılı sınavdan tam puan alsan bile girmez zor' dedi. Sınav yeri ve yanımda yazıcı getirebilir miyim diye soru sordum, buruk buruk ayrıldım.
 
Kardeşim arkamdan itiyor, benim ise kafam başka yerlerde, hayallerim gene batıyor galiba diyorum. Kardeşime, buraya gelmişken Sosyal Bilgilerdeki hocalarımı görmeden gitmek doğru olmaz diyorum. Arabayı ittiriyorum kardeşime, şuradan dön, buradan dön diyerek. Sosyal Bilgiler bölümü koridoruna girince ilk karşımıza çıkan odalardan biri, bana tölerans göstermeyen bölüm başkanının odası. Kapısı açık üstelik. İçeride oturuyor. Bakmadan geçmeyi kendime yediremiyorum. Büyüklük ben de kalsın diyerek dalıyoruz içeri. Çay söylüyor; havadan sudan konuşuyoruz, fakülteye geliş amacımı, gelmişken hocalarımı ziyaret etmeyi düşündüğümü anlatıyorum. Çıkıyoruz odasından.
 
Okudum iki yıla her dönem bir dersimize girmiş hocanın odasına dalıyoruz, hoca görür görmez tanıyor. Hoşbeş ediyoruz, fakülteye geliş amacımı anlatıyorum. Sonra bir anımı anlatıyorum, şöyle: İkinci sınıfın güz döneminde, yani bundan altı sene önce 'Bilimsel Araştırma Yöntemleri' adlı dersimize girerken, dersin birinde 'İyi bir öğretmenin kütüphanesinde en az 500 kitap olmalı' demiştiniz. O gün bunu kendime hedef ettim 'Mustafa 500 kitap okuyacaksın' diyerek. Aslında o zaman hedefim gözüme baya bir zorlu gelmişti. Çünkü kitap okuma alışkanlığını henüz bir sene önce kazanmıştım. Okuduğum kitap sayısı ise henüz 50'ydi. Amacıma ulaştım hocam, hatta aştım. Şu an okuduğum kitap sayısı 650'ye varmak üzere dedim. Mustafa dedi sesini yükselterek, sen niye bizden yüksek lisans için başvurmadın? İşte bizim aradığımız bu. Biz seni kesin alırdık. Teşekkür ederim hocam dedim. Edebiyat okuyunca gönlüm bu alana kaydı dedim. Doğrusu da buydu. Edebiyat okuyunca eski bölümümden soğumuştum. Hocanın takdirlerini alarak yanından ayrıldım.
 
Gene her dönem dersimize girmiş eski çağ tarihi hocamı ziyaret etmeden gitmek hiç olmazdı. Hem ben o hocayı çok severdim, hem de girdiği derslerden müthiş şeyler öğrenmiştim. Hatta şöyle diyebilirim: Jared Diamond'un 'Tüfek, Mikrop, Çelik' adlı kitabını, bu hocanın toy dimağıma nakşettiği bilgiler olmasa zor anlardım. Ben odasına girince 'Ooo, oş geldin Mustafa' diyerek ayağa kalktı. Gülümseyerek geliş amacımı, gelmişken eski hocalarımı görmeden gitmenin olmayacağımı anlattım. Derslerinde öne çıktığımı, çaba gösterdiğimi biliyordu. Benzer ilgiyi edebiyatta da gösterdiğimi, kitaplarla haşır neşir olduğumu, deneme türünde yazılar yazdığımı söyledim. Bloglarıma baktı. Bence Mustafa dedi, edebiyat bölümünün hocalarına git, sınavdan önce kendini tanıt, ilgini ve yazılarını görsünler dedi. Başvuru belki çok olur, puanı yüksek olanlar önüne geçer, sen dışarıda kalırsın. En iyisi git kendini tanıt sana öncelik versinler dedi.
 
Sevinçle hocanın yanından ayrılıp tekerlekli sandalyemi ittirdim kardeşime. Hocalardan bir bölüm başkanı vardı, diğer hocaların odaları kilitliydi. Mecburen bölüm başkanının yanına gittim. Merhaba hocam, yine ben dedim, Sosyal Bilgilerdeki hocalarım git kendini tanıt, çabanı ve ilgini anlat, yazılarını falan göster; seni tanımaları daha iyi olur dediler dedim. Bölüm başkanı şansını zorlama dedi. Ama diyerek anlatmaya devam ediyordum. Gene şansını zorlama diyerek kibarca susturdu. Morali bozulmuş bir halde ayrıldım.
 
*
 
Yazılı sınav günü geldi, yanımda yazıcı olarak teyzemin kızını götürdüm. Sınavın eski bir okul binasında yapılıyordu. Sınav salonum üçüncü kattaydı. Ama okul binasında asansör yoktu. 3-4 kişi tekerlekli sandalyemi hafiften kaldırarak üçüncü kata çıkardılar. Sınavda 3 soru vardı. Kendimce yorumlar yaparak söyledim teyzemin kızı da cevap kağıdına yazdı. Sınav bittikten sonra aynı şekilde aşağı indirdiler.
 
İki gün sonra sınav sonuçları açıklandı. Çok gülünç bir puandı ismimin karşısındaki puan. Acı acı gülümsedim sadece. Akşam da bölüm başkanına mail attım: 'Hocam valla bu kadar kıt bir not verileceğini bilseydim gelmezdim' dedim. Zahmetli bir şekilde oraya ulaşımımı kastederek.Hocadan şöyle bir cevap geldi: 'Saygı sınırlarını aşan birisi için devreye giren kişilere üzüldüm.' diye. Kafam attı birden. Nasıl geldiğime kendisi de şahitti. Mailimi başarılar dilerim diyerek bitirmiştim üstelik. Saygı sınırımı aştığımı nereden çıkarmıştı bu adam? Aklıma kötülük gelmeden mizahen yazmıştım maili. Bu adam nasıl edebiyatçıydı böyle? Mizahı sezemeyen bir edebiyatçının, edebiyatçılığı şüphelidir. Hakaret etmeden böyle birkaç kez mail attım. En son dedi, bir daha yazarsan hukuki yollara başvuracağım dedi.
 
Gene bir bölüm başkanı beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Nasıl yetiştirebilirdi ki bu tip akademisyenler? Ne verebilirler ki öğrenciye? Madem yalnız kitaptan öğrenilecekti, ben bunu zaten evde yapıyordum.
 
Şartlarım bir tek o zaman Yüksek Lisans şansı sunmuştu, ama olmadı. Hocaların gerçek yüzünü görmüştüm, o yüzden de olmadığı için pek üzülmedim.
 
*
 
Zorlu şartlar nedeniyle bıraktığım üniversiteyi, bitirebilmem için devam mecburiyeti isteyen, rica ettiğimiz töleransı çok gören Sosyal Bilgilerdeki bölüm başkanıyla,
yüksek lisansa başvurup, tekerlekli sandalyemle odasına gittiğim halde kendimi tanıtma isteğimi şans zorlama olarak gören, sınava binbir zahmetle geldiğimi gördüğü halde, mizahi mailimi saygısız olarak görüp mahkemeyle tehdit eden edebiyat bölüm başkanının
öğrencileri olup akademik çalışma yapmaktansa, yapmamak ve kendini bağımsız geliştirmek daha iyi...
 
Not: Yukarıda anlattıkları üç yıl önce yaşadım.
 
-Mustafa Yıldırım - 04.10.2016
 
Toplam blog
: 480
: 715
Kayıt tarihi
: 03.11.12
 
 

Konyalıyım. Edebiyat okudum. Amatör yazar ve şairim. ..