Akılboğan Dere / Edebiyat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Haziran '15

 
Kategori
Edebiyat
 

Akılboğan Dere

Eve doğru inen yokuşun başına geldiğimde, eski  günler geldi aklıma. Bu mahallede doğmuştum. Her köşesinde bir hatıram gömülüydü, onlarla selamlaşıyordum attığım her adımda. O zamanlar, özensizce kırılan taşların toprağa gömülüp yan yana dizilmesiyle yapılmış bu yoldan, kışın tahta kızaklarla çığlık çığlığa kayar; yazın, toprakta açtığımız izlerde kendi yaptığımız tel arabalarla oynardık.

İğneci Seher teyzenin evindeki bodrumdan topladığım şişelerin içinde, annemin merdiven altında sakladığı ithal deterjandan imal ettiğim uçan köpükleri, ilkbahar sabahlarında bizi nemli toprak kokusuyla uyandıran bu  sokaklarda satmıştım. Bir zamanlar, konserve kutularına dikilmiş çiçeklerin arasında tavukların dolaştığı bahçenin yerinde şekilsiz apartmanlar vardı şimdi.

Şehvetle sarıldığımız modernliğin aşırıya kaçtığını, hatıralarımıza eşlik etmiş o huzurlu mekanları içindekilerle birlikte hiç saygı göstermeden tek tek hayatımızdan söküp attığını, buna göz yummakla kendimizi yavaş yavaş öldürdüğümüzü düşünüyordum, artık çok geç kalmış olsam bile.

Aniden içimde peyda olan bir arzuyu doyurmak; bu sevimsiz, kullanışsız, rüküş binaların arkasında akan dereye gitmek için, kendimi yan taraftaki aralıktan aşağı bıraktım.

Zamanın eli buralara da deymiş, eskiye ait pek bir şey bırakmamıştı. Onu, taşkınlığına teminat olsun diye örülen bentlerden hoplaya hoplaya akarken buldum, o da eskisi gibi akmıyordu artık.

Dere yatağının genişlediği yerlere sular idaresinin kamyon kamyon taşıyıp döktüğü kayalardan birinin üstüne çıkıp, suyun serinliğiyle ciğerlerimi doldurdum, belki rüzgar eskiden olduğu gibi eser diye, ne var ki o da umduğum gibi esmiyordu, yolu kesilmişti insana ait şeylerle.

Henüz kafamdaki düşünce zinciri tamamlanmamıştı, sendeledim birden, yoktu oysa bunun için herhangi bir neden.        

Tıpkı tansiyonum düştüğünde başıma gelen şeyi yaşıyor gibiydim. Başım dönüyordu, ateş basmıştı üzerime, oysa vücudum buz gibiydi. Alnımdan süzülen ter gözlerimi yakıyordu, titriyordum, sonunda çareyi yere oturmakta buldum. Artık suya dokunabileceğim mesafedeydim. Akıntı, yaprakları, dal parçalarını getirip kayaların arasına hapsetmiş, asıl işinin arasında kendine bir tür eğlence yaratmıştı. Dereyle yüz yüzeydim artık, o da aynı sıkıntıyı yaşıyor, bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu kendi diliyle.

Yüzüme su serpmek için eğildiğim sırada, neye uğradığımı anlamadan devriliverdim. Vücudumun bir kısmı sığ suda ıslanmıştı, ama buna rağmen kendimi çaresiz hissetmiyordum. Ayaklarım suyun içinde öylece oturuyordum. Sanki duyularımla zihnim arasındaki bağ kopmuştu. Vücudum böylesine zor bir durumdayken, aklım, beni kurtarmak için herhangi bir çaba sarf etmiyordu. Çünkü, kafam, hafızama yıldırım gibi düşen bir rüyayla meşguldü. Ancak ortada şöyle bir sorun vardı, rüya gördüğümü hatırlıyordum, ama gördüğüm rüyayı hatırlayamıyordum bir türlü. Rüyanın böldüğü uykudan yeni uyanmışçasına, aklımın sınırlarında mekik dokuyan kopuk görüntülerin peşinden sürükleniyordum. Bilincimden kaçıp beni uzaktan yöneten güçler, her tekrar ediğinde arkasında bir kare daha bırakan bu yap bozu bitirmeme izin vermiyorlardı.  

Düşler diyarından atılan bu serpmenin altında çırpınırken imdadıma gerçek dünya ait tok bir ses yetişti. Hayırdır evlat! Sesin geldiği tarafa döndüğümde, elinde tuttuğu paçavraya dönmüş çuvalıyla çöplerin arasında dikilen, ince yapılı, saçı başı bir birine karışmış, pos bıyıklı, yaşlı bir adam ilişti gözüme. Bir el işaretiyle adama teşekkür edip toparlandım. İhtiyar tatmin olmuşa benzemiyordu. Eğrilmiş vücudu, elinden bırakmaya yanaşmadığı çuvalıyla dere kenarına yaklaşıp, ağır aksak kıyıya doğru yürüyüşümü seyretti. Kimseyle konuşmak istemiyordum aslında, diğer yandan ihtiyarı çiğneyip geçmeye gönlüm razı olmuyordu.

İhtiyar, verdiğim selamı aldıktan sonra, belki de sahip olduğu en değerli şey olan paketten bir sigara uzattı. Kendi sigarası dudaklarına yapışmış, suretini tamamlıyordu. İkimizde söze girmedik. Bir müddet sonra yine vücut diliyle vedalaştık. Dönüş yolunda hep şunu düşündüm. Ben, o olsaydım; o da ben.

 
Toplam blog
: 164
: 710
Kayıt tarihi
: 13.09.06
 
 

1956 yılında doğmuşum. Tanrı Bilimi Eğitimi aldım. 78 kuşağından olmanın verdiği şevkle olsa gerek;..