- Kategori
- Felsefe
Aklın gelişimi
Anadolu' nun tüm insanlık tarihinin cereyan ettiği coğrafi bölgenin merkezinde yer alması yanında Batı' ya (Eski Yunan' a) göre güneşin bu topraklar üzerinde yükselmesi bu yarımadaya Anatolia adının verilmesine neden olmuştur. "Işık Doğu' dan yükselir" deyimi her ne kadar yukarıda anlatılan coğrafi konuma bağlansa da, uygarlıklar ve onların ekonomik, sosyolojik yapıları ile tarihte bıraktıkları izler incelendiğinde bu deyimin insanlığın düşünsel gelişimi açısından bakıldığında haklılığı yadsınamaz.
Antik çağın aydınlanması yine güneşin yükseldiği bu toprakların Batı kıyılarından fışkırmıştı. Mitlerle ve dogmalarla esir düşen insan zekâsı İyonya’ da doğan güneşle ilk defa tutsaklıktan kurtuluyordu. İyonyalılar bilgiye önem vermişler ve bilgi edinmenin yollarını üç olarak ön görmüşlerdi :
MATHESİS - nakille öğrenilen bilgi,
GNOSİS- tefekkür veya sezgi ile edinilen bilgi,
PATHESİS- acı veya izdırap çekilerek öğrenilen bilgi.
İyonyalı bilgeler bu üç yolun hepsini kullanarak bilgiye ve evrenin sırlarına ulaşmayı amaçlarlardı ama en etkili yolun üçüncü yol yani pathetik yol olduğunu da ayrıca belirtirlerdi. Başlangıçta "acı çekmek " 'e olan gereksinme modern çağda şekil değiştirerek deneysel (positivist) yöntem veya anlayış biçimine dönüşmüştür. Bilginin bu çağda tartışma, eleştirme ve uzlaştırarak yeni bilgi üretme yöntemleriyle insan zekâsının nasıl önünü açtığı bilinen gerçeklerdir.
Roma İmparatorluğu' nun insanlığa armağanı olan Orta Çağın alaca karanlığı sırasında bütün soruların yanıtlarının ve sonuçlarının hazır biçimde verilen skolastik ( school = okul) eğitiminle sunulmuş olması insan zekâsının gelişimini yaklaşık bin yıllık süre için aksatacaktı. Kuşkusuz ki, hızla gelişen ve geniş topraklar üzerinde egemen olan İmparatorluğun toplumları yönetmesinde böyle bir eğitiminin yöneticilere sağladığı faydalar büyüktü. Ayrıca ruhban sınıfının da bundan sonsuz çıkar sağlaması ile verdikleri destek imparatorların ve yakın çevrelerinin ekmeğine yağ sürüyordu. Tarihin karanlık olarak tanımladığı Orta Çağı yukarıda alaca karanlık olarak nitelemem bir çelişki gibi gözükse de ilk üniversitelerin bu devirde ortaya çıkmalarındandır.
Burada üniversite sözcüğü üzerinde durmak gerekecektir. Bir dil bilimci olmamakla beraber üniversite sözcüğünün "ünire = birleştirmek", " versi = zıtlıklar" ve "site=şehir, yerleşim birimi" sözcüklerinden türediğini iddia etmemin yanlış olmadığı kanaatindeyim. "Universum (= kâinat, tüm evrenler) sözcüğü Batı anlayışına göre zıtlıkların (gece ile gündüzün, sıcakla soğuğun, iyi ile kötünün vs. vs.) bir arada olduğunu ve barındığını ifade etmektedir(Dualite). Bu zıtlıkların araştırıldığı, tartışıldığı ve bunlardan yeni sonuçların üretildiği yerler de üniversiteler olmalıdır. Bütün bu çalışmaların rahat bir ortamda yapılması ancak özerk üniversitelerde olabilir. Üniversite özerk olmazsa sözcüğünün anlamından uzaklaşır ve okul durumuna düşer. (Skolastik eğitim). Hocanın dediği kesin sonuçtur tartışma yapılamaz, fikir üretimi de kısıtlanır. Liselerden gelen gençler beş yanıt içinden tek doğruyu bularak başarılı olurlar da bir altıncı yanıtın ( yanlış dahi olsa) üretimi engellenir. Amaç, gençlerin yeni dünya düzeninde hizmet edecekleri çok uluslu şirket imparatorluklarında çabuk karar verecek teknolojik dogmalarla donanmış eyalet valileri yetiştirmektir. Hiç gün yüzü görmeden belli dozlarla beslenip, zamanı geldiğinde kafası koparılan hormonlu tavuklar gibi.
1995 yılında 93 yaşında iken sonsuzluğa uğurladığımız, büyük düşünür, büyük eğitimci ve gerçek aydın Cevad Memduh ALTAR hocamız insan aklının gelişim çabasında birbirini izleyen dört oluşumdan bahsederdi:
"Naiv-metafizik-dogmatik" anlayış,
"Septik" anlayış,
"Kritik" anlayış ve
"Pozitivist" anlayış. Ve sonra da eklerdi:
"İnsanoğlunun birbirinden farklı kavramlar halinde oluşan bu dörtlü anlayış yeteneği, bireyin yaşamını olduğu gibi, bireyden oluşan toplulukların yaşamını da etkilemektedir.
Şurası kesinlikle bilinmelidir ki, insanlığın bu dört yorum ya da anlayış yeteneğinden her birinin, belirli bir süre boyunca oluşup tükenmesi ve yerini arkadan gelen başka bir anlayış yeteneğinin alması olanaksızdır; aksine bu dörtlü anlayış türünden her biri, kendine özgü yorum yeteneğini sürdürebilme gücüne sahiptir. Hatta bu anlayış türlerinin dördü de bireyin ya da toplulukların yaşamını, günümüzde olduğu gibi paralel çabalar halinde etkileyebilir; ve bu arada en az şanslı olan yorum yetenekleri ise, bilinçli bir toleranstan beslenen "Kritik" ve "Positivist" anlayış aşamalarıdır. Onun için bu iki moral gücün uyruklu sayısı, 20. yüzyılın sonlarına ulaşılmış olmasına rağmen, ne yazık ki, dünyanın bir çok yerinde oldukça sınırlıdır. O halde akılsal çaba grafiğinin en başında gelen "Naiv-metafizik-dogmatik" ve onu izleyen "Septik" anlayış, kişiyi ve toplumu etkileme gücünden, günümüzde de çoğunlukla bir şey kaybetmemiştir, ve toleransa tüm anlamıyla karşıt bir savaşı sürdürmede de belki her zamankinden çok etkili olmaktadır. Ondan dolayı insan ve toplum, çoğu kez karşıt eğilimlere bağlanmaktan kendini alamamış, bazen tutucu, bazen inkârcı olmuş, bazen boş inançlarla avunmuş, bazen neye bağlanacağını bilememiş, bazen de maddeye ilgiyi yeğ tutmuştur. Kaldı ki bu tür davranışlarla ilgili eylemler, baskı rejimlerine dönüştükçe, insanoğlu yer yer dogma kamplarına esir düşmüştür. Görülüyor ki, insanın katı bir inanca bağlanıp kalması, özgür moralden güç alma yeteneğini engellemiş, insanlık hep bu tür anlayışlardan gelen bunalımlarla yorgun düşmüştür.
Akılsal gelişimin "Kritik" ve "Positivist" anlayış tadına ayak basabilmesi, yorum yeteneğinin özgür ama disiplinli bir ortamda yücelmesi ile mümkündür; ve sevgi, saygı, umut, şefkat, ilgi, yardım ve merhamet türünden duygusal huylar bile, ancak böylesine bir ortamda varlığını koruyabilmektedir. Aklın olumlu yolda gelişim çabası zekâyı da olumlu yolda etkilemekte, dolayısıyla toleransa giden yolda da ilerlemeler kaydedebilmektedir. Onun içindir ki sadece akılcı anlayış, insanoğlunun yücelme çabasına katkıda bulunacak, insan ve toplum, ancak böylesine bir ilkenin bilincine vararak geleceklere egemen olacaktır.
Akılcı gelişim "Kritik" ve "Positivist" aşamalara ulaşmakla, Makro- ve Mikrokozmos gerçeğine yaklaşabilir; ve Yüce Yaradan' a olan inanç ancak bu iki akılcı çabadan beslenmekle gerçek değerini bulabilir. Ruhsal davranışların olumlu yolda gelişimi de aklın önderliği ile, hatta akılsal ve duygusal yeteneklerin ortak bileşimiyle mümkündür. Metafizik inançlar, bilimle güçlenen akılsal yeteneğe çoğu kez karşıt birer yorum olmanın niteliğini taşır. Çağımızın metafiziği, artık akılsal metafizik stadına girmiş bulunmaktadır."
Yazımın başında çizmeye çalıştığım tablolar ve rahmetli hocamızın (Nur içinde yatsın) açıklamaları ile birey veya toplum olarak akılsal gelişim grafiğinde nereye konuşlandığımızı bulmamız zor olmayacaktır. Modern aydınlanma çağına iki küsür yüzyıl önce girmiş olan Batı insanının tarihte bunun bedelini ödediğini biliyoruz. Bizde kanat yapıp boğazı uçarak geçenler, roketle havalananlar kâfir diye din adına katledilirken, Batı' da da bu gibi sebeplerle yine din adına epeyce kan dökülmüştür. Doğu' da toplumlar tepkisiz kalırken, Batı' da gecikerek de olsa halk toplulukları otoriteyi ağaç gibi sallamış, geçirdiği acı deneylerle dogmaları yaşamından büyük ölçüde silebilmeyi başarmıştır. 1755 de Portekiz' de vuku bulan depremde bir anda 60.000 kişinin hayatını kaybetmesi en koyu Hıristiyanları bile "Göklerdeki Baba" ' nın çocuklarını ne kadar koruduğu konusunda şüpheye düşürmüştür. Bu hadise ile Aydınlanma Döneminin başlangıcının aşağı yukarı ardaşık olmalarının rastlantı olup olmadıkları zihnimde hep soru işareti olarak kalmıştır. Eğer sorunun yanıtı "evet" ise, İyonyalıların Pathethik öğrenme yöntemlerine hak vermemek elde değil.
Kurtuluş savaşı dışında çok büyük bir sıkıntı yaşamamış olan toplumumuzda ise toplumsal olgunluğa erişebilmenin yolunun üzerinde ille de bazı felaketler yaşanacak olmasını kimsenin arzu etmediği kuşkusuzdur. O zaman birey ve toplum olarak hepimize düşen görev aklın gelişimi çabasında şimdiye kadar gösterdiğimiz gayretten çok daha fazlasını göstermektir. Bunun için devlet yönetiminde bulunanlardan başlanırsa eğitimcilere, medyaya herkese büyük görevler düşmektedir. Yoksa, devletin başında bulunanların yurt dışına giderken kürk getirmeyi serbest bırakırlar, döndükten sonra bu sınırlarsa, sabah aklına geldiği gibi kanun çıkarılırsa, bir başka kanun övülerek çıkarılır, bir yıl sonra "pardon" deyip onu çıkaranlarca kaldırılırsa ve tüm bunlara toplum tepkisiz kalıyorsa, o zaman o toplumun fertlerinin de çocuk gibi kandırılmaları dini veya maddi vaatlerle oraya buraya çekilmeleri kaçınılmaz olur. Böyle toplumlarda apartman katlarında veya olur olmaz yerlerde açılan ileri (belki de değil) liselerin kendilerini "üniversite" ilan etmeleri yadırganmaz olur. Yöneticiler devletin hizmetkârı olmaktan çıkıp " Büyük" olurlar. El öptürmekten zevk alırlar, trafikte yolları kestirip tebaalarını kesilen yollarda uzun zaman bekletmeyi belki de "büyüklüklerinin" alameti gibi görürler. Bu toplumlarda Devlet "Baba" dır, bir zamanlar Batı' da "Göklerdeki Baba" ya kayıtsız inanıldığı gibi.