- Kategori
- Öykü
Akşam Güneşi düşerse denizin derinliklerine! Denizin suçu ne?

Ruhu daralıyordu. Görünmeyen bir el sıkıyordu sanki boynunu. Acıyordu içinde bir yerler. Yine düşmüştü karanlıklar içerisine. Gökyüzüne doğru yöneltti bakışlarını. Şöyle bir süzdü bulutları, her yeri kaplamışlardı da içlerinde bir tane beyaz yoktu. Hemen hepsi kara kapkaraydı. ‘’Aynen içim gibi’’ diye düşündü. Oysa! Oysa ne çok ihtiyacı vardı Güneş’e. Tek bir pırıltılı ışığı bile yetecekti ona.
‘’Yoksa Güneş de mi küstü ben misali insanlara!’’
Adımlarını sıklaştırdı. Sahile doğru yol almaya başladı. Yol boyunca; bahçelerde açmış ebruli güller, çeşit çeşit, renk renk envaı çiçek ona gülümsüyorlardı da bir tebessümü bile esirgedi. Şöyle göz ucuyla baktı geçti yanlarından. Çiçekler boyun büktü!
Olmuyordu! Olmuyordu, nedense bugün hiç yüzü gülmüyordu. Umutlarını da cebine koymuştu, sigarasının yanına. Soluk almakta bile zorlanıyordu.
Bir hıçkırık takıldı aniden boğazına. Bir daha, bir daha! Gözlerinden süzülen yaşlar, engel oluyordu yürümesine. Hiç aldırmadan, o haline devam etti, yürümeye.
‘’Ağlamayacağım’’ diye söylendi.
Göz pınarlarına söz geçirmekte zorlandı. Hem ağladı… Hem yürüdü…
Yürüdü sahil boyunca; denizin kıyıyı okşayan dalgalarının sakinliğine bıraktı kendini. Düşünceler sarmalamıştı tüm bedenini, yüreğinde kırık duygular.
Yürüdü…
Dert ortağı idi o kıyıdaki kahverengi kanepe. Yıllar yılı gelir, onunla yarenlik eder, sırlarını paylaşırdı. O anlatır, kanepe dinlerdi. O ağlar, kanepe kahrolurdu. Ah!!! Bir dile gelse… Bir dile gelse, neler neler söyleyecekti, belki de teselli edecekti de!
Usulca oturdu… Kanepe sever gibi sarmaladı onu. Çok uzaklardan bir gitarın nağmelerini duyar gibi oldu da… Sanki gitar da ağlıyordu. Elinin tersi ile gözündeki yaşları sildi. Bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekti. Kirpikleri kavuştu birbirine, daldı yeniden derinlere.
Her zaman düşlediği, düşlerine daldı gitti. Gözlerini daha bir sıkı, sımsıkı yumdu.
‘’Denizin kıyısında; ufacık, bakir bir köyde, dalgaların kâh şarkılar söyleyerek dans ettiği, kâh çığlıklar atarak kükrediği kıyıda; küçük tek katlı evdeydi. O küçücük evin, kocaman bir verandası vardı. Veranda da minicik çiçek desenleri ile bezenmiş çıtır çıtır basma örtülerle döşeli bir sedir ve maket örtülerle süslenmiş saman yastıklar. Tahta masanın üzerinde fokurdayan bir semaver. Dayandı yastıklara, verandayı çepeçevre saran yaseminlerin, çiçeğe durmuş ıhlamurların ve saksılardaki çiçeklerin, peygamber güllerinin kokularının onu sarmalamasına izin verdi. Okuduğu kitabın sayfaları arasında kayboldu.’’
O düşler içinde yaşarken, insanlar geldi, insanlar geçti. Kimi bir bakış attı gitti. Kimisi de garip garip baktı. Kolunun altında bir tüy yumağı hissedince; irkildi, kendine geldi. Yavru bir kedi, yanına sokulmuş, sev beni diyen gözlerle bakıyordu. Kucağına aldı. Altın sarısı gözleri vardı. Pırıl pırıl yanıyordu. Sigarasının bile kendi kendine yanıp tükendiğini fark etti. Kim bilir ne vakit geçmişti.
Kediyi kucakladı, kanepeyle vedalaştı. Kıyıya doğru iyice yanaştı. Ters çevrili kayığın yanına gitti bu kez. O kanepe, ters duran kayık, yıllardır sırdaşı olmuşlardı. Sakinlediği, dertlerini döktüğü, ağladığı, haykırdığı sırdaşlarıydı onlar.
Ah! O kayık ah!
Nelere şahit olmamıştı ki!
Sabaha değin, gün ışıyıncaya kadar bekler, seher vakti soluğu kayığın yanında alırdı. Dayanırdı kayığın sırtına, bir dosta dayanır misali. Günü birlikte karşılarlar, birlikte hayıflanırlardı geçen yıllara çoğu kez. Ya da akşam Güneş düşerdi denizin derinlerine, onlar ağlaşırlarken sessizce.
‘’Batarken ufkumda bir Akşam Güneşi.
Bırakıp gitmiştin beni sen, sevgilim.
Yıllar yılı oldu hala dönmedin geri
Ne olur, ne olur, ne olur dön bana,
Bak batıyor yine, Akşam Güneşi’’
Yıllar geldi geçti gözünün önünden, film şerdi gibi. Anılar tazelendi acı tatlı. ‘’Hayat’’ dedi. ‘’Ne zormuş!’’ Yine bir Tan vakti; Nasıl haykırmıştı acıyla denize karşı. Nasıl ağlamıştı bağıra bağıra saatlerce; deniz bile şaşırmıştı, bilememişti ne yapacağını. O ağladıkça daha bir dalgalanıp kıyıyı dövmüştü çaresizce. Martılar bile kaçışmıştı. Köpekler korkmuş, kuyruklarını kıstırıp kaybolmuşlardı ortalıktan.
Çile! Çileler dolanmıştı birbirine. Çözülmüyordu ki!
Tüm yaşanmışlıklarının şahidi idi deniz, kayık, kanepe. Günler ayları, yıllar yılları kovalarken, gençliğini ezip geçerken, hiç mi acımamışlardı?
O ise hiç unutamamıştı!
Dağlar, taşlar acımıştı haline de, yıllar acımamıştı! Derin, derin onarılamaz yaralar vardı içinde. Kedicik bile anlamıştı sanki sıkıntısını da daha bir sokulmuştu koynuna.
‘’Dertler bitmiyor! Kimlik değiştirip, engerek yılanı gibi çörekleniyor ta içime.’’
Ve… Hiçbir şey yapamıyordu!
Biçare ve bitkin!
Yorgun ve üzgün!
Hani o güleç maskesini atıp da zincirlerini kırıp, kaçıp gitmek istiyordu… Kaçıp gitmek… Bilinmeyen yerlere. Düşlerine, düşlediği evine!
Ne çare?
Çok geç olsa bile!
Kim bilir? Belki de!!!
Çok geç olsa bile!!!
Üzerindeki sıkıntıları, dertlerini bir giysi misali üzerinden sıyırıp atabilecek gücü kendinde bulabilecekti!
İçinde bir ümit ışığının yandığını hissetti. Kediye daha bir sıkı sarıldı. Denize söz verdi. Sabah, Güneş’i beraber karşılayacaklarına dair.
Yürüdü… Yürüdü…
Yürüdü…
''Ve... Sabah Güneşini, yüzünde bir umut ışığı ile karşıladı. Belki yeniden doğuş gibi, bütün kırılmışlıklarını denizin dalgalarına usulca bırakıp, yeni umutlar aldı ondan. Cömertti deniz. Oysa ne sırlar saklamıştı. Yeniden karar verdi yaşamaya, gözündeki yaşları silerek. Ne olursa olsun HAYAT YAŞAMAYA DEĞERDİ.''
Sevgili arkadaşım Şükran Demirtaş'ın çok anlamlı yorumu ile bu öyküyü noktalıyor ve kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.
Sevgi ve saygılarımla.
Ayşen Arslangiray
30 Mayıs’ta/ Kuşadası’ndan