​ Al gülüm ver gülüm makinası: Jet matik / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Temmuz '11

 
Kategori
Anılar
 

Al gülüm ver gülüm makinası: Jet matik

Al gülüm ver gülüm makinası: Jet matik
 

Bu gün hayatımda bir ilki yaşadım. Orak ayının dördü. İlerleyen yaşlarda yeni şeyler yaşama sıklığınız azalıyor elbette. Bu yaşadığım karşısında sevinsem mi, üzülsem mi, şaşırsam mı bilemedim. Ben olayı anlatayım da, ne yapmam gerektiğini bana esemeslersiniz.  

Reklam olmasın diye adını veremeyeceğim bir alışveriş merkezinde, reklam olmasın diye adını veremeyeceğim bir süpermarkette (hipermarket de olabilir, tam emin değilim) ve yine reklam olmasın diye adını veremeyeceğim bir gaste aldım. Çoluk çocuk evde olmadığından ‘karnımı da doyurayım, eve öyle giderim’ dedim. Yemek yeme bölümüne doğru giderken, ‘hanım yok diye üzüntüden kilo vermiş miyim’, bir bakayım dedim. Beş altı tane değişik tartıya çıktım indim. Sonuç fena değildi; ‘demek ki hanımsız da oluyormuş’ kanaatine vardıktan sonra mutlu mesut yemeğimi yedim.  

Yedek peçeteyi de cebime koyduktan sonra, gazeteyi koltuğumun altına sıkıştırıp kasaya doğru ilerledim. Kasaların bir çoğu kapalı olduğundan, açık olan kasalarda kalabalık vardı. İşimi nasıl hızlı hallederim diye aranıp düşünürken, expres kasanın sırasına giriverdim. Burası da kalabalıktı ama, nasıl olsa expres kasa, sıra hızlı ilerler umuduyla beklemeye başladım. Yalnız, bir kurt içimi kemiriyordu: Kasadaki genç ve güzel kasiyer, ‘Kocaaa süpermarketten ala ala bir gaste mi aldınız beyfendi? Yuhhh yani!’ der, diye çekiniyordum. Ne yapsam ne etsem derken, ileride daha da sakin bir kasa gördüm. Yalnız orda bir gariplik vardı, sıra desen sıraya benzemiyor, kasa desen kasaya benzemiyor. ‘Oğlum Mustafa, işte sana macera, atıl atılabildiğin kadar.’ diyerek olay mahalline vardım.  

Önümdeki insanları izledim ama, ne yaptıklarını pek anlayamadım. Üstteki yazılara baktım. Jet Matik yazıyordu. ‘Temassız kartla ödeyecekseniz, bu taraftan, nakit ödeyecekseniz, şu taraftan.’ yazıyordu. Kartımın temaslı mı temassız mı olduğunu bilemedim. Nakit ödeme tarafına gitsem, ortada parayı alıp verecek kimse görünmüyordu. Anlayacağınız, şu tarafa gitmekle bu tarafa gitmek arasında kararsız kaldım. Tam iki arada bir derede kalma durumu yani. Dönüp eski sırama girsem, kendimi teknoloji karşısında mağlup olmuş sayacaktım ki, bunu kendime yediremedim. Kalmalıydım ve mücadeleye devam etmeliydim. Kartımın temaslı mı temassız mı olduğunu müşteri ilişkilerine sorsam diye aklımdan geçirdim, ama orda yaşanacak diyaloğun yanlış anlaşılmasından endişe ettiğimden, bu fikrimden hemen vazgeçtim.  

Şansımı nakit ödeyeceklerin tarafında denemeye karar verdim. Önümdeki müşterinin ne yaptığını anlayacaktım ve rezil rüsva olmadan bu işi halledecektim. Kısa bir gözlemin ardından işin mantığını hemen kavrayıverdim. Ortada kasiyer filan yok, malı okutan da, parayı makinaya veren de, para üstünü alan da, malı poşetleyen de sizsiniz. Dört dörtlük bir sistem yani. ‘Allahım sen nelere kadirsin, bunuda mı gösterecektin bize…’ diyerek işin teknik kısmına geçtim. İşte bu kısımda acemiliğin darbesini yiyebilirdim. Hızlı ve hatasız olmalıydım. Elim ayağıma dolaşıp sıradakilerin sabrını taşırabilirdim.  

Herşeyi halletmişken bir de para aramayayım diye, gastenin parası olan elli kuruşu hazırladım ve beklemeye başladım. Öndeki müşterinin eşyalarını tek tek okutması, sonra onları yandaki bölmeye koyması, ara sıra makinanın renkli ekranına dokunarak gerekli talimatları vermesi, makinanın sık sık ‘dıt, dııt, dıııt’ diye dıtlaması, elli liralık kağıt parayı makinanın ilgili yerine yerleştirmesi, beş on saniye sonra makinanın bir bölmesinden üç tane kağıt onluk, diğer bölmesinden de bir miktar madeni paranın o güzel sesi çıkartarak ilgili bölmeye düşmesi, her şey harikaydı. Kağıt paralar makinanın ilgili bölmesinden dışarı çıkarken, içerde bir insan olduğunu ve parayı müşteriye onun uzattığını düşündüm. Önümdeki bayan müşteri bir an bana bakacak gibi oldu ve ‘Ne kadar saçma şeyler geçiyor aklınızdan, böyle şeyler düşünebildiğinize inanamıyorum yani.’ diyecek gibi oldu. Belki dememiştir de, ben öyle demiş sanmışımdır. Teknoloji karşısında acziyet yaşayan orta yaş adayı birinin ruh hali işte…  

Efendim ben de aynı işlemleri yaparak gastenin parasını ödedim ve kendimi birden marketin dışında buldum (hipermarket de olabilir, tam emin değilim). Mutluydum, kimseyle konuşmadan işlerimi halletmiştim. Üstelik teknoloji bana galip gelememişti. Her şey tıkır tıkır yürüyordu, kasiyerlerle uğraşmaya bile gerek yoktu artık. Yalnızca kasiyerler mi, hiç kimseye ihtiyacımız yoktu, hiç kimseye. Ben ve makinalar, ben ve bankamatikler, ben ve telefon servisleri, ben ve internet. Tüm faturalarım da otomatik ödemedeler, hepsi tıkır tıkır ödeniyor.  

Bunları yazarken son bir kaç gelişmeden de sizi haberdar etmek isterim: Japon milleti yaşlılara bakacak robot icat etmişler. Gaste bu haberi şöyle vermiş: Yaşlılar robotlara emanet. Bankalarımız bas bas bağırıyorlar, ‘Bankaya kadar gelmenize gerek yok ki, neden kendinizi yoruyorsunuz, bizi de meşgul ediyorsunuz. Telefon bankacılığı, televizyon bankacılığı, wap bankacılığı, internet bankacılığı, ne ararsanız var.’. Sayın başbakan da seçim sırasında açıkladı: Her öğrenciye elektronik kitap. Kitap taşımaya, işaret parmağımızı ıslatarak sayfa çevirmeye, burnumuzu çekerek yanlışları silmeye gerek yok. Kalem traşlarla ya da meyve bıçağıyla kurşun kalem açmayalı yıllar oluyor. Bunların hepsi geride kaldı, kendimizi marketin dışında buluverdik (hipermarket de olabilir, tam emin değilim).  

 
Toplam blog
: 17
: 3175
Kayıt tarihi
: 09.02.11
 
 

Eğitimciyim. Yaklaşık on yıldır eğitim yöneticiliği yapıyorum. Eğitim yönetimi ve öğretmenlik mes..