Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Ağustos '13

 
Kategori
Kültürler
 

Ali Şir Nevai, Kaşgarlı Mahmud’dan sonra Türk diline hizmet eden en büyük Türk edebiyatçısı…

Ali Şir Nevai, Kaşgarlı Mahmud’dan sonra Türk diline hizmet eden en büyük Türk edebiyatçısı…
 

Ali Şir Nevai


Ali Şir Nevai,

Kaşgarlı Mahmud’dan sonra Türk diline hizmet eden en büyük Türk edebiyatçısı…

 

*

  

Ali Şîr Nevâî, Türkçeyi yüksek bir sanat dili halinde işlemeye çalışan, bu görüşü savunan ve Türk diline değer kazandıran üstün bir bilgin ve devlet adamıymış.

 

*

Muhakemet-ül-Lugateyn (iki dilin muhakemesi) adlı eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırmış ve birçok yerlerde

Türkçenin üstünlüğünü göstermiş.

  

*

Türkü sözcüğünün ilk olarak Ali Şir Nevâî’nin eserinde geçmiş.

 

*

Ali Şir Nevai, devlet ve siyaset adamlığı yanında her şeyden önce bir şair ve alimdi. O devirde örnek gösterilen İran edebiyatını

Türk geleneklerine uygun hale getirmeye çalışmış.

Türkçeye büyük hizmetlerde bulunmuş.

Ayrıca güzel sanatların hemen hepsi ile meşgul olmuş;

hattat, nakkaş ve benzeri sanatçıları korumuş.

 

*

Ali Şir, tarih, edebiyat ve lisanda söz sahibi idi. Türkçe ve Farsça şiir yazmasının yanında Arapça’yı pek iyi öğrenmiş.

Şiirlerini Türkçe ve Farisi yazdığı için Züllisaneyn (iki dil sahibi) ismiyle tanınırmış.

 

Meşhur alim Molla Cami onunla şiir sohbetleri yaparmış.

Molla Cami, İran insanının yetişip aydınlanması için eser yazarken, Ali Şir Nevai de ona paralel olarak Türk insanının yetişmesi için çalışmış.

 

Gerçekte her iki edebiyatçı ve alim de, inanç ve fikir yönünden aynı şeylere yer vermişler…

*

Muhakemet-ül-Lugateyn (iki dilin muhakemesi) adlı eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırmış ve birçok yerlerde

Türkçenin üstünlüğünü göstermiş. 

Bu eserini Türkçeyi bırakıp,

Farsçayı üstün görenleri uyarmak için yazmış.

 

Kendisinden sonra gelen birçok şairi etkilemiş, ona nazire yapan, onun görüşlerini savunan pek çok şair görülmüş.

Türkçe şiirlerinde Nevai, Farisi şiirlerinde Fani mahlasını kullanmış.

 

*

 

 

 

 

Alman arkadaşım Sara bana yıllar önce şöyle demişti:

“Hiçbir dilde Türkçedeki kadar aşk güzel anlatılamıyor.”

Haklı benim güzel arkadaşım.

Türkçe çok güzel bir dil…

Dünyanın neresinde olursanız olun, onların dillerini ne kadar bilirseniz bilin, daha havaalanında ilk karşılaştığınız Türk ve konuştuğunuz ilk Türkçe kelime:

“Merhaba”

Sizi alıyor başka bir yerlere götürüyor.

Her zaman ama her zaman Türk olarak ve İslam olarak dünyaya geldiğim için Rabbim’e binlerce kere hamd ederim.

Benim yabancı arkadaşım çoktur. Onları çok severim. Ben insanı severim benim için, Alman’ı Türk’ü Rus’u Amerika’lısı fark etmiyor, ne bazıları gibi yabancı hayranlığım vardır ne de bazıları gibi onları sevmemezlik yapmam. Nasıl yapabilirim ve düşünebilirim ki benim yol ışığım Mevlana Celaleddin-i Rumi ve ben onun sözlerini, nasihatlarını elimden geldiğince dinlemeye ve uygulamaya çalışırım.

 

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kâfir, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeliyiz,
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeliyiz biz...
Beri gel, beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.

 

İnanın içim coşkuyla doluyor.

Mevlana Celaleddin-i Rumi diyorki:

 

Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Derinlemesine düşündüğünüzde inanızki aklı zorluyor, fikri karıştırıyor. Bu nasıl bir gönül diyorsunuz ve ilave ediyorsunuz:

Boşuna Mevlana olunmuyor…

 

Türkçede anlatılamayacak dert yoktur diye düşünmekteyim,

Türkçede anlatılamayacak güzellikte yoktur.

 

Tabi bu benim düşüncem, benim fikirlerim. Bir başkası da tersini söyler hayır filanca dilde daha güzel ifade edilir diyebilir. Olabilir…

 

Tarihin çok eski sayfalarında bir büyük zat benim gibi düşünmüş olmalı ki:

 

Muhakemet-ül-Lugateyn (iki dilin muhakemesi) adlı eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırmış ve birçok yerlerde

Türkçenin üstünlüğünü göstermiş. 

Bu eserini Türkçeyi bırakıp,

Farsçayı üstün görenleri uyarmak için yazmış.(alıntı)

 

Kimdir bu Türçeye âşık olmuş zat?

Onu anlatmak inanın ki güç.

Ona şair denildiği kadar iyi bir devlet adamı da deniliyor.

 

 Ali Şir Nevai

 

Bir çok isminden en akılda kalanı… Herat’ta doğmuş, yıl 441… Önemli bir ailede dünyaya gelmiş. Babası Timur’un Meliklerinden Sultan Ebu Said’in veziri Kiçkine Bahşi’ymiş.

 

Babası bu kadar önenmli olunca da haliyle oğlunun ilk eğitimini de kendi vermiş.

Ardından o dönemlerin eğitim yapılan en önemli yerleri olan Horasan ve Semerkan’ta eğitimine devam ettirmiş.

 

Sonra başına güzel bir şey gelmiş.

Sultan Hüseyin Baykara ile okulda arkadaş olmuşlar. Saf tertemiz duygularla başlayan dostluklarına çok özen göstermişler.

Bir karar almışlar. Hangisi devlet idaresine geçerse diğerini unutmayacakmış.

 

Zaman geçmiş Sultan Hüseyin Baykara, Herat yönetiminin başına geçmiş. İlk işi arkadaşını Ali Şir Nevai’yi aramak olmuş. Semerkant’ta olduğunu öğrendiğinde

Maveraünnehir Meliki Ahmet Mirza'ya bir mektup yazmış ve Ali Şir Nevai'yi göndermesini istemiş.

 

Sultanın isteği kırılmamış ve arkadaşına kavuşmuş. Ali Şir Nevai’yi mühürdar yapmış.

Sonrasında da vezir.

Arkadaşlık ne kadar önemli…

 

Bir süre sonra Ali Şir Nevi yaptığı işten sıkılmış, o kitap okumak, ilim çevreleriyle sohbet etmek, edebiyatla ilgilenmek istiyormuş. Sultana ayrılmak istediğini söylemiş ama sultan kabul etmemiş onu Esterabad Valiliği'ne tayin etmiş.

 

Ali Şir Nevai, valilik görevinde fazla durmamış ve ayrılmış.

1490 yılından sonra tamamen sanat konularına ağırlık vermiş.

 

Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazmış.

Arapça’da biliyormuş.

 

Kaşkarlı Mahmut’tan sonra Türk diline en büyük hizmeti o vermiş.

 

Ali Şir Nevai, Muhakemet-ül Lügateyn adlı kitabında Türkçe ile Farsça'yı karşılaştırarak pek çok yerde Türkçe’nin üstünlüğünü savunmuş.

 

Ali Şir Nevai, Türkçe yazdığı şiirlerinde Nevai, Farsça yazdığı şiirlerinde ise Fani mahlaslarını kullanmış. Ali Şir Nevai'nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak üzere beş ayrı divanı varmış.

 

İki büyük aşk hikâyesi vardır.

Leyla ile mecnun

Ferhat ile şirin

 

Bazı yerlerde bu iki güzel eserin de ona ait olduğu yazılı bazı yerlerde Fuzili’ye ait olduğu.

Tam emin olamadığım için kesin bir dille de yazmak istemedim…

 

Bu kadar Türkçe’ye gönül vermiş, onun ayrıcalığını bilmiş biri elbette aşkı en güzel anlatan lisanın Türkçe olduğunu bildiğimize göre o büyük aşkları da onun yazmış olması hiç şaşırtıcı olmaz…

 

Türkçe divanlarının genel adı Hazain-ül Maani'dir miş.

Türkçe divanlarını, Garaibü’s-Sağir, Nevadir-üş Şebab, Bedayi-ül Vasat ve Fevaidü’l- Kiber adları altında yazmış.

 

Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse'si ile Türk edebiyatında ilk hamse yazan Ali Şir Nevai’nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha varmış.

 

Ali Şir Nevai, 1501 yılında doğduğu şehir olan Herat'ta vefat etmiş.  

Mezarı Herat’taymış.

 

Ali Şîr Nevâî, Türkçeyi yüksek bir sanat dili halinde işlemeye çalışan, bu görüşü savunan ve Türk diline değer kazandıran üstün bir bilgin ve devlet adamıymış.

 

Ali Şîr Nevâî’nin ailesi çok zengindi. Onun için devletten hiç maaş almadığı gibi devlete yardım da edermiş.

 

Ali Şîr Nevâî topluma ve insanlığa hizmet etmekten büyük sevinç duyarmış.

Çeşitli vakıflar kurmuş.

 

*

Ali Şîr Nevâî’nin eserleri hem yazıldıkları devirde, hem de daha sonra bütün Türk dünyasında zevkle okunmuş, pek çok ünlü Türk şairi onu örnek almış, ona övgü yazmıştır.

 

XV. yüzyılda yaşamış büyük Osmanlı Şairi Ahmet Paşa, XVI. Yüzyılda yaşamış ve Azeri lehçesiyle yazmış ünlü Fuzûlî, Ali Şîr Nevâî’den etkilenmişlerdir.

 

Bir çok Osmanlı aydını, bu arada Yavuz Sultan Selim, Nevaî’nin hayranı idiler. XVIII. yüzyılda büyük divan şairimiz Nedim bile Ali Şîr Nevâî dilinde (Çağatay lehçesinde) şiirler yazmıştır.

 

Türkiyeli pek çok şair Ali Şîr Nevâî’nin şiirlerine nazireler söylemişlerdir.

 

Bu tesir Tanzimat sonrasında bile kendini göstermiş, Ziya Paşa’nın Harâbât adını taşıyan üç ciltlik antoloji eserinde Ali Şîr Nevâî’nin şiirlerine önemli bir yer verilmiştir.(alıntı)

 

&

 

Ali Şîr Nevâî’nin, yazdıklarından bir kısmını aktarıyorum.

 

“Söz bir incidir ki onun denizi gönüldür ve gönül bütün anlamları kendisinde toplar. Nitekim denizden cevherleri dalgıçlar çıkarır ve onlara mücevherciler katında değer biçilir. Gönülden söz incileri çıkarma şerefine erenler de (dalgıçlar da) bu işin mütehassısıdırlar. O inciler bu mütehassıslar ağzında canlanır, nisbetlerine göre yayılır ve ün kazanırlar. İnciler değer bakımından çok farklı olurlar. Bir tümenden yüz tümene kadar (bir liradan binlerce liraya kadar) olanları vardır. Elden ele geçen ucuz incilerle, sultanların kulaklarına küpe olan incilerin değerleri bir mi?

 

“… Şöyle bilinir ki, Türk Fars’tan daha keskin zekâlı, daha anlayışlı, daha saf, daha pek yaratılışlıdır. Fars ise ilimde ve gayret sarfıyla elde edilen bir anlayışta daha olgun ve derin görünüyor. Bu hal Türklerin doğru, dürüst, temiz niyetinden, Farsların da fen ve hikmetinden belli oluyor… Ve lakin Türk ve Fars dilleri arasındaki kusursuzluk veya noksanlık bakımından çok büyük farklar vardır. Söz ve ibarede, kelimelerin anlam ve kavramında, Türk Fars’tan üstündür. Türkün öz dilinde öyle incelikler, güzellikler, sanatlar vardır ki inşallah yeri gelince gösterilecektir… ”

 

“… Türkün Fars’tan daha üstün, daha kabiliyetli, daha açık ve parlak olduğunun şundan kuvvetli delili olur mu: Bu iki milletin gençleri, ihtiyarları, büyükleri, küçükleri arasında kaynaşma aynı derecededir. Alış-verişleri, işleri, güçleri, düşüp kalkmaları, oturup durmaları, birbirinden hiç farklı değildir. Aynı hayat şartları içinde yaşarlar… Böyle olduğu halde Türklerin hepsi Farsça’yı kolayca öğrenir ve konuşur. Oysa Farsların hiç biri Türkçe konuşamaz. Yüzde, belki binde biri Türkçe öğrenir ve konuşursa da, onun Türk olmadığı daha ilk sözünden belli olur… Türkün Fars’tan kabiliyetli olduğuna bundan daha kuvvetli tanık olamaz ve hiçbir Fars bunun aksini iddia edemez… ”

 

“… Fars dili yüksek ve derin konuları anlatmada yetersizdir. Çünkü Türkçe’nin oluşumumda ve konularında pek çok incelik, özgünlük vardır. İnce farklar, en uçucu kavramlar için bile kelimeler yaratılmıştır ki bilgili kimseler tarafından açıklanmazsa kolay anlaşılamaz. ”

 

“… Türkün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak, Farsça şiirler söylemeğe özeniyorlar. İyi ve etraflı düşünseler, Türkçede bu kadar genişlikler, incelikler, derinlikler ve zenginlikler durup dururken, bu dilde şiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay, şiirlerinin daha beğenilir olacağını anlarlar.(alıntı)

 

&

 

 

Hayrat ve iyilikleri de çok olup, bir çok medreseler ve binalar yaptırmıştır. Büyük bir kütüphanesi olup, bu kütüphaneden pek çok kişi istifade etmiştir.

 

Eserleri:

 

Ali Şir Nevai’nin dördü Türkçe, biri Farsça olmak üzere beş divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazain-ül-Maani’dir. Türkçe divanlar, sırasıyla;

 

Garaib-üs-Sıgar: 

Çocukluğunda yazmış olduğu şiirlerden meydana gelmiştir.

 

Nevadir-üş-Şebab: 

Gençliğinde yazdığı şiirleri ihtiva etmektedir.

 

Bedayi-ül-Vasat: 

Olgunluk devresine ait şiirleri bu eserde toplamıştır.

 

Fevaid-ül-Kiber: 

Yaşlılığında söylemiş olduğu şiirlere ayrılmıştır.

 

*

 

Ali Şir Nevai’nin diğer eserleri şunlardır:

 

1)     Hayret-ül-Ebrar: İslam ahlakı, tasavvuf, iman, adalet, doğruluk, ilim, cehalet, yiğitlik, edeb gibi konular üzerine yazılmış, manzum makale ve hikâyelerden müteşekkil bir mesnevidir.

2)     Ferhad ve Şirin.

3)     Leyla ve Mecnun: Nevai’nin üçüncü mesnevisidir. Bu mesnevi, Nizami’nin ve Hüsrev-i Dehlevi’nin izinde yazılmış olmakla beraber, olayların psikolojisi, tasviri ve sosyal hayat içinde işleyişi bakımından tamamiyle orijinal, milli ve mahalli bir eser görünüşündedir. Hikâyede şahısların ve olayların tasviri, kelimelerle yapılan bir tablo halinde, adeta Orta Asya hayatını ortaya sermektedir.

4)     Seb’a-i Seyyare: Bu mesnevi, meşhur Sasani Hükümdarı Behram-ı Gur’un hikayesidir. Daha çocukken babası tarafından Medain’den çıkarılan ve babasının ölümünden sonra çıkan taht kavgaları arasında, bir ordu ile Medain’e gelerek hükümdar olan Behram-ı Gur’un yaptığı savaşlar, av maceraları bu mesnevinin mevzuunu teşkil etmektedir.

5)     Sedd-i İskenderi: Bu mesnevi, Zülkarneyn aleyhisselamın hayatını, fetihlerini, kahramanlıklarını ve adaletini anlatan bir İskendernamedir. Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile Türk edebiyatında ilk hamse yazan da Ali Şir Nevai’dir.

6)     Lisan-üt-Tayr: Büyük âlim Feridüddin-i Attar’ın Mantık-ut-Tayr’ına nazire olarak yazılmış, 3500 beytten meydana gelen tasavvufi bir eserdir.

7)     Muhakemet-ül-Lügateyn,

8)     Mecalis-ün-Nefais: Bu eser, Türk edebiyatında ilk defa Ali Şir Nevai tarafından yazılan bir şairler tezkeresidir ve pekçok şair tarafından örnek alınmıştır.

9)     Mizan-ül-Evzan: Türkçe olup, bu eserde, Orta Asya Türk nazım şekilleri hakkında bilgiler ve örnekler verilmektedir. 10) Nesaim-ül-Mehabbe: Orta Asya’da yaşayan velilerin hayat ve menkıbelerini anlatan bir Tezkiret-ül-Evliya’dır. Tasavvufun Türkler arasında nasıl karşılandığı, büyük velilerin Türklerden nasıl saygı ve sevgi gördüğü, Türk tasavvufu hakkında bilgiler veren bu eserde, özellikle halk psikolojisi bakımından önemli çizgiler vardır.

 

10)  Nazm-ül-Cevahir (Türkçe),

11)  Hamset-ül-Mütehayyirin,

12)  Tuhfet-ül-Müluk (Farisi),

13)  Münşeat (Türkçe),

14)  Sirac-ül-Müslimin,

15)  Tarih-ül-Enbiya (Türkçe),

16)  Mahbub-ül-Kulub fil-Ahlak,

17)  Seyf-ül-Hadi ve Rekabet-ül-Münadi.(alıntı)

 

 
Toplam blog
: 1731
: 4678
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....