- Kategori
- Dil Eğitimi
Anadilimize nasıl kıyıldı?

1965'te Beyşehir Lisesi'nde öğrenciydim. Başka bir kentteki okula atandığında, çok sevdiğim için kendisiyle yazıştığım " Türk Dili ve Yazını " dersimize girmiş olan öğretmenim, yazılarımda “ betik, yazın, kez, sınav, yaşam…” sözcüklerini görünce beni kendi dil anlayışı doğrultusunda uyardı: “ Dilini bozmana üzüldüm. ” Ben de bozulan dilimle kendisine bir daha yazamadım ve bu yüzden gerçekten çok üzüldüm; hem öğretmenime yazamadığıma hem de öğretmenimin anadili konusundaki tutumuna.
1971’de Erzurum Eğitim Enstitüsü’ nde " Türk Dilinin Gelişimi ve Karşılaştığı Güçlükler " konulu bitirme tezimi ciltlenmiş olarak kendisine verdiğim öğretim görevlisi, “ olanak, kez, sınav, sorun, betimlemek, öykü, doğal, ulusal, devrim, bağımsızlık, yaşam… ” gibi sözcüklerin üstünü çizerek tezimi kabul etmedi. Üzerini çizdiği sözcüklerin yerine “ imkân, defa, imtihan, problem, tasvir etmek, hikâye, tabii, milli, inkılap, istiklal, hayat… ” sözcüklerini yazarak tezimi yeniden hazırlarsam kabul edeceğini söyledi. Böyle bir şeyi yapamayacağım, anadili bilinci olmayan bir öğretim görevlisinin karşısında boyun eğemeyeceğim için, dilbilgisi dersimize giren Prof. Selahattin Olcay’a durumu anlattım. Aynı tezi, hiçbir sözcüğünü değiştirmeden kendisine götürdüğümde kabul eden Sayın Prof. Selahattin Olcay'ı saygıyla anıyorum. Tezimi kabul etmeyenin adını da yüzünü de unuttum.
1972’de Rize-Gündoğdu Ortaokulu’nda Türkçe Öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaparken teftişe gelen Türkçe müfettişi, yazılı sınav kâğıtlarını inceledikten sonra, beni Türkçe konuşanlar arasındaki dil birliğini bozmakla suçladı. Bir Türkçe öğretmenini Türkçe sözcük kullanmakla suçlayan sözde Türkçe müfettişine göre, denetlediği kırk okulda tüm öğrenciler, sınav kâğıtlarında “ cevaplar ” yazarken, benim öğrencilerim “ yanıtlar ” yazmakla onlardan ayrılıyordu. Üstelik üç yüz öğrenciden bir öğrenci bile “ cevaplar ” yazmamıştı. Öyleyse ben, öğrencilerime baskı yapıyordum, notla korkutuyordum onları. Bu suçlamayı da “ Baskı yapıp yapmadığımı öğrencilerime sorun. Onlar gerçeği söyler ” diye yanıtladım.
1974’te Eğirdir Lisesi’nde bir Fransızca öğretmeni , benim de derslerine girdiğim sınıflarda kendi Türkçesiyle “Çocuklar, ‘olanaklar’ Ermenice’de ‘sıpalar’ manasını ifade eder. Türk olan, bu kelimeyi kullanmaz.” demişti. Lise müdürünce engellenmeyen bu öğtetmene göre kendisi "Türk milliyetçisi"ydi, ben de "komünist"tim.
1974’te Eğirdir Lisesi müdürü, Türkçeye karşı tutumunu, sınıfların pencere camlarını siyaha boyatmasını ve öğrencilerin açamaması için pencereleri çivilettirmesini eleştirmem ve bu konularda gazetelerde çıkan yazılarım nedeniyle, bir Bağımsızlık Marşı töreni öncesinde, öğrencilere şöyle seslendi: “Bu yazılar ‘edebiyat’a ‘yazın’ diyen öğretmenlerce yazılıyor; okulumuzu ve siz sevgili öğrencilerimizi lekeleyen, aşağılayan bu adamlara gereken dersleri sizler vereceksiniz.” Lise müdürü bu sözlerle öğrencilerimi kışkırtmış; ama kışkırtmaları beni seven öğrencilerimi etkilememiş; en küçük bir saygısızlıkta bulunan bir öğrencim bile olmamıştı.
1984'te, üniversiteleri doğrayıp geçen "Doğramacı YÖK"ü, fakültelerde okutulacak kitapların adlarını üniversitelere gönderiyor ve onların dışında kitaplar okutulamayacağını belirtiyordu. Kenan Evren ve yanındaki komutanların (O günkü Türk-İslam sentezcilerinin isteği üzerine) kapattırdığı TDK’nin kitaplarının okutulması ve öğrencilerin bu kitaplardan yararlanması DEÜ Buca Eğitim Fakültesi'nde yasaklanmıştı. Ben ve öğrencilerim bu yasağa uymadık.
1984’te MEB’ce okullara gönderilen yazılarla “devrim, olanak, yanıt…” gibi sözcükler yasaklanmış; daha önce de “Devrim Tarihi” dersinin adı değiştirilmiş; “devrim” sözcüğünden korkulmuş, onun yerine öğrencilerin söylemekte zorlandığı "inkılap" sözcüğü kullanılarak “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi” adı konmuştu.
Aynı yıllarda TRT, yasaklanmış sözcükleri kullanamıyor, haber okuyucuları, yasaklanan sözcüklerin çıkartıldığı ellerindeki metinleri okumak zorunda bırakılıyordu. Ne gülünçtür ki TRT programlarına konuk olan kimselerin konuşmalarında geçen sözcüklerin özellikle "devrim" gibi yasaklanmış olanları "bip"leniyordu; konuşmacının dudak hareketlerini görüyorduk; ama sesini, yani söylediği sözcüğü duymuyorduk.
Türkçenin kendisine Türk diyenler tarafından böylesine hırpalandığı, parçalandığı bu dönemlerde İzmir’de bir ilkokulun “Ulusal Egemenlik İlkokulu” yazılı tabelası indirilmiş ve yerine “Hakimiyet-i Milliye İlkokulu” yazan tabela konmuştu. Bu, adı "Devrim" olan bir insanın adını "İnkılap" olarak değiştirmeye benziyordu. Adları kendilerine sorulmadan değiştirilen insanlarda görülen onurlu bir tepki olarak öğrenciler, okullarının Arapça adını benimseyememiş ve Türkçe söyleyişe uymayan bu adı söylemekte zorlandıkça ağlamışlardı. Anadili Türkçe olan bu öğrencilere bunu yaşatanlar Türkiye'yi yönetenlerdi.
Sonra ?
Sonra ne mi oldu?
Sonrasını hepimiz gördük, yaşıyoruz:
*Televizyonlarımızda, Türkçenin bürünsel özelliklerini (vurgu, tonlama) bozan haberciler, sunucular…
*Gazete ve dergilerde anadil bilincinden yoksun, Türkçeden habersiz köşe yazarları, haberciler…
*Sınıflarda, öğrencilerinin anlayamadığı eski sözcükleri kullanmakta direnen ve anlaşılmaz biçimde konuşan, anadiline saygı gösterme gereği duymayan öğretmenler…
*Öğrencilerinin karşısında "mesela örneğin" diye konuşan profesörler, öğretmenler...
*Türkçe sözdizimine uygun tümce kuramayan öğretmenler, öğretim üyeleri; lise ve üniversite öğrencileri…
*Türkçe kurallara uygun tümce kuramayan avukatlar, yargıçlar…
*Bozuk Türkçeyle konuşan, konuşmalarında Arapça, İngilizce sözcükler kullanan milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar, meclis başkanları, cumhurbaşkanları (Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer bu değerlendirmenin dışındadır. Sayın Ahmet Necdet Sezer'in konuşmaları Türkçenin en güzel örneklerindendir.)
*Televizyonlarda, her gün halkımızın karşısına çıkan, sokak ağzıyla, Arap ya da Amerikan aksanıyla konuşan ve kendisine "haberci", "sunucu", "sanatçı" diyen, dil bilincinden yoksun, eğitimsiz birtakım insanların sergilediği ne idüğü belirsiz, adlandırmaya utandığım bayağılıklar...
*Bozulan dilimiz, unutturulan türkülerimiz; değersizleştirilen, aşağılanan toplumsal değerlerimiz...
*Beyni boşaltılan ve tehlikeyi göremeyen bir halk oluşturma çabaları...
*Cumhuriyet devrimine ve Atatürk ilkelerine düşmanlık...
*Ve ortalıkta dolaşan parçalanmış Türkiye haritası!...
*Önce dilimiz parçalandı, şimdi sıra ülkemizde mi?
Yoksa Konfüçyüs'ün, anadili konusunda belirttiği bozulmayı ve yıkımı mı yaşıyoruz?