- Kategori
- Dil Eğitimi
Hangi Türkçe’yi öğretmek?

Türkçe’nin yüzyıllar boyu değişmesi, gelişmesi bu günkü duruma gelmesi kolay olmamıştır. Bu yolda bilim ve yazın adamları çok güç zamanlar geçirmişlerdir. Halk dilini savunmuş, bildiği gibi kullanmış ama bilgiç geçinenler onu olur olmaz kalıplara sokmuşlar, onu küçümsemişler ; ondan ötesi tarihin bazı çağlarında onu reddedenler, onu kovmak isteyenler olmuştur. İşte bu acılı çağlar içinde Türkçe bir ırmak gibi kıvrıla büküle bu günkü yerine ulaşmıştır. Bundan sonra ki gideceği yol konusunda öngörülerde bulunmak bir bakıma bilim adamlarının yordama gücüne kalmaktadır. Bu çalışmamızda Türkçe’nin aldığı yol boyunca bazı örnekleri sergileyerek, bu konuda bir bilinç uyandırılmak istenmiştir.
Sorun:
Türkçe, Türklerin müslüman olup Batıya doğru hareketlenmelerinden sonra öylesine değişti ki , önce Farça’nın daha sonra Arapça’nın etkisi altında yep yeni bir serüvene sürüklendi. Bu değişim Cumhuriyet’ten sonra da sürdü; günümüzde de sürmektedir. İnsanlar zaman zaman “hatıra” mı, “anı” mı desin şaşırmaktadır. Gerçi artık “tayyare” biraz geride kalmıştır, onun yerini “uçak” almıştır, ama yine de “kelime” mi diyeceğiz, yoksa “sözcük” mü, zaman zaman ikilemler içinde kalmaktayız. Artık kişi biraz da kendi bireysel dilini seçmek yada oluşturmak zorundadır.
Dil sorunu kişisel bir sorun olmanın ötesinde, bir bakıma geniş ölçüde “eğitim” sorunudur da. Eğitimin dili ne olmalıdır? Eğitimde nasıl bir dil benimsenmelidir, gelecek kuşaklar için nasıl bir dil bırakılmalıdır? Bu konuda Gökberk şunları söylüyor:
“Eğitimde dilin rolü çok büyüktür. Çünkü dil, bir bakıma, ortak dünyamızın işaretleri, bilgilerimizi içlerine döktüğümüz kalıpların bir dizgesidir. Bilgilerimiz ancak dil formunu aldıktan sonra hem kalan hem de başkalarına bildirilebilen bir nitelik kazanırlar.” (s.88) (Türkçe oranı:%91)
Halk hiç bir zaman kendi sağduyusunun ötesinde aşırı eğilimlere kapılmamış, Türkçe’yi anasından bir miras olarak alıp bu günlere getirmiştir. Asıl sorun bilimsel terimler alanındadır. Çeşitli bilim dallarında terimler yetersizdir. Bir çok bilim alanında yeni terimler bulunmakla birlikte insanlar bu terimleri benimsemekte ikirciklidirler. Henüz yerleşmemiş bir dilimiz var.
Bazı aydınlar “Arapça”, “Farsça” ve Batı dillerinden temizlenmiş, yeni sözcüklerle zenginleştirilmiş bir dili benimserken; bazı aydınlar eski ama Türkçeleşmiş sözcükleri dilden atmanın dili çok fakirleştireceğini söylemektedirler.
Değişik aydınların değişik Türkçe tercihleri vardır. Acaba bu tercihler nereye kadar uzanmaktadır? Günümüzün eğitim Türkçesi ne olacaktır? Bunu belki de Türkçe hangi aşamalardan geçerek bu aşamaya gelmiştir, sorusunun uzantısında açıklamak gerekebilir.
Nereden Nereye?
Türkler uzun tarihleri boyunca bir çok dine girip çıktılar ama Orta Asya’dan çıkıp iki büyük dalga halinde, Hazar denizinin kuzeyinden ve güneyinden Batıya göç etmeden önce kendi dillerine sahiptiler, bu dili nereye gittilerse yitirmediler ve belki de onları ulus olarak bir arada tutan en önemli ana öğe dilleri oldu. Orta Asya’dan hareket eden Oğuz Türkleri bir arada yaşadıkları bir çok kavimden yalnız biriydi. Kuşkusuz, Türkçe değişik kavim ve aşiretlerde değişik şive ve ağız özellikleri kazandı, hatta Türkçe’nin kolları zaman içinde birbirlerinden öylesine uzaklaştı ki, bu “Türkik” kavimler ve aşiretler birbirlerini anlayamaz hale geldiler. Türkçe’nin belkemiği olan “dilbilgisi” zaman içinde pek fazla değişmezken, “kelime hazinesi” çevre koşullarına, kültürlerine ve dillerine bağlı olarak derinden etkilendi.
Türklerin Tarihini yazan Fransız Roux (1989, 19):
“Türklerle ilgili olarak kabul edilebilecek tek tanımlama ölçütü Türk dilidir.Türk, Türk Dilini konuşandır. Başka tanımlar geçersiz, yetersizdir.” diyor.
Türklerin Anadolu öncesi Turan dönemi’ne ilişkin belgeler çoğunlukla aşağıdaki kaynaklardan gelmektedir. Bunlar:
1.Orhun yazıtları (M.S.732)
Bunlar Rünik yazısıyla kaleme alınmış taş anıtlardır.
2.Dede Korkut Masalları (XIV) yüzyıl.
Azeri Türkçesiyle yazılmışlardır.
3.Yusuf Has Hacip’in Kutatgu Bilig adlı eseri (M.S.1069)
Bir dünya görüşünün açıklanması yapılmaktadır.
4.Kaşgarlı Mahmut’un Divanü Lügat-it Türk adlı sözlüğü (M.S.1072).
Bu kitap da Bağdat’ta yazılmıştır. (Güvenç, 113)
Bunlardan, Dede Korkut’un Oğuzname’sinin dili anlaşılır bir dildir. Genellikle efsanelerinin sonunu şöyle bitirmektedir.
“Ham dediğimiz, beğ erenler,
Dünya menim diyenler, ecel aldı,
Yer gizledi, fani dünya yine kaldı
Gelimli gidimli dünya, ahır sonu ölümlü dünya.”
Oysa, Divan’ül Lügat-it Türk’ ün başlangıç kısmı Farsça’dır, burada Atalay çevirisiyle şöyle denmektedir:
“En açık ve doğru dil -ancak bir dil bilip- Farslara karışmamış ve yabancı ülkelere gidip gelmemiş kimselerin dilidir. İki dil bilen şehirlilerle düşüp kalkan kimselerin dili de bozulur...”
Türk kavimleri göç boyunca İran içlerinden geçerken Farsça’dan derinden etkilendiler. Bundan şikayet edenler de oldu. Örneğin, Ebul Gazi Bahadır Han “Şecere-i Terakime” adlı eserde “Türke Türkane söylemek gerek” diyordu. Ama Anadolu’ya giren ve devlet kuran beyliklerden çoğunun devlet dili Farsça idi. Devlet dili Farsça olan Anadolu Selçuklu Devleti sırasında Konya’da kitaplarını yazan Mevlana’nın dili de Farsça’dır. Şöyle diyordu Mevlana (Rubai: 1521):
“Her ruz hoş est menzili be siporden
Çun ab-i revano farig ez efsurden
Di refto hadis-i çu di hem güzeşt
İmruz hadis-i taze bayed kerdan.” diyor.
Bu yüzden bu gün bile İranlılar Mevlana’yı kendi şairleri saymaktadırlar. Bu durum Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277’deki fermanına kadar gitti. Bu fermanda:
“Bugünden sonra, divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda, Türkçe’den başka dil kullanılmaya..” diyordu. Ama bu fermanla her şey düzelmedi. Anadolu Beylik’lerinde Devlet dili Farsça iken, okulun, medresenin dili ise Arapça’ydı.
14.yüzyılda, ünlü tasavvuf şairi Aşık Paşa emirlerle fermanların pek etkili olmadığından yakınmaktadır:
“Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri.”
Bu dönemde Divan’ın, Devlet’in dili Farsça ve Arapça oysa sözlü Halk Edebiyatı’nın dili Türkçe’ydi. Mevlana’yla aynı çağda yaşamış olan Yunus Emre çok arı bir Türkçe’yle şiirler yazmıştır.
Türkler Anadolu’ya girdikten sonra maddi kültür mirasını Miken’lerden (M.Ö.1500-1200), Helenler’den ‘M.Ö.1200-30), Romalı’lardan (M.Ö.30-M.S.395) ve son uygarlık olan Bizans’lılardan (M.S.395-1453) aldılar. Buna karşın felsefe, edebiyat, bilim alanındaki Yunan’lıların manevi mirasını ise daha çok islam uygarlığı aracılığıyla tanıdılar (Akurgal, 1978)
Anadolu’ya yerleşen Türkler’in kültürleri ana kültürü Arap kültürü olmakla birlikte Avrupa, Balkan, Kırım, Azerbaycan kültürleriyle beslendi. Oysa, Türkçe’nin etkilendiği Arapça semitik karakterde Ortadoğu dili, buna karşılık Türkçe Altay kökenli Orta Asya dilidir.
Türkler Anadolu’ya geldiklerinde çevrelerinde Rumca (Latince), Ermenice, Elence, Farsça, Kırmanca konuşan toplumlar buldular. Bu kültür İstanbul’da Osmanlıca’ya dönüştü; Fars, Arapça, Batı dilleri ve Türkçe’nin karışımıyla karmaşık bir dil oluştu. Akurgal’ın bir çok yerde belirttiği gibi Anadolu’nun en eski sakinleri olan Hititler kuşkusuz Türk değildi ama, biz Türkler Anadolu’da biraz Hititli, biraz Frikyalı, Biraz Lidyalı, ve Kapodokyalı olduk.
Diğer yandan Anadolu’da halk dilini unutmadı, Türkçe konuştu , Türkçe mani , türkü söyledi; Türkçe’yi yaşattı. Fakat bu Türkçe pek gelişemedi, zenginleşemedi.
1800’li Yıllar:
O yıllardaki Osmanlıca yapıtları anlayabilmek için Osmanlıca yani Arapça ve Farsça bilmek gerekiyor. O yüzyılların anlayışına göre devlet dili olan Osmanlıca, üç dilden oluşuyordu. Ancak, yazılarda bu üç dilin öğelerine eşit önem verilmiyordu. Türkçe, diğer iki dilin yanında öksüz bir dil gibiydi. Gaziantep’li bilgin ve sözlükçü Mütercim Asım Arapça ve Farsça’dan 1805-1810 yılları arasında çevirdiği “Kamus” un önsözünde ne yazık ki o zamanki ağdalı “inşa” dilini yeğleyerek , şöyle yazmıştır:
“Bin iki yüz yirmi senesinin Ramazan-ı Şerifi gurresi gününde ol bahr-i bigerana keştiran-ı ibtidar u itina yani kamus-ı Muhit’in terceme-i musammamasına besmelekeş-i şuru u ibtida olunup bihikmeti Taala havze-i kalemden birun ve hayta-i rakamdan efzun layenkatı tesadüm-i emvac-ı mevani’u tezahum-i efvac-i revadi’ tahaddüs ve tekevvün-den hali olmaz idi...penc sale karib vüluc-i şamdan büluc-i bama ve matla-ı şafaktan makta-ı felaka dek...ifrag-ı mesai-i vus’i vesiatü’l enha ederek elhamdüllih-i Taala işbu iki yüz yirmi beş senesi Zilkadesinin leyle-i bedrinde reside-i derece-i hüsn-i intina olmağla “El-ukyanusu’l-basit fi tercemeti’l-makusi’l-muhit” ismiyle musemma oldu.” (TDK, 1981) (Türkçe oranı %24;yabancı dil:%76))
Tanzimat Edebiyatı (1860-1896):
Bu dönemin yaygın kabul gören edebiyat, sanat organı Ağah Efendi ve Şinasi’nin birlikte çıkarttıkları “Tercüman-ı Ahval” gazetesidir. Tanzimat döneminde edebiyatın konusu geniş açılımlar göstermekle birlikte, Batı’dan millet, hürriyet, vatan, adalet, eşitlik gibi yeni kavramlar da Türkçe’ye alınmıştır. İlk kez bu dönemde çiddi olarak dilin arılaştırılması düşüncesi ortaya atılmış, konuşma dilinin yazı diline yaklaştırılması görüşü Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami tarafından savunulurken, Abdulhak Hamit Tarhan, Recaizade Mahmut Ekrem, Samipaşazade Sezai gibi yazarlar bu düşünceyi benimsememişler ve giderek uzaklaşmışlardır.
O yıllarda bu dilin pek çıkar yol olmadığını gören edebiyat, bilim adamları bile bu iki dilin egemenliğinden kendilerini kurtaramamışlardır. Sözgelimi, Şemsettin Sami 1898’de :
“Bir şeyin Türkçe ismi varken onu terkedip de Arabi ve Farisisini kullanmayalım: “et” dururken “lahm” yazmayalım, demiştir. Demiştir de, bundan bir süre sonra bu söylediklerinden pişman olmuş, yine şunları yazmıştır:
“Lugaviyyun” yerine “ lugatçiler” demek fikrinde değilim. Bu kaba bir tabirdir. Biz şimdilik “lugaviyyun” , “adeba” “şuara” gibi Arapçaları çok görmüyoruz.”
Şemsettin Sami’nin o tarihlerde hazırladığı Kamus-ı Türki adlı sözlüğünde yaklaşık olarak 29 000 sözcük vardı. Bunun 11 000’i Türkçe, 13 000’i Arapça, 3 700’ü Farsça, 1300’ Batı dilleri sözcüğüdür. Arapça ve Farsça toplamı olan 16 700 sözcüğün yaklaşık 10 000’ni özleştirme akımı ile yerlerini daha sonra Türkçelerine bırakmıştır.
1889’da Halit Ziya Uşaklıgil şöyle yazıyordu:
“Deniyor ki fazla lugat-ı Arabiyye ve Farisiyeyi atalım. Mesela “gök” varken “sema” niçin kalsın? “Sema” yı kaldırıyoruz. “Semavat”, “sümüv”, “semavi” bittabi beraber gidecek. Biraz münakkaş, biraz müzeyyen bir cümle arasında “sahar-i semavat”, “sümüvv-i cenap”, “nazar-ı semavi” diyemeceğiz. Bakınız tatbikatta bizden ne mühim fedakarlıklar isteniyor? Bunları nasıl feda ederiz ya Rabbi!...Bunları sökmeye kalkışmak, ağzımızın dişlerini sökmek kabilinden bir teşebbüs-i hatarmak değil midir?”(TDK, 1981) (Yabancı dil oranı %44, Türkçe %66)
Halit Ziya Uşaklıgil 40 yıl sonra yukarda söylediklerinden çok pişman olmuşa benziyor. Kırk yıl sonraki düşünceleri şöyle:
“Şu son günlerde nasılsa elime kırk sene evvel yazılmış bir eserim geçti. Bunu gözden geçirmek istedim. Sabrın ve azmin silahlarını takınarak beş on sayfa okudum. Lisanından eza duydum. Süs merakı neler yaptırmış, ne manasız, ne sebepsiz iptilalara yol açmış!...”Bir mend-i gaşyaver-i hulya”, “nigah-ımüceff-i müncemidiyle hadaret-i mütemevviceyi”, “zevk-i bedayi-peresti-i sanatkarane”. Şu üç cümlede Arapça ve Farsça kelimelerin birbirine eklenmiş olmasının fikre, hayale ilave edilmiş bir hizmeti olmadığına şüphe yoktur. O halde “hulyaa ile uyuşturucu bir beşik”, “boş ve donmuş bir gözle dalgalanan yeşillikleri” ..demek varken sanki Türkçe’den ne kadar uzaklaşılırsa o kadar hüner gösterilmiş olacak vehmiyle bu garibeleri icat etmek, işte o zamanın bir illeti idi.” demektedir. (TDK, 1981) (Yabancı dil oranı %22, Türkçe oranı %78)
Bu dönemde bazı edebiyatçıların yazılarında kullandığı Türkçe oranı şöyle:
Şinasi .......................% 33
Namık Kemal ...........% 38
Süleyman Nazif.........% 43
Edebiyat-ı Cedide(Servet-i Fünun):
1896 da başlayan, 1901 yılına kadar süren. Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanan yazarların Batı edebiyatını örnek alarak oluşturdukları bu yenilik hareketi, Türkçe’nin gelişimi ve eğitimi açısından çok zararlı olmuştur..
Edebiyat-ı Cedide yazarları dil konusunda Tanzimat dönemi şair ve yazarlarından daha başka bir anlayışla, konuşma dilinden tam olarak uzaklaşmışlar, yazı dilinde o zamana kadar hiç kullanılmamış Arapça ve Farsça sözcükleri birbirine karıştırarak birtakım yeni kelimeler ortaya çıkarmışlardır. Batı’dan aldıkları yeni sözcük ve kavramları da Farsçanın dil kurallarıyla düzenleyerek “haf-ı siyah” (siyah korku), “saat-ı semen-ifam” (yasemin renkli saatler), “karha-i hayat” (hayat yarası) gibi tamlamalar yapmışlar; Batı’dan yeni deyim ve söyleyişler aktarmışlar, Fransızca söz dizisini Türkçe’ye uydurmaya çalışmışlardır. Edebiyat-ı Cedide ‘nin bu ağır, süslü, Arapça ve Farsça sözcük ve tamlamalarla yüklü dil anlayışı Türkçe’nin çok zararına olmuş, sert eleştirilere uğramıştır.(Uğurlu, 1992, 21)
Fecr-i Ati (1908-1910):
Fecri-Ati grubunun üyeleri, bir edebiyat topluluğu olarak düşüncelerini açıklarken şunları söylüyor:
“..Lisanın, edebiyatın ulum-ı edebiye ve ictimaiyenin terakkisine hizmet etme, ayrı ayrı şurada burada tenemmüv eden istidatları sinesinde cem ederek ittihad ve ictimaın hasıl edeceği kuvvetle tekemmüle, müsademe-i efkarın parlatacağı barika-i hakikatle tenvir-i efkara çalışmak:
İşte Fecr-i Ati’nin gaye-i azm ü meramı.
Fecr-i ati azasının semerat-ı mesaisini ihtiva edecek bir kütüphane tesis etmek üzeredir. Edebiyat-ı Cedide’nin parlak zekalarında da matla-ı envar olmak meziyetini haiz olan Servet-i Fünun mecmuası naşir-i asaridir.” (M.Ratip, 20.Mart.1909) (Yabancı dil oranı %72, Türkçe : % 28)
Bu dönemin yazı diline örnek olarak, 1916’da İ.Hakkı Baltacıoğlu tarafından eğitim üzerine yazılmış bir parça verelim:
“Şu cihetten terbiye bir tahattur meselesidir. Terbiye, bir insiyakın faaliyetinden fikir ile heyecan yahut hiç hasıl olan teselsül demektir. Mesela, benim maddi terbiyem maddenin hayatıyla efalim arasındaki teselsül demektir. Terbiyenin bütün kudreti bu teselsül derecesine tabidir. Kazanılan fikir ile his arasındaki teselsül ne kadar zayıf olursa, tetabuh da o kadar nakıs olur.” (İ.H.Baltacıoğlu, 1916) (Yabancı dil oranı %50, Türkçe:%50)
Milli Edebiyat Hareketi(1911-1923):
Öykücü Ömer Seyfettin ile şair ve eleştirmen Ali Canip Yöntem’in başlattıkları bu harekete daha sonra Ziya Gökalp’de katıldı. Ziya Gökalp, grubun organı olan “Genç Kalemler” dergisinde Osmanlıca’ya karşı Türkçe’yi savunarak dilde arılaşmanın öncülüğünü yapar.
Temiz, arı Bir Türkçe’den yana olan Ömer Seyfettin bile o aranış döneminde, bu arınışın gerekliliğini biliyor da yazarken o günkü dile uymanın zorunluğunu da duyuyor.
“Eski Lisan. Nedir? Asla konuşulmayan, Latince ve İbranice gibi yalnız kendisiyle meşgul olanların zevki ve idrakine taalluk eden bir şey...Size bunun tarihini çabucak çizelim. Biz Asya’dan garba, Anadolu’ya hicret etmişiz. Din ve edebiyat bize Arabi ve Farisi öğretmiş. Hatta bir zamanlar resmi lisanımız Farisi olduğu gibi, bir padişahımız Arapça’yı bize umumi, milli bir lisan olmak üzere kabul ettirmeğe kalkmış. Hicretimizin ilk asırlarında Arabi ve Farisi bir çok kelimeler lisanımıza girmiş. Bunun katiyen zararı yok. Lakin edebiyat, sanat ve dolayısıyla tezeyyün fikri ve Farisi kaideler de getirmiş. Türkçe muvazenesini kaybetmiş. Tabiata muhalif ve son derece suni bir hal kesbetmiş. Fakat nasılsa, yine aslını, esası olan fiiller ve sigaların istiklalini muhafaza etmiştir. İşte bu istiklaldir ki, bugün bize Türkçe’yi tekrar eski safiyet ve tabiliğine irca etmek ümitleri veriyor.” (Ö.Seyfettin, 1911)
(Yabancı dil %29, Türkçe: %71)
İşte, tam anlamıyla aydın olan, geleceği gören bir insan olan Ömer Seyfettin’in 1911’lerdeki düşünceleri ve anlatış biçemi bu.
Bu dönem yazarlarının Türkçeleşme oranları:
Ziya Gökalp..............% 45
Ömer Seyfettin..........% 56
1958’de ünlü bir gazeteci, yazar olan Peyami Safa’nın diline bakalım:
“İyi bir nesrin vasıflarını tayin etmek zordur. Evvela ifade edilen fikrin veya ruh halinin doğruluğu, orijinalliği, derinliği....bakımından kazandığı değer şekle ve üsluba ait olanların dışında kalır. En üstün değer budur. Ancak iyi düşünülen bir fikrin vazıh ifade edilebileceğini iddia eden klasik edebiyatçılar her zaman haklı değildirler. Vuzuh yazıya değil, yazı ile okuyucunun seviyesi arasındaki münasebete ait bir hadisedir. Bazılarımıza çetrefil gelen bir ibare. Başkaları için pek vazıh olabilir. Herkese veya çoğunluk için vazıh üslupların çoğunda da basmakalıp tabirlere veya anlaşılması kolay, basit ve adi fikirlere rastlanır. Vuzuh ve ibham başlıbaşına bir değer değildir...” (Safa, Milliyet, 1958) (Yabancı dil: %30, Türkçe: 70)
Peyami Safa’nın yazılarındaki Türkçe oranı : %62’ dir.
Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı:
Başlangıcını 1923 yılına götürebileceğimiz bu dönemde artık dil Atatürk’ün öncülüğünde yapılan Harf ve Dil devrimleriyle arılaşmış, temizlenmiş ve halkla aydınlar arasında belli bir anlaşma ortamı doğmuştur.
Atatürk’ün kendisi de Osmanlı eğitimi sisteminde yetişmiş olmasına, önceleri ağır usluplu bir dili benimsemesine karşın, daha sonra dilini arılaştırmaya çalışmış; İsveç Kralı’nın kabul töreninde yaptığı konuşmayla bu konuda nereye kadar gidebileceğini göstermiştir.
Bu konuda Kılıç Ali tarafından anlatılan bir anı vardır.
“Atatürk kelimeleri dikkat ederek, tam heceleri ile telaffuz ederler, katiyen liyezon yapmazlardı. Dil kurultaylarının birinde hususi bir encümen toplantısında müzakere ediliyordu. İçtimada konuşan bir zata Atatürk:
-Çok renneli konuşuyorsunuz, yani (rıları) yutarak konuşuyorsunuz!.
Diye bir latifede bulundu. O zat da güzel bir mukabele yaparak:
-Evet Paşam! Amma siz de çok ağdalı konuşuyorsunuz”
Cevabını vermiş ve Atatürk kahkahalarla gülmüştü.”(Kılıç Ali, 1998, )
Her ne kadar bir takım aydınlar eski dil üzerinde ısrar etseler de yetişen gençlik, yazarlar ve bilim adamları artık arı Türkçe’yi benimsemişler ve onunla yazmaya ve düşünmeye başlamışlardır.
Kuşkusuz arı Türkçe bilinci kazandırılmasında en etkin olmuş aydınlarımızdan, yazarlarımızdan birisi Nurullah Ataç’tır. İlk kez, 1.Kasım.1945’te, Ülkü dergisinde çıkan “Dilimiz Üzerine” adlı yazısı gidilecek yolun ne olduğunu kesin olarak göstermektedir:
“Dilimiz, konuşma dilimizden çok yazı dilimiz, yıllardan beri, yüzyılı aşkın bir zamandan beri durmadan değişiyor. Değişmesini bir dileyen oldu, bir buyuran oldu diye değil, değişmesi gerektiği için, değiştirmek zorunda olduğumuzu da içimizde duyduğumuz için değişiyor. Bu değişme, bir bakıyorsunuz hızlanıyor çok kimseleri şaşırtacak, başlarını döndürecek kadar hızlanıyor; bir bakıyorsunuz ağırlaşıyor, artık duracak sanıyorsunuz. Ama durmuyor... Durdurmak kimsenin elinde değil; durdurabilsek çoktan durduracaktık. Yazarlarımızın çoğu, ta başlangıçtan beri, bu değişmeye sinirleniyor, bu değişmeyi istemiyor. Kimi öfkelenip bağırıyor. Sonra öfkeleneni de, eğlenip alay edeni de değişmeye uyuyor, dilini değiştiriyor, bir gün önce istemediği yeni dille yazıyor...” (Ataç, 1972) (Yabancı dil % 0.4; Türkçe :%99.6)
Terim Sorunları:
Günümüzde her bilim alanında özellikle İngilizce’den ve bütün batı dillerinden oluk oluk bilimsel terimler Türkçe’ye akmaktadır. Buna karşı tutum üç şekilde olduğu gözlenmektedir.
1.Edilgen tutum:
Bu anlayışa göre, Türkçe batı dillerinin gücünde değildir. Türk bilimi de henüz terim yaratabilme olgunluğunda değildir. Bu bakımdan bir batı dilinin(özelde İngilizce’nin) bilim dili olmasına göz yumulmalıdır. Hatta Eğitim dili geniş ölçüde İngilizce’ye çevrilmelidir. Bu bakımdan ODTÜ, Boğaziçi başta olmak üzere bir çok üniversitemizde ve fakültelerimizde artık eğitim dili İngilizce’dir.
Bu konuda Gezer’in (1998, 19) ODTÜ Üniversitesi Rektörü Sevük’le konuşmasında Sevük şunları söylüyor:
“Türkçe’nin bilim dili olabilmesi için öncelikle anadilde bilim üretebilmeli. Bilim üretilmezse isterseniz İngilizce öğretin, isterseniz Türkçe öğretin , Türkçe bir bilim dili haline gelemez.
2.Terimlere açık olmak:
Bazı fakülteler yada bölümler (bunların içine bütün Tıp fakülteleri dahildir) Türkçe’deki terim yetersizliğine çare olarak Latince yada İngilizce terimleri ya olduğu gibi yada Türkçe söylenişiyle almayı yeğlemektedirler. Örneği izleyelim:
“İdrar alkalinizasyonunun salisilat itrahını önemli derecede artırdığı bilinmektedir. Bu bakımdan sodium bikarbonat ne derece erken ve ileri bir asidoz teessüsünden önce yapılırsa o kadar faydalı olur. Ancak aşikar asido-ketoz hallerinde sodium bikarbonat administrasyonu ile idrar kalevileşmesi güç olur ve hipernatremi belirebilir. En iyisi, mannitol veya trometamin kullanılmasıdır. Mannitol, osmotik diürez yolayla, salisilat itrahını çoğaltır. Buna, Diamox teşriki , tesiri daha da artırır.(Pamir, 187) ((Yabancı dil: %49; Türkçe oranı: %51)
3.Türkçeleştiren tutum:
Bazı bölümler ise adeta üniversiteleri bir bakıma gümrük kapısı olarak kabul etmekte, dolayısıyla kendi ana bilim dallarında girebilecek her terime bir karşılık bulmaya çalışmaktadırlar. Bu ana bilim dallarının başında Bilgisayar Mühendisliği gelmektedir. Şu örneğe bakın:
“Bilgisayarın yapısı. En basitten en karmaşık olanına kadar tüm bilgisayarlarda bazı bölümler mutlaka bulunmalıdır. Bütün bilgisayarlarda bulunan bölümler şunlardır:1.Girdi aygıtları: Bunlar herhangi bir komutu yada veriyi bilgisayara aktarmayı sağlayan öğelerdir. 2.Merkezi işlem birimi:Kabaca işlem birimi ve bellekten oluşur.Bu bölümde iki tür bellek vardır: ROM ve RAM .3.Çıktı aygıtları:Bilgisayarda işlenen veri bu aygıtlar tarafından algılanır biçime getirilir; 4.Girdi/Çıktı aygıtları: Kalıcı depolama olanağı sağlayan bu bölüm bazı bilgisayarlarda olmamakla birlikte bilgisayardan yararlanım için çok önemli öğelerdir.” (Hayran;Özdemir, 6)
(Yabancı dil:%5, Türkçe: 95)
Kuşkusuz değişik bilim dallarındaki bilim adamlarının tutumu birbirinden farklılaşmaktadır, ama genel bir eğilim diğer bilim adamlarını da bağlayıcı olabilmektedir.
Alay Edenler:
Atatürk sonrası Türkçe’nin sözcük dağarcığında ve gelişiminde olan değişmeler bazı eski kafalı yazarları fena halde rahatsız etmişti. Bunlardan bir bölümü Türkçe’nin çevrimine katılması için öne sürülen sözcüklerden kendi kafalarına göre derlemeler yapıp cümleler oluşturuyorlardı. Onlara göre yeni türetilen sözcüklerle zenginleştirilecek dil anlamsız bir dil olacaktı. Orhan Seyfi Orhon bu yazarlardan biridir. Onun uydurduğu yeni dile bakalım.
“Benliğin dineğine çıkmış köğüklerle aydık yazan bahçılara tansıklarım. Yımızık ve talkaklar tellin kesenkes asığlarını yeğinlerler bu irseliğidir. Dörütmen tellin düzeyinde kelecilere ücüklere bezek neni gibi bakmalıdır. Düşünce bir okşaşını iyemsiz yazağımla öykündüm. Durullar uzabiliminde tuşmadığımız betlerden arsılanamayız. Yili yasavulun, boşuğunna, tapa, esrikleşerek, yükünçten korktular. Özeği bağnazlıkla yolşlara dölekli, anıktı. İlgun tüm yagınlar, öğseyin yititinin öyle görceğinin enezlemeşine özeğe bilir; söyleşi onu ankıbaklaştırır.” (Yılanlıoğlu (O.S.Orhon), 93)
Bu gün bu alay edilmek üzere kaleme alınmış bu dille kimse okuyup yazmamaktadır.
Türkçe’nin yeni yolu da bu değildir. Fakat yüzyıllardır Arapça’nın, Farsça’nın, şimdi de İngilizce’nin kabanlamasıyla neredeyse özelliklerini yitirmek durumuna gelen Türkçe’nin üzerinde ciddiyetle düşünmek bir bakıma her bilim adamının, sanatçının ve eğitimcinin görevidir.
Sonuç:
Türkçenin kullanılması ve geliştirilmesi konusundaki bir eğilim, dile her türlü dışardan, yapay karışmayı reddetmektedir. Onlara göre dil yaşayan bir varlıktır. Dil kendi kendini varolur. Dışardan değinmeleri reddeder. Buna karşılık bir diğer görüşe göre, dil insanların kullandığı bütün nesneler gibi onların değişimine uğrar.
Bu konuda Gökberk şunları söylüyor:
1.“Anadilimiz kendi haline bırakılamaz. Ulusal kişiliğimizi en karakteristik bir biçimde dile getiren dilimizin üzerine eğilmek, ona bakmak, onu olgunlaştırmak zorundayız. Bunlar da bir emek işidir, bunun için davranmak gerekir; bu işi alışkanlıklarımızın belki rahat ettiren, ama hayatın yürüyüşünü donduran şemalarını kırmak ister. Biz konuşurken, yaratırken dili hep yeni baştan yaratır, yeni baştan gerçek kılarız. Çünkü yaşayan bir dilin, bu bizim kendisini kullanmamızın dışında ayrı ve başlıbaşına bir hayatı yoktur. Biz dili nasıl kullanırsak, o da öyle olur.” (s.81) (Türkçe oranı: %95)
Günümüzün bazı yazarları için tutulacak yol ikidir: Bunlardan birinci yolu kendisi de yıllardır dil üzerinde düşünen sonunda bir de “Doğru Türkçe” adlı bir kitap yazan Şiar Yalçın açıklamıştır. Yalçın şöyle diyor:
2. “Ben aşırı öz veya arı Türkçeciliğin, yabancı kökenli kelime düşmanlığının dilimizi fakirleştireceğini, bir çok nüansları ifade edebilme imkanını ortadan kaldıracağını düşünüyor ve bu itibarla da dilimize yerleşmiş, halkımızca benimsenmiş ve yüzyıllarca kullanılmış Farsça ve Arapça (ve daha başka) kökenli kelimeleri kullanmakta hiç bir sakınca görmüyorum, ” (s.37). (Yabancı dil: % 15;Türkçe oranı :%85)
Bu bir tutumdur. Ilımlı bir şekilde Farsça Arapça ve hatta İngilizce sözcükleri benimseyerek yola bu anlayış içinde devam etmek. Yazarlarımızdan bir bölümü bunu benimsemiş durumdadırlar. Bunlardan biri de Atilla İlhan’dır.
3. Diğer yandan, Milliyet gazetesinde bu düşünceleri eleştiren denemeci, eleştirmeci Füsun Akatlı Şiar Yalçın’ın bu düşüncelerine karşıt düşünceler ileri sürmektedir:
“Ben işi gücü dille, derdi günü Türkçe olan bir insanım. Yazarlık hayatımın on beş yıllık ilk yarısında bugünküne göre çok daha radikal bir arı Türkçeci idim (öz Türkçe deyimini hiçbir zaman benimsemedim, kullanmadım). Yabancı kökenli kelime kullanmama ilkesi adına , Şiar Yalçın’ın yazılarında örneklerini verdiği bağnazlıklara düşmemeye hep özen gösterdim; ama itiraf edeyim ki o ilke benden çok fedakarlıklar istemiştir. ..Yabancı kökenli kelimelerden ve kurallardan makul bir ölçüde kaçınarak da özenli, doğru ve güzel Türkçe yazılabileceğine, konuşulabileceğine inanıyorum. Arı Türkçeciliğin bir yazarı ille de fakirleştireceğini düşünmüyorum.” demektedir. (Milliyet-Pazar, 3.Mayıs, 1998, 23) (Yabancı dil oranı :%10; Türkçe: %90)
Türkçe konusunda ılımlı düşünceler bu iki çizgi arasında gidip gelmektedir. Ama bazıları Türkçe’yi olabildiği kadar yabancı sözcüklerden temizlemeye karar vermişlerdir ve ölünceye kadar bu yolu izleyeceklerdir.
Diğer bazıları ise hala Osmanlıca özlemi içinde, liselere Osmanlıca dersinin konması için fırsat kollayıp durmaktadırlar. Çünkü onlara göre, Arapça’dan Osmanlıca’dan Türkçe’ye döndüğümüzde bir bakıma ümmet kültüründen kopmuş olduk ve çok şeyler yitirdik. Onlar eskinin özlemi içindedirler ve bir türlü o güzel günlerin yeniden geri gelemeyeceği düşüncesini kabullenmek istememektedirler. Bu konuda bir öğretim üyesi şunları diyor:
“Kültür kaynaklara gitmek ve bu kaynakların dilini bilmek olduğuna göre Osmanlı Türkçesinin yeni Türk aydınının bilgi ve dil kaynaklarından biri olması zaruridir. Vaktiyle liselerimizde Latince dersi vardı. Osmanlı Türkçesi için de aynı imkan neden düşünülmesin.”(Emil, 1989, 119)
Bu düşünüş biçiminin akışına göre, kültür kaynaklarımızın temellerine gitmek için Liselerimize Arapça, Farsça dillerini de yabancı diller olarak koymak gerekir ki bu işin nereye kadar gideceği bellidir. Nasıl bazıları, ‘Türkçe eğitim dili olarak yetersizdir, onun için Üniversitelerde eğitim İngilizce olsun, ’ diyorsa bazıları da bunu “Hayır, Arapça olsun, ” diye değiştirmek isteyebilir.
İnsanlar bir dereceye kadar modaya izlemeyi gerekli görürler. Bu günlerde moda ise oldukça çok sayıda İngilizce sözcüğü sözlü ve yazılı dilde kullanmaktır.. Onlar, böyle bir tutumla bilgiçliklerini kanıtlamak isterler. Onlar , bir bakıma yeni çağın “levanten”leridirler!
Türk Dili , Cumhuriyetin başından sonra, Aatürk’ün iki büyük devrimiyle:Harf Devrimiyle ve Dil Devrimiyle hızlı bir değişim, gelişim evresine girmiş ve bu hız sürüp gitmektedir. Günümüzün sorunları , belli bilim alanlarındaki kavramları kazanmak ve Türkçe’leriyle değiştirmektir. Bu yönden üniversitelerdeki bilim adamlarına çok büyük yük düşmektedir.
Diğer yandan yazarlar, edebiyatçılar kendi üzerlerine düşen görevleri hakkıyla yapmışlardır denilebilir. Biraz da onların sayesinde Türk Dili giderek güçlenmiş, sözcük sayısı artmış, yeni anlatım özellikleri kazanmıştır.
Artık bu gün ders kitaplarını Halit Ziya Uşaklığil’in diliyle yazamayız. Gülünç olur. Anlaşılmaz olur. Zaten bunu kendisi de istemezdi.
Diğer yandan, Batı’nın etkisiyle, günlük dil hızla kirlenmektedir. Yine gençliği bu yönden de bilinçlendirmek görevi eğitimcilere düşmektedir. Yoksa , dil sorumluluğunu yalnız “medya” sorumlularına bırakacak olsak, onlar bizi “ fast food” ların, “computer” ların dünyasına kendi istedikleri gibi çekip götüreceklerdir. Ama yazın dili bu olamaz, eğitim dili bu olamaz. Bu konuda herkesin, özellikle de eğitimcilerin dikkatli olması gerekmektedir.
Yukarda alınan örneklere bakıldığı zaman 1800’lü yıllarda yazı dilinde olan yabancı sözcük oranı %75 dolaylarında iken bu oran son zamanlarda, bilinçli yazarlarda %4 oranına kadar inmiştir. Fakat çeşitli anlayışta olan yazarların yazı dilindeki Türkçe sözcük oranları da çok değişiklik göstermektedir. Diğer yandan, bilim dalları arasında da terim açısından yeni terimlerin bulunması ve kullanılması açısından ayrımlar görülmektedir.
Türkçe’nin daha özenli ve bilinç olarak kullanılması için:
1.Dil derneklerinin son derece duyarlı olmaları; olayları ve eğilimleri iyi incelemeleri, dile saygı ve sevgiyle eğilmeleri gerekmektedir. Bunun için Türkçe dil bilincinin geliştirilmesi için diğer kurumlarla, Milli Eğitimle ilişki kurmaları kaçınılmazdır.
2.Çeşitli basın ve yayın ortamlarının kendi dil anlayışlarının denetiminde öz-denetim ilkesini son kertesine kadar kullanmaları beklenebilir.
3.Türk yazarları, düşünürleri, ve bilim adamları üzerlerine düşen görevi yerine getirmektedirler. Yine de dilin gelişmesinin onların çabalarına bağlı olduğunu her fırsatta göstermelidirler.
4.Bu konuda en duyarlı olan halkımızdır. Halkımız hem kendi dilini işlemiş, gerektiğinde “dolmuş” sözcüğünü” bulmuş, “buldozer” e “ yoldüzer” demiş. Kimi zamanda Karagöz’le birlikte olup bazı çok bilmiş, lugat parçalayan “Hacıvat” larla alay etmiştir.
Türk dilinin Türk halkının ve aydının öncülüğünde daha zengin ve anlatım değeri yüksek bir dil olması beklenmelidir. Yeter ki dil bilinci eksilmesin.
Kaynaklar:
Ali, Kılıç. Atatürk’ün Hususiyetleri. İstanbul:Yeni gün Haber Ajansı, 1998, 107.
Ataç, Nurullah. Söyleşiler. Ankara: Türk Dil Kurumu, 1972, 86.
Baltacıoğlu, İ.Hakkı. Terbiye İlmi, İstanbul, .96.
Emil, Birol. “Türk Kültürünün Dil ve Kaynakları Meselesi”, (2.Kültür Şurası Bildirileri, Ankara, 5.Aralık.1989), Ankara:Kültür Bakanlığı:1990,
Gezer, Gönül. “Dil Tartışması Bitmiyor”, Milliyet, 21.Nisan.1998, 19.
Gökberk, Macit. “Değişen Dünya Değişen Dil”, İstanbul: Çağdaş yayınları, 1980.
Hayran, Murat; Oktay Özdemir. Bilgisayar İstatistik ve Tıp;Ankara:Hekimler Yayın Birliği, MEDAR, 1996.
Safa, Peyami. “Uslup Çalışmaları” , Milliyet, 1958. ( Edebiyat Ansiklopedisi, Milliyet, 1991, s.424))
Uğurlu, Nurer. Türk Dili ve Edebiyatı, İstanbul: Örgün Yayınevi, 1992,
TDK.Türk Dil Kurumu ve Etkinlikleri. Ankara: Türk Dil Kurumu, No:477/26, 1981.
Yılanlıoğlu, İsmail Hakkı. Manevi Değerlerimiz.İstanbul: Adak Yay., 1977.