- Kategori
- Tarih
Anadolu' nun sesi

Anadolu ya da Türkiye, çok değişik safhalar gösteren upuzun tarihinde, ancak dokuzyüz yıldan beridir ki, tam bir etkin bütünlüğe ve birliğe kavuşmuştur. İsa’dan ikibin yıl önce koca Hitit, ondan sonra Frig, Lidya, Pers, Büyük İskender, Bergama, Roma ve Bizans imparatorlukları bile Anadolu’da bir birlik sağlayamamışlardı. Etnik ve kültürel bakımdan Türkiye, doğal olarak Milli Misak sınırları içindedir. Çünkü, şimdi Türkiye Anadolu’da ister geri densin, ister ileri, etnik ve kültürel bir bütün ve realitedir.
<ı>ı>
<ı>Türkiye’nin ve Türkiyelilerin (ki bunlara kısaca Türk deniliyor) tarihi Türkiye’de gelmiş geçmiş koşullarca etkilenmiş ve o koşulları etkilemiş bütün etnik ve kültürel varlıkların tarihidir. Bu tarih de Anadolu’nun tarih öncesi geçmişinden göbek bağı kesilerek dipdiri ele alınır. Türkiye tarihini Selçuk ya da Osmanlı İmparatorluğu’ndan, şu sultan, bu sultandan başlatmak, onu göbek bağından değil, belinden sepetlamasine kesmektir. Türkiye tarihini kendi doğal ayakları üzerine dikmek gerekir.ı>(Cevat Şakir Kabaağaçlı, Anadolu’nun Sesi, 1984)
Cevat Şakir’in nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı’nın Anadolu ve Türkiye’ye bakışını kendi sözcükleri ile özetlemektedir bu alıntı. Böyle diyerek Balıkçı, Anadolu’nun aslında Asya’nın bir parçası değil altıncı kıta olarak nitelediği Akdeniz’in bir parçası olduğu tezini ileri sürer. Bu çıkış noktasından hareketle Anadolu’nun tarihini, kültürünü ve bilincini, tarih öncesi çağlardan beri ortaya çıkan ve birbiriyle etkileşegelen uygarlıkların bir birikimi olarak alıp bugüne taşır.
Balıkçı’nın tezinde temel bir argüman da, günümüz Batı’sının Yunanlılara atfettiği antik aydınlanmanın beşiğini gerçekte özgün bir Anadolu-Ion uygarlığının oluşturduğudur. Bu durumun görmezden gelinmesini eleştirir Balıkçı ve bunun öncelikli nedenini tutucu hıristiyanlığın etkisiyle Osmanlı düşmanlığında bulur. (Emperyalist saldırı)
<ı>"Günümüzden yetmiş yıl kadar önce, Girit adasının parlak Minos ya da Ege Denizi uygarlığından kimsenin haberi yoktu; ikisi de binlerce yılın toprakları altında gömülekalarak unutulmuşlardı. O zamanki tarihler, Finikelilerden Yunanlılara geçiyordu dosdoğru.”ı>
<ı>ı>
Gerçekte Anadolu’nun kültürel ve ırklar karışımının bir ürünü olan bu aydınlanmanın ışığı, Yunanlıların egemenliğinde Sokrates ve Platon gibi idealist düşünürler kanalıyla karanlığa ve totaliterizme teslim olmuştur. Ta ki deneysel bilime dayanan Avrupa Aydınlanmasına kadar. Balıkçı’nın düşünsel eserlerinde genellikle bu tezini doğrulamaya yönelik fikirlere, kültürel sembollere ve arkeolojik bulgulara yer verildiği görülür. Sonuçta ortaya çıkan bu düşünsel birikim, Balıkçı’nın tarih eğitimi ve bilgisi bir tarafa bırakıldığında ilk bakışta Batılı kültürel paradigmalara karşı bir tür milliyetçi duruş olarak algılanmaya uygun görünmektedir. Nitekim Murat Belge de “Mavi Anadolu tezi ve Halikarnas Balıkçısı” isimli yazısında (Birikim Degisi, Ekim 2006);
<ı>ı>
<ı>Teoriyi İonia’dan Anadolu’ya yaydığımızda, Türk-Tarih tezine bazı bakımlardan benzeyen, ama onu çok daha kabul edilebilir bir zemine oturtan bir manzarayla karşılaşıyoruz. Tarih Tezi’nin Sümerlerden Hititlere ve Yunanlardan Etrüsklere herkesi Türk yapan anlayışı ortadan kalkıyor, biz “onlara veren” değil, onlardan alan” oluyoruz; ama ilişki çok fazla değişmeden kalıyor. “Açıklama”nın temeli “ırk” olmaktan çıkıyor, “kültür” oluyor.ı>
diyerek Balıkçı’nın kültür milliyetçiliği yaptığını ima etmektedir. M. Belge Balıkçı’nın düşünsel birikimini milliyetçi çerçeveye oturttuğunu şu görüşü ile de desteklemektedir;
<ı>…İonia kültürünü beğenip kendimize mal etmemizden ötürü, Ege’nin öteki kıyısındaki helen kültürünü aşağılamanın gerekçesin ianlamak da kolay değildir. Bu herhalde insanlara bir “öteki” ve bir “düşman”ın gerekli olmasının bir sonucuı>(Belge, a.g.e)<ı>. ı>
Balıkçı’nın kültür milliyetçisi olduğu görüşü biraz daha derin sınanmaya muhtaç görünmekle birlikte, nesnel bir bakış açısıyla Balıkçı’ya bu yakıştırma yapılırken, batı kültürünün çıkışına ilişkin var olan paradigmanın hiç sorgulanmaması bir çelişki olarak duruyor.
Kaldı ki Balıkçı’nın söylemlerinde Akdenizlilik vurgulaması yapılırken Yunan uygarlığı hiç te ötekileştirilmemekte aksine sahip çıkılmaktadır:
<ı>Akdeniz, etnik ve başka bakımlardan dünyanın altıncı ktası sayılabilir. Coğrafyacılar keyfi olarak, büyük kara parçalarını, şurası Avrupa, burası Asya diye kıtalara ayırmışlardır. Böylece üç kıta Akdeniz’i kıyılamış oluyor. Akdeniz’deki kıyılar Avrupa, Asya ve Afrika değildir, Akdenizdir. Afrika büyük kum sahasının güneyinde başlar. Yunanistan, Fransa, İspanya, Avrupa değildir, topu Akdeniz’dir. …ı>
<ı>ı>
<ı>Ama Akdeniz’in asıl aşırılıkla Akdeniz olduğu yer, Doğu Akdenizdir. Bu, edebiyat yada şiir değil, gerçektir. Dünyanın başka yerleri –o da varsa- yalnız biricik uygarlıkla övünebilirler; ama Doğu Akdeniz ve çevresi Sümer, Akad, Babil, Asur, Mısır, Hitit, İran, Minoen, İyonya ve Yunan uygarlıklarıyla göğüs kabartabilir ı>
<ı>Anadolu yarımadasının üç kıta –Avrupa, Asya ve Afrika- arasında olması ve Anadolu’nun öteki yarımadalar gibi (Yunanistan, İtalya, İspanya gibi) kuzeyden güneye sarkmayıp, doğudan batıya yönelmesi, göçeden insan sellerine köprülük etmesine yaramış, arıca üç kıtanın ortasında oluşu üç kıtayı birbirine bağlamıştır. Bundan başka, Anadolu’nun sanki ateş, mavi çakan sıcak denizlere açık ikibin deniz mili uzunluğunda kıyıları vardır ki, bunlar girip çıkan insan kalabalığına kapılık etmiştir. Anadolu’nun bu özellikleri, kan ve soy karışımına başka heryerden ziyade yardım etmiştir(ı> Kabaağaçlı, a.g.e).<ı>ı>
devam edecek…
10.08.2007
Hakan KİLDOKUM
Ankara