- Kategori
- Kültür - Sanat
Anadolu Çocuğu
Anadolu çocuğu “Kahve narhın arttıran, kahve gibi çeksin azab, hem yanıp, hem rü-siyah, hem hurd ola, hem gark-ı ab.” Muallim Fevzi İyi bir kahve tiryakisi olan Fevzi öğretmen yıllar önce kahveye zam yapılmaması için söylemiş bu dizeleri. Demek ki o zamanlar kırk yıl hatırı olan kahvenin bile narhı varmış. Bu dizelerin bugünkü anlamı da şöyle: Kahvenin fiyatını arttıran, kahve gibi azap çeksin. Hem, yanıp yüzü kapkara olsun, hem ufacık parçalar haline gelsin, hem de suya batıp boğulsun. Bir acı kahvenin öyküsü en veciz şekilde bu kadar güzel anlatılabilir.
İstanbul’dayız. Ben hukuka Halit Kaya da coğrafyaya devam ediyor. Yedikule’de bir evde kalıyoruz. Sabah herkes okuluna gidiyor. Evde akşamları buluşuyoruz. Ama çoğu hafta sonunu beraber geçiriyoruz Bir gün Beyoğlu İstiklal Caddesinde yürüyoruz. Büyük bir ayakkabı mağazasının önünde durduk, vitrindeki ayakkabılara bakıyoruz. Epeyce kilolu bir teşrifatçı kapıya kadar gelip bizi içeri davet etti. Girdik içeri. Halit laf olsun diye vitrindeki ayakkabının fiyatını sordu. Adam gayet nazik bir ifadeyle ”yüz seksen lira” dedi. Rakamı duyan Hafit feryat etti.”Çüş lan, deve”. Adam duymamış gibi ”Ne buyurdunuz efendim ”dedi. Halit de ”Bu ayakkabı çok pahalı. Amca, yoksa bu ayakkabı kendisi mi yürüyor” dedi. Halit’in esprisi adamın öyle hoşuna gitmişti ki, koca göbeği bir çenesine vuruyordu bir dizine. Adam kah kah gülerken biz de dükkandan ipi kırdık.
Biz o zaman İstanbul’da beş yüz lirayla yeme-içme, yatma-kalkma bir ayımızı dolandırıyoruz. Sabah simit, öğle kuru fasulye pilav, akşam, pilav kuru fasulye, ye memet ye. Yağmurluk, pardesü yok. Sirkeci’deki sergiciden on beş yirmi liraya aldın mı bir ”Beykoz kundurası” bir yıl hatta iki yıl tepe tepe giyersin. Eskimek bilmez. Gene bir pazar şöyle bir “boğaz” yapalım, boğaza baka baka bir çay içelim dedik. Sarıyer’de bir çay bahçesine oturduk, iki çay söyledik. Çay, mahalle kahvelerinde yirmi, yirmi beş kuruş arasında satılıyordu. Haydi, burada olsun da elli kuruş olsun. O sıra Halit’in ağalığı tuttu. Çıkarıp masanın üstüne iki buçuk lira koydu. Biraz sonra garson gelip boş çay bardaklarını ve iki buçuk lirayı alıp gitti. Bekle Allah bekle, garson paranın üstünü getirmez. Biz, Adanalı pamuk ağaları gibi bacakları çeldik öyle oturuyoruz. Nihayet garson yanımızdan geçerken, Halit seslendi: “Hey hemşerim baksana buraya.”Garson ya duymadı ya da duymazcalandı. Garson elindeki gazoz şişesiyle tekrar geçerken Halit bu sefer ”Voyn” (Fethiye’de, hey, hişt demektir) diye seslendi. Bu sözü duyan garson gülerek geldi masamıza. Halit“Paranın üstü” dedi, garson ”Burada çay yüz yirmi beş kuruş abi”dedi. Halit ”Madem öyle çay bardaklarını, tabaklarını niye götürdün”dedi. Garson gülen gözleriyle “Size iki çay da benden helal olsun Fethiyeli abilerim” dedi. Parasız iki çay da hemşehrimizden içtik. Dalaman’lıymış.”Voyn”dememizden tanımış bizi. Beyoğlu’ndaYeşilçam’a yakın lüks bir lokantada, yemek yiyeceğimiz tuttu. Acımızdan ölüyoruz. Paldır küldür daldık içeri. Memleketten paramız yeni geldi.”Salçalı köfte, pilav” diye ünledik kibar garsona. İçerde şık giyimli baylar bayanlar, sessizce yemek yiyorlar. Yemeği yarıladıktan sonra şöyle bir etrafımıza baktık herkes bize bakıyor, iki dağdan inmeye. Kaşıklarımızdan, ağızlarımızdan çıkan seslerin dışarıdan bile duyulduğunu farkettik. Utandık, t erledik ama nafile. Kasaya paramızı ödemeye yanaştık.”Paranız ödendi” dediler. Biz “Bu İstanbul gibi yerde kim ödeyebilir”diye itiraz ederken omzumuza dokunan bir elle arkamıza baktık. Kravatlı yaşlı bir beyefendi.”Arkadaşlar izin verirseniz yemek paralarınızı ben ödemek istiyorum. Az önce yemek yiyişinize baktım, baktım da, gençlik günlerimi hatırladım. Ben de sizin gibi Anadolu çocuğuydum. Sizin gibi yer içer doyardım. Şimdi kibar kibar yemekten karnını doyuramayan bir sosyeteyim....” Sarıyer’deki garson “voyn”dememizden Fethiye’li olduğumuzu anlamıştı ama, bu lokantadaki bey amca bizim “Anadolu çocuğu” olduğumuzu nereden anlamıştı acaba.