- Kategori
- Ekonomi - Finans
ANALİZ: Avrupa'da küreselleşmenin yansımaları “Sol”un eksikliğini hissettiriyor

Bundan bir kaç ay önce Hindistan asıllı TATA demir-çelik konglomerinin İngiltere'de satın aldığı madenlerden işçi çıkarabileceğini açıklaması üzerine İngiliz sendikaları ayağa kalkmıştı. Avrupalı işçiler ve sendikacılar gelişen ekonomiler tarafından şirketlerinin satın alınması fikrine tam alışamadan "private equity" adı verilen ve ulusal şirketleri satın alan fonların operasyonları ile yeni bir şaşkınlığa uğradılar. Bu fonlar, şirketleri satın aldıktan bir süre sonra profesyonel yönetim ilkelerine uygun davranmıyorlar ve zarar ettikleri gerekçesiyle işten çıkarmalara başvuruyorlardı. Sendikalar ise işten çıkarmalarla ilgili konuşmak üzere karşılarında muhatap olacak bir patron bile bulamıyorlardı.
Görünen o ki geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran Marx ve Engels orijinli işçi-işveren, emekçi-komprador tezleri küreselleşme anaforunun etkisiyle kendine yeni bir form buldu. Gerçi, Marx kuvvetli bir öngörüyle "Burjuvaziler geliştikçe ticaret, üretim tarzı ve yaşam koşullarındaki tek biçimlilik artıyor ve halklar arasındaki ulusal farklılıklar ve düşmanlıklar günden güne yok oluyor" (Komünist Manifesto s.40) diyerek küreselleşmeyi tarif etmişti. Marx’tan yüz elli yıl kadar sonra 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Sosyalist Enternasyonalin “sermayenin milliyeti yok, bu yüzden işçilerin de olmamalı” mottosunun ilk kısmı, ikinci kısmı bir başka bahara kalmak üzere, Marksistlerin öngördüğünden az farklı bir düzlemde uygulamaya girmiş oldu.
Küreselleşmenin sermayenin milliyetine vurduğu en önemli darbe 2006'ya damgasını vuran Mittal - Arcelor birleşmesinde yaşanmıştı. Birleşme öncesinde Fransa’nın da tesiriyle Lüksemburg Başbakanı Juncker satışa engel olma sözü vermiş ve milli kahraman olmuştu. Ne var ki sözünü tutamadı. Arcelor ve Mittal birleşerek dünyanın bir numaralı demir-çelik işvereni oldular.
Şimdi de Avrupa tartışmalarının merkezinde Airbus'ın Rusya'da üretim yapma kararı ( outsource ) var ( FT 23 Mart ). Eğer karar gerçekleşirse İspanya, Fransa, Almanya ve İngiltere’de yaklaşık 9 bin Airbus çalışanı kapıya konabilir. İşin aslı AIRBUS uzun zamandır devam eden problemleri nedeniyle bir çıkış arıyor olması. 2006'da aldığı sipariş miktarı geçen yılın yaklaşık yarısı civarında olunca telaşlanan firmayı Avrupa Metal İşçileri Sendikası EMF Ekim ayında "bundan sonra işçi çıkarmaları kabul etmem" diyerek uyarmıştı. Ülkelerin milli menfaatlerinin yansıdığı bir şirket olan Airbus'ın nasıl hareket edeceğini hep birlikte göreceğiz.
Sendikalar AIRBUS’ı tehdit etse de küresel şirketler güçlendikçe ellerinin giderek zayıfladığı gerçeği değişmiyor. Sendikacılar artık al-ver müzakerelerinde çok daha esnekler. Örneğin, Wolkswagen'in 2008-2010 arasındaki yatırımlarını Rusya, Çin ve Hindistan'a yönlendirme kararı üzerine firmayla pazarlığa oturan IG Metall sendikası 2011’e kadar işçi çıkarmama sözüne karşılık ücretleri değiştirmeksizin çalışma saatlerini haftalık ortalama 28.8 den 34'e kadar çıkarma hakkını firmaya vermişti. 2011’den sonrası ise elbette ki bilinmiyor.
Bu önemli bir gelişme çünkü tüm dünyada işçi haklarının şampiyonu olan Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı ertesindeki 30 yılda büyük kazanımlar elde eden işçi sınıfının bu haklarından artık yavaş yavaş vazgeçmesi gerektiği tartışılıyor. Bu tartışmalar içinde “klasik sol” kendine yeni bir mecra ararken, AB’nin solcu Ticaret komiseri Peter Mandelson AB’nin gelişen rekabet koşulları içerisinde tek alternatifi olduğunu, bu alternatifin ise küresel şartlara uyum olduğunu ifade etti. “Ne tüm kötülükleri yabancılardan bilen sağcılar, ne de küreselleşmeyi reddeden solcular”ın Avrupa’yı kurtarabileceğini söyleyen Mandelson, “korumacılık belki kısa vadede bize yarar sağlar ama uzun vadede rekabet şansımızı bitirecek” dedi.
Solcuların rekabetten bahsettiği bu yeni dünyada sendikacılık da giderek zorlaşır oldu. Firmaların hızlı gündemi karşısında Avrupa Sendikacılar Birliği ETUC sık sık kontrpiye de kalıyor. Sendikanın tek yapabildiği şirketlerin sadece "kar" odaklı davranıp sosyal sorumlulukla hareket etmemelerinden şikayet etmek oluyor. Son olarak, bir kaç yıldır toparlanamayan Amerikan Delphi Otomotiv'in İspanya tesislerini kapatma kararı üzerine, ETUC bu şirketin senelerdir İspanyol Hükümeti’nden yardım aldığını ifade ederek kapatma kararının etik olmadığını ve toplam 6000 işçi ve ailesini sokakta bırakan bu kararın geri alınması gerektiğini ifade etti. Küresel firmalardan etik bekleyen sendika, görünen o ki kapitalizmde “vefa” arıyor.
Tüm bunların arasında bir de bizi daha da ilgilendiren bir başka gelişme oldu. Eczacıbaşı Almanya'nın 250 yıllık seramik markalarından Villeroy&Boch AG'nin Karo Bölümü'nün % 51'ini satın aldı. Kuşkusuz bu bir ilk değil; ancak, önemli bir örneklem. Çünkü bu süreç içerisinde Eczacıbaşı Grubu, bir taraftan yabancı firma hissesi alırken diğer taraftan başka bir yabancıya hisse satışı yaptı. Eczacıbaşı İlaç Sanayi, bağlı ortaklıklarından Eczacıbaşı Sağlık Ürünleri ile Eczacıbaşı Özgün Kimya’daki ortaklık paylarının % 75’ini, Avrupa’lı Zentiva’ya 460 milyon Avroya devretti.
250 yıllık şirketin % 51’ini bir gecede 9’u yabancı ortaklı 38 şirketin yer aldığı Eczacıbaşı’na devreden VB’nin patronu Boch, satışın gerekçesini “şirketlerinin sofra gereçleri ve sağlık gereçleri alanlarında küresel faaliyet gösterdiği; ancak, karo seramik alanında bu özelliklerini yitirmeye başladıkları” olarak ifade etti.
Bu önemli; zira Boch, rekabet etmek için başka çare kalmamıştı diyor. Boch’a göre Eczacıbaşı ile işbirliği bu alanda önemli bir eşiği atlamalarına yardımcı olacak. Boch’ta partneri Eczacıbaşı gibi bir taraftan satarken diğer taraftan alanlardan. Geçen yıl Amerika'da 3 yeni sağlık gereçleri üretim tesisi satın alan VB, Asya'da da benzer satınalmalara gidebileceğini söylüyor.
Bir taraftan satın alıp, diğer taraftan satan küresel şirketlerin cirit attığı dünya iş piyasasında işçilerin durumu ne olacak? Son devirle VB’nin Fransa ve Almanya tesislerinde çalışan 1.000 kişinin yeni patronu Eczacıbaşı oldu. Gerçi, satın almanın şartlarından birisi bu çalışanların korunacağı taahhüdü ama, bu gerçek AB’li çalışanların patronların bir gecede hızla değiştiği bu sürece alışmalarını kolaylaştırmıyor. Ortalama 10.6 yıllık “bir işte kalma süresi” ile genelde işlerine sadık olan Avrupalılar aynı “vefa”yı patronlarında artık göremeyebilecekleri gerçeğine alışmak zorundalar.
Küreselleşmenin Avrupalı işçiler için bir kabusa dönüştüğü ortada. Bu yüzden AB, 500 milyon Avro tutarında "Avrupa Küreselleşmeye Uyum Fonu"nu kurmuştu. 2007 başında devreye giren fon ile küreselleşmenin vurduğu bölge ve sektörlerde, her yıl 50.000 kadar Avrupa Birliği işçisine bireysel ücret ödenecek ve yeni iş bulabilmeleri için yeniden eğitim programları düzenlenecek. Ancak, Komisyon'dan çıkan şekliyle, Fon ödemesi yapılabilmesi için minimum 500 işçinin etkilendiği büyük bir işten çıkarmanın gerçekleşmesi gerekiyor.
Yeni düzen eski kalıpları daha çok kıracağa benziyor...